“Konut bir insan hakkıdır. İnşa edin.”
Uluslararası Mimarlar Birliği’nin bu yılki Dünya Mimarlık Günü teması, mimarlığın toplumsal sorumluluğunu bugün karşı karşıya olduğumuz en temel sorunlardan biri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Konutun bir yatırım aracına değil, herkes için güvenli, sağlıklı ve nitelikli bir yaşam hakkına dönüşmesi gerektiğini hatırlatıyor. Bu çağrı, yalnızca daha fazla konut üretmenin değil, nasıl bir kentte, kimler için ve nasıl bir yaşamı mümkün kılmak istediğimizin de tartışılması anlamına geliyor.
Türkiye’nin kentlerine baktığımızda bu soruların ne kadar yakıcı olduğunu görüyoruz. Barınma giderek derinleşen bir toplumsal soruna dönüşürken, insanların yaşamak için ihtiyaç duyduğu konut, giderek daha fazla yatırım ve birikim aracına dönüşüyor. Kent toprağı ortak yaşamın zemini olmaktan uzaklaşıyor; planlama ve yapılaşma kararları kamusal ihtiyaçlardan çok ekonomik değerler üzerinden şekilleniyor. Yapılar çoğalırken barınma hakkı daralıyor; kentler büyürken kentte eşit ve nitelikli yaşama imkânı giderek daha geniş kesimler için erişilmez hale geliyor.
Oysa konut meselesi yalnızca kaç bina yapılacağıyla açıklanabilecek bir mesele değildir. Asıl soru, kentin ve yaşam çevresinin kimin ihtiyaçları doğrultusunda üretildiğidir. Bu soru bizi doğrudan mimarlığın toplumsal sorumluluğuna götürür.
Mimarlık, yapının kendisiyle sınırlı olmayan bir alandır. Nerede yapılaşılacağı, neyin korunacağı, kamusal alanların nasıl kullanılacağı, konutun kimler için üretileceği, doğal ve kültürel varlıkların geleceğinin nasıl güvence altına alınacağı; bütün bunlar aynı zamanda mimarlığın ve mesleki bilginin alanıdır. Mimarın ürettiği her mekân, içinde yaşanacak toplumun yaşamına dokunur. Bu nedenle mimarlık, toplumsal yaşamdan ve onun sorunlarından bağımsız, yalnızca piyasanın taleplerine yanıt veren teknik bir hizmet olarak görülemez.
Toplum hizmetinde mimarlık anlayışı, tam da bu sorumluluk bilincinden doğar. Mimarlığın bilgisini, deneyimini ve yaratıcı gücünü yalnızca ekonomik değer üretmenin değil, toplumun ortak yaşamını geliştirecek koşulların yaratılmasının aracı olarak görür. Kamu yararını, kent hakkını, barınma hakkını, doğanın ve kültürel mirasın korunmasını mesleğin asli sorumlulukları arasında kabul eder.
Bugün bu anlayışın karşısında yalnızca kentleri dönüştüren ekonomik ilişkiler değil, mesleğin kendisini dönüştüren bir süreç de bulunmaktadır. Mimarın kentlerin oluşumundaki kurucu rolü giderek daraltılmakta; mesleki bilgi ve yetkinlik, ekonomik ve siyasal kararların gerisine itilmektedir. Mimarlık hizmeti giderek piyasanın belirlediği koşullar içinde değerlendirilirken, mimarın emeği ve mesleki sözü de bu süreçten payını almaktadır.
Genç mimarın güvencesizliği, serbest çalışan mimarın ekonomik güçlükleri, kamuda çalışan mimarın liyakat ve mesleki bağımsızlık sorunları, akademide ve şantiyelerde yaşanan sorunlar birbirinden kopuk meseleler değildir. Bunlar, mimarlığın toplum içindeki konumunun ve mesleğin geleceğinin ortak sorunlarıdır.
Mimarın sözünün ve mesleki yetkinliğinin geriye çekildiği yerde yalnızca mimar kaybetmez. Bilimsel planlama zayıflar, kamusal yarar geri çekilir, sağlıklı ve afetlere dirençli yaşam çevreleri oluşturma imkânı azalır. Bu nedenle mesleğimizin itibarını, emeğini ve çalışma koşullarını savunmak; aynı zamanda toplumun sağlıklı, güvenli ve nitelikli bir çevrede yaşama hakkını savunmaktır.
Buradan hareketle önümüzde duran görev, mesleğimizin sorunlarını tek tek sıralamakla sınırlı kalamaz. Mimarların farklı çalışma alanlarında biriken deneyimini, bilgisini ve itirazını ortak bir iradeye dönüştürmek zorundayız. Genç mimardan serbest çalışana, ücretli çalışandan kamu emekçisine, akademisyenden şantiyede çalışan meslektaşımıza kadar herkesin kendi sorunuyla birlikte ortak meslek sorununa da söz söyleyebildiği bir örgütlenme zemini yaratmalıyız.
Mimarlar Odası’nın gücü de tam burada ortaya çıkar. Oda, yalnızca mesleki sorunların dile getirildiği bir kurum değil; mimarlığın toplumsal sorumluluğunun savunulduğu, meslektaşların bilgi ve deneyimlerinin ortaklaştırıldığı, kentlere ve yaşama ilişkin sözün örgütlü biçimde kurulduğu demokratik bir meslek örgütü olmalıdır. Bu gücü büyütecek olan da meslektaşlarımızın aktif katılımı ve ortak iradesidir.
TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi olarak bütün meslektaşlarımızı bu ortak sorumluluğun parçası olmaya çağırıyoruz. Çalışma alanlarımızdaki sorunları birbirimizden bağımsız yaşamamak; deneyimlerimizi paylaşmak, ortak taleplerimizi birlikte oluşturmak, Oda’nın karar ve çalışma süreçlerine katılmak ve mesleki dayanışmayı daha güçlü bir örgütlü zemine taşımak için yan yana gelmeye davet ediyoruz.
Mimarlığın geleceğini yalnızca piyasanın koşullarına, ekonomik ilişkilerin belirleyiciliğine ya da dışarıdan alınan kararlara bırakmayalım. Mesleğin bilgisi, emeği ve toplumsal sorumluluğu üzerinden kendi sözümüzü ve ortak irademizi güçlendirelim.
5 Ekim Dünya Mimarlık Günü’nü, yalnızca bir mesleği kutladığımız değil, mimarlığın toplumla kurduğu bağı, taşıdığı kamusal sorumluluğu ve geleceğe ilişkin sözünü yeniden hatırladığımız bir gün olarak görüyoruz.
Konutun bir hak, kentin ortak yaşam alanı, mimarlığın ise toplumun yaşamını geliştirme sorumluluğu taşıyan bir meslek olduğu anlayışını büyütmek için bütün meslektaşlarımızı dayanışmaya, katılıma ve ortak mücadeleye çağırıyoruz.
5 Ekim Dünya Mimarlık Günü kutlu olsun.
TMMOB Mimarlar Odası
İstanbul Büyükkent Şubesi



