İstemeden savaştım Roma adına yıllarca. Kan, kopan kafalar ve kollar, deşilmiş karınlar! Kabusum artık hep, beynimi kemiriyor kan ve leş kokusu. Yatağımın altında, soframdaki tabağımda, şarabımın kokusundalar hep. Çok uzattım savaş meydanlarında düşmana ama nedense kurtulamadım beni kemiren bu kafadan.
İstemeden savaştım Roma adına yıllarca. Kan, kopan kafalar ve kollar, deşilmiş karınlar! Kabusum artık hep, beynimi kemiriyor kan ve leş kokusu. Yatağımın altında, soframdaki tabağımda, şarabımın kokusundalar hep. Çok uzattım savaş meydanlarında düşmana ama nedense kurtulamadım beni kemiren bu kafadan.
Kaçmalıyım; ölümden değil ama şu ölümün pis kokusundan. Beni günde bin kez öldüren, kabusum olan savaş meydanlarından.
Ve bir gün sürdüm iki tekerlekli savaş arabamı savaşanların tersine. Bilmediğim, bilmek istemediğim, hiç gitmediğim yerlere doğru. Şuursuzca aç susuz ve atlarımı çatlatırcasına.
Yolda yine aynı kemirgenler beynimde. Genzimde kan kokusu. Gökyüzünden kan damlıyor yağmur yerine. Nehirler kan akıyor. Ağaçlarda insan ölüleri. Rüzgar çürümüş et kokuyor. Şehirler mezarlık.
Kaç gün geçti bilmiyorum bir kilisede gözümü açtığımda. Sakin sessiz bir geceydi. İçeri giren rahibeye nerede olduğumu sordum.
Rahibe; “Pergamon” dedi.
Yatağımın yanındaki pencereden baktım. Hiç de Pergamon’daymış hissine kapılmamıştım. Sadece kilisenin kuzeyinde olduğunu tahmin ettiğim yürüyerek kısa bir sürede gezilecek aydınlatılmış ve sütunlu bir yol vardı. Yolun sonunda küçük bir yerleşim yerini andıran ışıkları görebiliyordum sadece. Kilisenin önünden uzanan yol gece olmasına rağmen çok hareketli görünüyordu. Sütunlu yol ile yerleşim yeri arasından bir nehir, geçtiği suyun yakamozundan çok rahat görülebiliyordu. Burasının neresi olduğunu soramadan tekrar uykuya dalmışım.
Sabah uyandığımda ilk işim, bana yemek getiren rahibeye pencereden gördüğüm yerin neresi olduğunu sormak oldu.
Rahibe; “Allianoi” dedi.
Benimki gibi hasta ruhlar buradaki Caldoriumların şifalı sıcak sularında tedavi edilirmiş. Kilisenin önündeki sütunlu yoldaki dükkanlarda da şifalı otlar, ilaçlar, cam ve seramik kaplar satılırmış. Birçok insan ruhlarını tedavi ettirmeye ve dinlenmeye buraya gelirmiş. Rahibeye üzerinde iki muhteşem köprü bulunan ve ALLİANOİ’nin tam ortasından geçen nehri sorduğumda rahibe; “İlya” dedi
Asırlardır akarmış billur kıvamında. Allianoi’den akıp geçerken, tedavi olan insanların ruhlarındaki hastalıkları da alır gidermiş. Pergamon ise buraya yarım gün yürüme uzaklığındaymış.
Atlı arabaların gidip geldiği sütunlu yolda ilerledim. Sağlı sollu dükkanlarda yüzlerce şifalı otlar, tohumlar, cam şişelere doldurulmuş ilaçlar, seramik ve cam tabaklar, ince işlenmiş demirden eşyalar satılıyordu. İnsanların yüzünde şimdiye kadar hiç alışık olmadığım bir ifade vardı. Müzik sesleri ile insan kahkahaları birbirine karışıyor ama bütün bunlar bana nerede olduğumu ve neden burada olduğumu anlamama yetmiyordu! Biraz daha ilerleyip İlya’nın üzerinden Allianoi’ye bakınca, çam ormanlarının arsında bir cennete doğru gittiğimin farkına vardım.
Yolun sonuna doğru rahibenin bulmamı istediği P. Aelius Aristides’i bulmak için tarif ettiği meyhaneye girdim. Önce oturdum ve şarap istedim. Gelen şarabı içerken uzun yıllardan beri ilk defa şarabın, şarap gibi koktuğunu hissettim. Yıllar önce savaşmadığım günler gibiydi tadı. Peynirin tadı da öyleydi sanki. Meyhaneciye; P. Aelius Aristides’i sorduğumda eliyle masada yalnız başına oturup bir şeyler yazdığını zannettiğim yaşlı bir adamı gösterdi.
Masasına doğru gittim. Önünde bir şarap şişesi ve kadehi, bir şeyler yazıyordu. Öylesine dalmış ki, tepesine dikildiğimi ve hatta yazdıklarını okumaya çalıştığımı hissetmedi bile. Bir aşk hikayesiydi okuduğumdan çıkardığım, birkaç satırıyla. Ya da; ben öyle anlamak istedim yüzündeki mutlu kırışıklardan.
“Yok olan insanlığın kökleridir”
Kendimi dahi tanıtmadan ve başında dikelir durumda, anlatmaya başladım hikayemi. O an kalemi durdu. Kafasını yazıdan kaldırmadan ve beni merak etmemiş gibi sabırla dinlemeye başladı. Anlattıklarım bitip sustuğumda; bir süre düşünüp yüzüme baktı.
Gülümsedi ve “hoş geldin”, dedi. Eliyle oturmamı işaret etti. Oturdum ve kadehime şarap doldurdu.
“Ben; Romalı P. Aelus Aristides. Yazarım. Ama; silahla, kanla, aptallıklarıyla tarih yazmaya kalkanların aptallıklarını yazarım. Senin savaşın meydanlarda, benim savaşım ise seni savaştıranlarla.
Şunu unutma ki Alkibiades; insanlar tarihi savaşlarla ve yıkımlarla yazarlar. Sen bir halkın mutluluk tarihini okudun mu hiç? Bu eşi bulunmaz yeri yapan mimarların bir tanesinin adını biliyor musun? Ama korkarım bir gün bu topraklarda da aptallık krallığı hüküm sürecek. İlk yapacağı şeyse burayı yok edip tarihe geçmek olacak belki de. Ve bunu aptal cesareti ile İnsanlık adına yaptığını iddia edecek! Unutma ki yok olan tarih değil İnsanlığın kökleridir.
Bugüne kadar hep bunları yazdım. Okudular, dinlediler. Ayakta alkışladılar. Ama hep tersini yaptılar. Ben de bildiklerimi artık İLYA’nın suyuna yazıyorum. Hiç olmazsa o beni anlıyor ve hep temiz kalıyor. Bazı geceler şu tepeye çıkar, bakarım Allianoi’ye. Konuşurum onunla; dirensin diye zamana, savaşlara ve kötülük krallıklarına.
Roma’nın adaletsizliği ve acımasızlığı beni de senin gibi hasta etmişti. Burada şifa buldum. Ruhum burada huzur doldu. ALLİANOİ’ye yerleştim ve bundan sonra da burada yaşayıp, burada ölmek istiyorum.”
Geleceğe mektup…
Meyhaneden çıkıp yürümeye başladık. Araba tekerlerinin geçtiği yerleri aşınmış mermer zeminli yoldan sağa, köprüye doğru yöneldik. İLYA üzerindeki muhteşem köprüden geçerken ruhum huzur bulmaya başlamıştı sanki. Köprü’yü geçer geçmez Kriptoportikos dedikleri üç katlı bina göz kamaştırıyordu. Daha ileride İLYA’nın boyunca sıralı, şifalı su havuzları ve buraya girip çıkan yüzlerce insanın hareketliliği görünüyordu.
Frigidarium’u (soğukluk), Tepidarium’u (ılıklık), Caldarıum’u (sıcaklık), Apodyterion’u (soyunma yeri) birlikte gezdik. P. Aelius Aristides’in anlattığına göre buradaki insanların birçoğu bu suların ölüleri dahi dirilttiğine inanırmış. Tanrı Zeus’un ölümsüzlüğünü bu sulardan aldığını iddia ederlermiş.
P. Aelius Aristides’le birlikte her gün sabah akşam şifalı sulara girdik. Ondan en az şifalı sular kadar insanı rahatlatan şiirlerini dinledim. Allianoi’nin temiz havasını ciğerlerimize doldurduk. Çam ormanlarında gezdik, av yaptık. İlya’dan lezzetli balıklar yakalayıp birlikte yedik. Akşamları nefis şaraplar içtik. Şarkılar söyledik. Cam, seramik ve demir atölyelerindeki mutlu insanlarla birlikte çalıştık. Birlikte kor olmuş demirlere hasta ruhumu döver gibi vurduk, şekil verdik. Seramikten tabaklar, vazolar yaptık. Camdan şişeler kadehler yapıp şaraplarımızı kendi kadehlerimizden içtik.
Günlerin nasıl geçtiğini anlamadan dört mevsimlik zamanı Allianoi’de geçirdim. Artık bedenim de şifalı suların rahatlığı, beynimde arı kovanları yerine şiir ve müzik tınıları, ruhumda ise İlya’nın berraklığı ve temizliği vardı.
Zorda olsa buradan ayrılma zamanı gelmişti. Dostum P. Aelius Aristides’den burada yaşadıklarımı ileri bir tarihe mektup olarak yazmasını istedim. Henüz bilemediğim, bilmek de istemediğim, kimlerin okuyacağını kestiremediğim bir tarihe. Ama mutlaka ve mutlaka okuması gerekenlerin okuyacağı bir tarihe.
Kaynak: Evrensel
Yazan: Göksel Kuzhan / ALKİBİADES (*)Petrol-İş Sendikası Aliağa Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi



1 Yorum
cem deniz buçakcı
yaaa cok manyak bi mektup özellikle gökten kan damlyr,nehirlerde kan akıyor ağaçlarda insan ölüleri falan işte çok etkileyici bi şey bu.çok hoşuma gitti.ben bu ALLIANOİ ismini bi kartpostalda gördümm,,’sendemi allıanoi”yazıyodu merak ettim iyikide bakmışım bunu herkesle paylasacam .herkes OKUMALI.PAYLASIM İÇİN TESEKKÜRLER