Babil’le özdeşleşmiş bir imge olan Peter Bruegel’in tablosu, özel izinle sergiye dahil edilmiş. Serginin en ilgi çeken parçaları ise ‘Marduk Ejderhası’ adlı rölyef gibi Babil’den kalan eserler.

Louvre Müzesi, 13 ülkeden toplanan yaklaşık 400 parça eserle Babil kentini anlatıyor. Bu, onca efsanenin kaynağı ve tarihin önemli merkezlerinden biri olan Babil’le ilgili bugüne kadar açılan ilk sergi.

“Babil’in görkemi, bilinen diğer tüm kentlerin görkemini aşar” diye yazmıştı tarihçi Herodot, M.Ö. 450 yıllarında bu kente yolunu düşürdüğünde. Bugün artık adını büyük bir acıyla telaffuz ettiğimiz Bağdat’ın yaklaşık 90 km güneyinde, Fırat Nehri üzerinde kurulan ve antik Mezopotamya uygarlıklarının ulaştığı zirveyi temsil eden Babil kenti, arkasında yaklaşık 5000 yıllık bir geçmişi barındırarak tarihsel öneminin dışında efsanelere de konu olmuş ve adının çevresinde her daim gizemli bir atmosfer yaratmıştır.

Tarih boyunca belki de Babil’den başka hiçbir kent bir yandan hayranlık uyandırırken, diğer yandan da lanetlenmemiştir.
Geçtiğimiz günlerde açılan bir ‘ilk’ sergiyle Paris’teki Louvre Müzesi, 13 ülkeden toplanan yaklaşık 400 parça eserle hem tarihi hem de efsanevi Babil kentini kapsamlı bir şekilde ele almakta. Oldukça ihtişamlı bir uygarlığın temsilcisi olan bu kentten çok değerli yapıtların günümüze ulaşmasına rağmen, Babil, bugüne kadar hiçbir serginin konusu olmamıştı. Babil’e ilişkin sergiler, sadece yüzyıllardan beri sayısız sanatçının düş gücünü besleyen Babil Kulesi tematiğiyle sınırlı kalmıştı.

Üç bölüm halinde kurgulanan serginin birinci bölümünde, bir yanda antik kentin gün ışığına çıkarılan tarihsel kalıntıları, öte yanda ise kentteki anonim yazıcılar sayesinde kaydı tutulan, edebiyattan hukuka, tıptan idari konulara dair hayatın birbirinden farklı alanlarının belgesi olan çivi yazısı tabletleri sergileniyor. Bazıları minyatür boyutlarda olan ve günümüz dillerinde bile yazılsa okunması çok zahmetli gibi gözüken bu tabletlerin 19. yüzyılda deşifre ediliş macerası da hayranlıkla karışık bir şekilde ayrıca düşündürüyor insanı. Bu bölümün en etkileyici eserlerinden biri, Babil kentinin adını ölümsüzleştiren iki kraldan ilki olan Hammurabi’nin (M.Ö. 1792-1750) kendinden sonraki 1500 yıl boyunca diğer hükümranlara yol gösteren yasalarının yazılı olduğu bazalt bir dikilitaş. Antik Orta Doğu’nun en kapsamlı yasalarını içeren bu dikilitaş, o dönemden bize ulaşan çok önemli yapıtlardan biri.

Tarihsel kaynakların sergilendiği birinci bölümün ardından, ikinci bölüm Babil mitinin oluşumunu ve gelişimini işlemekte. Kentin adını ölümsüzleştiren bir diğer kral olan II. Nebukadnezar’ın (M.Ö. 605- 562) yaptırdığı, Tekvin’de bahsi geçen Babil Kulesi bu mitosun temelini oluşturmakta. Faniliği reddeden insanın tüm kibirini ortaya koyarak Tanrı ile girdiği yarışın ürünü olan Babil Kulesi anlatısını betimleyen sanatçıların eserleri sergilenmekte bu bölümde. İkinci bölümün başyapıtları arasında ise özel bir izinle ‘Babil’ sergisine dahil edilen Bruegel’in ‘Babil Kulesi’ tablosu yer almakta. Babil uygarlığının yeniden keşfine ve inşasına ayrılan son bölümde Ortaçağ’dan beri bu coğrafyayı ziyaret eden gezginlerin notlarına, 19. yüzyıl sonu itibariyle yapılan kazı çalışmalarının belgelerine yer verilmekte.

Berlin ve Londra’ya gidecek
Aşk ve savaş tanrıçası İştar’dan tanrıların tanrısı Marduk’a, yasa koyucu Hammurabi’den, ismini Babil Kulesi’yle tümleyen II. Nebukadnezar’a, mimarisinden sanatına, belgelerdeki kentten imgelemdeki kente uzanan ve gerçekten çok heyecan verici olan “Babil” sergisi, merakınızı doyurmaktan ziyade bu muhteşem antik kente duyabileceğiniz iştihayı daha da arttırmakta. 2 Haziran’a kadar Paris Louvre Müzesi’nde izlenebilecek ‘Babil’, 26 Haziran’da Berlin Pergamon Müzesi’nde, 13 Kasım’da ise Londra British Museum’da açılacak.

Kaynak: Radikal

One Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir