Şam deyince, Paris’teki Louvre Müzesi müdürünün sözleri gelir aklıma: “Dünyada herkesin iki doğum yeri vardır; biri kişinin kendi doğduğu yer, diğeri de Şam’dır. Çünkü Şam, bütün dünya kültürlerinin beşiğidir.”
Ne var ki, son yarım yüzyılda Şam dünyanın talihsiz şehirlerinden biri olmuştur. Arap-İsrail savaşı, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü bahane ederek İsrail’in Lübnan’a saldırmasıyla, bir milyondan fazla Arap göçmen, yerini yurdunu terk ederek Şam’ın kenar mahallelerinde soluğu almış. Yıllar sonra ortalık biraz durulunca, bir milyon göçmen Lübnan’a dönmüş. Bu kez de ABD ile İngiliz emperyalizmi Irak’a saldırmış. Böylece Irak’tan bir buçuk milyon Arap, yerini yurdunu terk ederek Şam’ın varoşlarına sığınmışlar. Şam’ın nüfusu sığınmacılarla birlikte beş milyonu buluyor. Iraklı göçmenler tam bir sefalet içindeler. “Bir ulus, bir halk ancak bu kadar aşağılanabilir” diye haykıracağım geliyor. İkinci Dünya Savaşı’nda, Hollanda da Nazi zulmünden kaçarak çatı katına sığınan 13-14 yaşındaki Yahudi kızı Anne Frank’ ı herkes bilir. Batılılar, Anne Frank’ın Hatıra Defteri’nin tiyatrosunu, filmini yaptılar. Kitap pek çok yabancı dile çevrildi. Anne Frank üstünden duygu sömürüsü yaptılar. Peki Irak, Suriye ve Filistin de yaşayan milyonlarca Anne Frank’lara ne demeli?
EMEVİ CAMİİ
Şam’ı gezerken İslam dünyasının en eski ve en büyük camisi Emevi Camii’ni görüyoruz. İnanılmaz büyüklükte bir cami. İstanbul camileri kubbeleriyle ünlü. Emevi Camii’nin taş mimarisine diyecek söz yok. Emevi Camii’nde Hz. Hüseyin ‘in başının gömüldüğü türbe ile ilk hava şehitlerimizin türbeleri bulunuyor. Camide kadınlarla erkekler birlikte namaz kılıyorlar. Ayrıca Abdülhamit’ in yaptırdığı Hamidiye Kapalı Çarşısı, bizim Beyazıt’taki kapalı çarşıya çok benziyor.
Suriye halkı çok cana yakın bir halk. Genç kızların gözlerine aşırı sürme çektikleri gözümüzden kaçmıyor. Kadın erkek, kahvelerde çay, kahve ve nargile içiyorlar. Halk, Türk olduğumuzu anlayınca gülerek ve ellerimizi sıkarak “Şükran, şükran!” diyor.
Haçlı ordularına karşı duran Selahaddin Eyyübi , halk tarafından çok seviliyor. Selahaddin Eyyübi, haçlı emperyalizmine karşı duruşun bir simgesi gibi. Başında savaş tolgası, elinde kılıcı, at üstünde, görkemli bir heykeli var. Suriyeli ressam, çevirmen arkadaşımız Abdülkadir tarihi bir anısını anlatıyor bize: “Rahmetli dedem anlatırdı. Fransızlar Suriye’yi işgal edince, işgal komutanı general, at üstünde peşinde bandosu ve askerleriyle Selahaddin Eyyübi heykelinin önüne geliyor. Halkı topluyor çevresine. General, at üstünden, kılıcını Selahaddin Eyyübi’nin heykeline doğru kaldırarak: Ey Selahaddin Eyyübi, dokuz yüz yıl sonra gene geldik diye bağırıyor.”
Emperyalizm tarihsel belleğini asla unutmuyor. Dokuz yüzyıl, bin yıl önceki davaların peşinde koşuyor. Birden aklıma, dört yıl önce Irak’ın işgali sırasında İngilizlerin Basra’yı işgalinde, “Seksen yıl sonra gene geldik” diyerek tümen bandosuyla şenlik yaptıkları geliyor. Bir de bizim ikinci cumhuriyetçilerin, Lozan’dan söz edilince, “Ezberinizi bozun, ezberinizi” dedikleri geliyor aklıma.
Kaynak: Cumhuriyet


