Uğur Tanyeli, İstanbul’un bir marka olduğunu ama bunun tarihsellikten kaynaklanmadığını söylüyor.
‘Binalar Konuşunca Mimarlık Susar’ sergisinin küratörü Uğur Tanyeli ‘Çağdaşlıktan konuşanın aslında yaptığı çağdaşlık parodisi. Artık 1930’da değiliz, 1890’da da değiliz. O zamanlar bunları yaptığınızda parodi değildi. 1930’daki Atatürk dönemi mimarisini eleştiririz ama parodi olduğunu söyleyemeyiz’ diyor.
Mimar Uğur Tanyeli, aralıkta AKM’de açılan, önümüzdeki aylarda Ankara ve İzmir’de açılması planlanan ‘Binalar Konuşursa Mimarlık Susar’ sergisi, kitapları ve konferanslarıyla her zamanki gibi İstanbul’un yaşadığı modernleşme macerasındaki farklı değişim güzergâhlarına dikkat çekiyor.
Küratörlüğünü yaptığınız ‘Binalar Konuşunca Mimarlık Susar’ sergisinden hareketle ‘İstanbul 1900-2000: Konutu ve Modernleşmeyi Metropolden Okumak’ kitabınızdaki bazı görüşlerinizi konuşalım istiyorum. İstanbul’da olan bitenin öznesiz bir modernleşme olarak nitelenmemesi gerektiğini yazmıştınız. Modernleşme projesinin, topluma yaygın olmayan, yönetici seçkinlerin güdülediği bir hareket olarak tanımlanmasını eleştiriyorsunuz…
Biz kentin, İstanbul’un, Türkiye’deki mimarlığın, şehir planlamanın tarihini yazarken hepimiz işin içinde aktörüz ve özneyiz, demek istemiştim. Çoğunlukla tarih yazımları, merkezi konumda ve iktidarı tanımlayan özne olduğuna ve o iktidarı doğrultusunda bir sürü şeyi değiştirdiğine inanıyor. Ben de diyorum ki, orada değiştirmek isteyen birileri var ama değiştirmek isteyen birilerini niye merkeze alıyoruz? Birileri değiştirmek istiyor, birileri değişmek istemiyor; birileri şöyle, diğerleri böyle değişmek istiyor.
Peki binaların konuştuğu, mimarların sustuğu noktada öznelerin çoğulluğu nasıl karşımıza çıkıyor? Bu sergi dönüşmeyenin ama değişenin bir resmi mi?
Hayır, bu anlamda her siyasal görüşün, her öznenin ideolojik dayatma aracılığıyla nasıl mimarlıktan yararlandığını gösteren bir sergi… Epey zaman önce rahatlamış olması gereken bir ortamın aslında rahatlamadığını, tarihle arası soğuması gereken bir toplumun, bir türlü tarihle arasının soğumadığını gösteriyor. Herkesin kendi amaçları doğrultusunda tarihi var. Kimisi için Batılılaşma ön planda geliyorsa, 19. yüzyıl Avrupa’sındaki görüntülere referans veriyor. Diğeri için amaç, milliyetçilikse, Estergon Kalesi yapıyor. Doğrudan 16. yüzyıl Osmanlı dünyasına referans veriyor.
O anlamda eğlenceli bir sergi.
Eğlence aslında sergide değil… Gerçek aslında ironik. İroniğin de ötesinde bütün bunların hepsi aslında parodi. Gerçek parodiler… Milliyetçilik dayatmak isteyen aslında milliyetçilik parodisi yapıyor. Milliyetçilik değil o… Çağdaşlıktan konuşanın aslında yaptığı çağdaşlık parodisi… Dinsellikten konuştuğunu zanneden adam aslında dinselliğin parodisini yapıyor. Niye? Artık 1930’da değiliz, 1890’da da değiliz. O zamanlar bunları yaptığınız zaman parodi değildi. 1930’da yapılan Atatürk dönemi mimarisini eleştiririz çeşitli nedenlerle, ama parodi olduğunu söyleyemeyiz. O dönemde o hâlâ inanılırlığı olan bir şey… Ama bugün bunlara inanmıyoruz ki…
O manzaraya bakıp olması gereken heterojenliğin olduğunu görüp ‘Hiç de homojen değilmişiz, ne güzel’ diyebilir miyiz?
Bir açıdan diyelim bence… Modern bir toplumun homojenleşmesi, tek doğru yol etrafında birleşmesi mümkün değil. Böyle oluyorsa modern olma yolunda ciddi tıkanıklık var demektir. Diğer değişim güzergâhlarını görmüyorsunuz demektir. Türkiye’de her alandaki tarih yazımı bu yanılsamayı üretiyor.
10. İstanbul Bienali’nde AKM gibi modernist yapı, bir yapıt gibi işledi. Farklı modernizmlere işaret eden dünyanın birçok yerinden imgeye ev sahipliği yaptı.
Hou Hanru’nun yaptığı bienal, benim hep anlatmaya çalıştığım, modernizmin çoğul olduğunu, tekil olamayacağını söyleyen bir bienal. Bu bienal akıllıca kurulmuştu.
Pera Mimarlığı konferansınızı takip ettiğim kadarıyla çağdaş Türkiye’yi anlamak istiyorsak bu süreci iyi bilmemiz gerekiyor diyorsunuz… Çağdaş Türkiye’ye Pera ne anlatabilir?
Pera o dönemin Türkiye’sindeki modernleşmede bir dizi aktörün eylem alanı olarak gözüktüğü için ilginçtir. Pera, aktörlerin çoğullaştığını gösteren bir yer. Türkiye’nin ideallerini tanımlıyor. Yani bir zamanlar, örneğin, Batılı yemekler yemek istiyorsanız, isterseniz Kocamustafapaşa’da oturun, senede bir gün paranızı çıkıştırıp Tokatlıyan Oteli’nde yemek yiyorsunuz. Cinsel anlamda yabancı bir kadınla, suratı açık bir kadınla çıkmak istiyorsanız bu Beyazıt’ta yapabileceğiniz bir şey değil, 1890 yılında… Pera’ya gidiyorsunuz. Oradaki kafelerden birinde oturuyorsunuz. Herkes tırnak içinde modernleşmenin nimetlerini oradan edinmeye çalışıyor. Pera dolayısıyla bütün Türkiye’nin gıpta ettiği, Batılılık olarak gördüğü Avrupa imgelerini görebildiklerini sandıkları bir Avrupa yanılsaması.
Kamusal alan, özel alan tartışması çağdaş sanat pratiklerini de uzun zamandır ilgilendiriyor. Sizin “Özel, İstanbul’da genişleye genişleye kamusal alanı dönüştürmeyi başardı” sözleriniz üzerinden sizce özel-kamusal alan arasındaki gerilim, son yıllarda nasıl bir boyut kazandı?
1980’lerden başlayarak kamusal alanda ifade o kadar kısıtlandı o kadar kısıtlandı ki, insanlar kendi küçük alanlarında mutlu olmak zorunda kaldılar. Dolayısıyla iç mekânlarına kapandılar. Bu Türkiye’de dekorasyonun, iç mekân tasarımının ağırlık kazanmasına yol açan nedenlerden biri oldu demiştim yıllar önce… 1980’li ve 1990’lı yılların koşullarını düşünecek olursanız özel mekâna kaçtıkça, özel mekânınızı ön plana aldıkça bir taraftan da kaçınılmaz olarak modernleştiğiniz için bu kez de, özel mekânınızı kamuya açma ihtiyacı duymaya başlıyorsunuz. Dekorasyon dergisinde evinizi yayınlatmaya başlıyorsunuz. Özel mekânınızı kamusal mekana çıkarıyorsunuz…
Şimdi tam tersi bir durum yaşandığını düşünüyorum. Bu kahve satılan kafe zincirlerinin çoğalması bunun işareti. Artık herkes sokakta. Ne kadar meraklıymışız kahveye? İstanbul, kamusal alana çıkma anlamında büyük dönüşüm yaşamıyor mu?
İstanbullunun giderek kamusal mekânda bulunma şansı artmış gözüküyor. Bu kahve patlamasını, bununla bağlantılı düşünmek mümkün. Sokakta yaşamak istiyor insanlar, kamusal alanda…
Yılların acısını çıkarıyoruz…
Tabii tabii… Türkiye’de kamusal mekânın tarihi, 16. yüzyıldan beri çileli bir tarihtir. Türkiye’de kahvenin hep çileli bir öyküsü olmuş. 16. yüzyılda kahvehaneler açıldığında problem oluyor. Çünkü ilk kez onlarla birlikte, din dışı bir kamusal mekân doğuyor. Mesela 1950’li ve 1960’lı yıllar boyunca Türkiye’de modernleşmeci ya da entelektüel geçinen herkesin kıraathaneyle didişmesi de bununla bağlantılı. Kıraathane, bir grup insanın kamusal mekâna çıktığı alan, ama daha modernleşmiş, kendini daha üst sınıf olarak tahayyül eden insanlar, orayı bir tembeller yuvası olarak tanımlamaya başlıyorlar. Tekil bir modernleşme yolu var derseniz, o tekil modernleşme yolunu temsil ettiğine inananlar, diğerlerini denetlemek ister. Şöyle bir mimarlık yapılmalıdır… Şu ideolojide düşünmek gerekir… Bu tek yolu meşru kılmaz, tek sonucu olur ötekileri mahkûm eder.
Küratör Vasıf Kortun, “Nişantaşı kamusal alan değildir, İstiklal Caddesi, Beyoğlu öyledir” diyor. Ne diyorsunuz?
Nişantaşı çok homojen. Herkes sizin sınıfınızdan olduğu için bütün Türkiye budur yanılsamasını yaşama imkânınız var. Bu problemli bir durum. İstiklâl Caddesi’ne çıktığınızda her seferinde melezlik kendisini gelir dayatır. Kaçınılmaz olarak Beyoğlu bu anlamda benzersiz olmayı sürdürüyor. Bugün, 1900 yılında oynadığından daha önemli bir role sahip. Bütün bir Türkiye orada kendini dışavuruyor, görünür oluyor. Bence ilk defa Türkiye tarihinde bu kadar geniş katılıma olanak veren bir kamusal mekân var. Nişantaşı bunun yanında bence çok önemsiz yer. Vasıf, doğru söylüyor.
İstanbul’un görünürlüğü de ayrı bir gündem. Mimari açıdan bunu sağlamaya niyetli bir proje de Suna Kıraç Kültür Merkezi’ni Frank Gehry’nin yapacak olması. İstanbul ve Frank Gehry mimarisi iyi anlaşır mı?
Bugünün dünyasında İstanbul bir markadır. Gehry de markadır.
İstanbul’u İstanbul markası yapan son yıllardaki atılımlarıdır, tarihsel bir kent olması değil. Kahire de tarihsel ama marka değil. Gehry’nin bu markaya önemli katkıda bulunacağını söyleyebiliriz, ama Billboa’da yaptığı etkiyi yapamaz, çünkü Bilboa kentinin kendisi marka değildi, Guggenheim’dan sonra marka oldu. İstanbul’u tek başına Gehry temsil edemez, bir sürü çekici şeyi var ama Billboa’yı tek başına temsil ediyor.
Kaynak: Radikal



1 Yorum
zehra albay
atatürkü çok seviyorum