Bu yılın Nobel Barış Ödülü eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore ve Birleşmiş Milletler’in Uluslararası İklim Değişimi Kurulu’na verildi (IPCC). Sekiz yıl Başkan Yardımcılığı yapan ve seçilmeden önce de cevreyle ilgili bir kitabı bulunan Gore’nin aslında çevre sicili o dönemde pek de parlak sayılmaz. Başkan yardımcısının Amerika’daki çeşitli yayınlarda ortaya çıkarılan çevreye zarar veren şirketlerle çıkar ilişkileri bir yana bırakılsa bile durum bu.

Sonuçta Al Gore, Kyoto Protokolü’nü imzalayan Clinton yönetiminin ikinci adamıydı. Clinton yönetimi ise çevreyle ilgili o güne dek imzalanmış en kapsamlı anlaşma olan Kyoto Protokolü’nü onaylanması için Senato’ya göndermedi. Bunun için öne sürülen gerekçe ise dünyadaki havayı büyük bir hızla zehirleyen kalkınmakta olan ülkeler, hele de Çin ve Hindistan sorumluluk yüklenmeden ABD’nin böyle bir adım atmasının doğru olmayacağıydı. Enerji şirketlerinin ve her türlü denetimden kurtulmuş bir kapitalizmin açık sözlü savunucusu Bush’un döneminde ABD Kyoto Protokolü’nden imzasını bile çekti.

Clinton yönetiminin mazereti bir yanıyla doğruydu. Zira azgelişmiş ülkeler sanayileşme politikalarıyla giderek artan ölçüde çevreyi tahrip ediyor. Hatırlanacağı gibi Türkiye de geçen yıl doğayı tahrip eden zehirli gazların salınımında en yüksek artışı gösteren ülke olmuştu. Azgelişmişlerin kendilerini uyaran tuzu kuru ülkelere cevabı ise şuydu: “Siz zenginleşirken doğayı rahatça mahvettiniz. Sıra bize geldiğinde mi çevre mesele oluyor? Sizin asıl niyetiniz bizim kalkınmamızı önlemek.”

ABD kendine ket vurmuyor

Tam da bu sorunun içerdiği haklılık payı nedeniyle ABD’nin Kyoto’ya uyması gerekirdi aslında. Zira dünyanın en büyük karbon gazı yayan ülkesi olarak ABD kendi savurganlığına ket vurmuyordu. Bu durumda diğer ülkeleri çevre konusunda ikna edebilmesi de tabii ki mümkün olamazdı. Köyleri boşaltıp şehirlere akan insanlara iş bulunması gerektiğinden fakir ülkeler çevreyi dert etmeyecekti. Her ne kadar bu mesele sonunda onları da vuracaksa da… Nitekim Çin’de başkent Beyjing’de insanlar nefes alamaz hale geldi bile.

Gene de Gore çevre meselesinin dünya gündemine oturmasında etkili oldu. ABD başkanlık seçimini kazanıp, hırsızlık yoluyla elinden alınmasına çok olgun bir karşılık vermişti. O acı deneyin sağladığı prestiji doğru davada kullandı. Artık Bağdat’ın 1993’te bombalanmasını istemeyen, hatta bir mülakatında Saddam’ın, davranışını değiştirirse ABD ile farklı bir ilişki kurabileceğini belirten Clinton’u Bağdat’ı bombalamaya ikna etmesi gibi tatsızlıklar da bu barış ödülünün etkisiyle unutulabilir.

Çevre konusu şu sırada Türkiye’nin de gündeminde. Doğa harikası Kaz Dağları’nın Altın madencilerinin tecavüzünden kurtarılması meselesi sumen altı edilemiyor. Enerji Bakanı Hilmi Güler’in kişisel olarak doğa sevdalısı olmasından daha öteye giden bir boyutu var meselenin. Gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye de çevre konularını hep ikincil mesele olarak görür. Dahası Türk kalkınmacılığının uygulayıcıları mühendisler olduğundan doğa ve hele kültürel çevre tahribatı konularında duyarlılık nerdeyse sıfırdır.

Bugünkü çevre bakanının bir dönem genel müdürlüğünü yaptığı Devlet Su İşleri, mühendislerin duyarsız büyümeci mantığının Türkiye’de en geçerli olduğu yerlerden biridir. Olmasaydı Hasankeyf’i yok edecek Ilısu Barajı’nı yaptırmak için bu kadar inatla hareket etmezlerdi örneğin.

Kaz Dağları savunması aynı zamanda Türkiye’deki kalkınmacılık anlayışının da bir sınavı haline gelebilir. Gelmesinde ekonomik büyümeyi bu ülkenin güzelliklerini koruyarak sağlamak isteyen herkes açısından sonsuz yarar vardır.

Soli Özel
Kaynak: Sabah

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir