Türkiye, tam 24 yıl önce Kocaeli Gölcük merkezli 7.4 büyüklüğünde depremle sarsıldı. Sonrasında atılan doğru adımlar iktidara AKP’nin gelmesiyle rant merkezli hale geldi ve “6 Şubat Kahramanmaraş” depreminde tarihin en ağır bedeli ödendi. Uzmanlar önlem için uyarıyor: “Bu işin şakası yok.”

 

 

 

 

 

 

 

 

Bundan tam 24 yıl önce bugün 17 Ağustos 1999’da Türkiye en karanlık günlerinden birini yaşadı. 7.4 büyüklüğünde, merkez üssü Kocaeli’nin Gölcük ilçesi olan 45 saniyelik sarsıntı Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir alanda hissedildi. Bir deprem ülkesi olan Türkiye, depreme hazırlıksız olmanın bedelini en ağır şekilde ödedi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gölcük depremi sonrası atılan doğru adımlar ise ne yazık ki kısa süreli oldu. Ders ve önlem alınmamasının faturası 6 Şubat’ta 11 ilimize çıktı. Kahramanmaraş merkezli 7.8 ve 7.5 büyüklüğündeki depremler ve sonrasında yaşanan süreç, unutulan deprem gerçeğini acı bir şekilde hatırlattı. Uzmanların “Deprem öldürmez bina öldürür” uyarısı bir kez daha gündeme gelirken gözler beklenen Büyük Marmara depremine çevrildi. Peki 17 Ağustos’ta ve sonrasında neler yaşandı, 6 Şubat’a nasıl gelindi? Neler eksik, neler yanlış yapıldı? Hangi önlemler alınmalı? Deprem alanında uzman isimler Cumhuriyet’e anlattı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Naci Görür)

 

 

 

 

 

‘BU İŞİN ŞAKASI YOK’

 

 

 

 

 

Türkiye’de deprem gündemiyle özdeşleşen kişilerin başında Bilim Akademisi kurucu üyesi ve yerbilimci Prof. Dr. Naci Görür geliyor. Gölcük depremi sonrası Düzce’ye ilişkin uyarılarında haklı çıkan Görür, Elazığ ve Kahramanmaraş merkezli depremler öncesinde de uyarılarda bulunmuştu.

 

 

 

 

 

17 Ağustos depremi sırasında İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Dekanı olduğunu belirten Görür, yer bilimleri camiası olarak alarm vererek çalışmalarını hızlandırdıklarını söyledi.

 

 

 

 

 

1912 yılındaki Şarköy depremi sonrası 1999’daki Gölcük depreminin Marmara’nın ortasında bir sismik boşluk yarattığını söyleyen Görür, “Bu oluşan boşlukta deprem bir ihtimal değil, zorunluluktur” ifadelerini kullandı. Bu kapsamda hem Marmara’da hem de Düzce’de deprem uyarısı yaptıklarının altını çizen Görür, Düzce’de Gölcük’ten 3 ay sonra bu depremin yaşandığını, Büyük Marmara depremi için ise sürenin azaldığını vurguladı.

 

 

 

 

 

Dönemin Ecevit Hükümeti’nin deprem sonrası doğru adımlar attığını söyleyen Görür, “Deprem sonrası Kanun Hükmünde Kararname ile Ulusal Deprem Konseyi kuruldu. Alanında uzman kişilerden oluşan bu ekip, 3-5 yıl çalıştı. Hem farkındalık oluşturdu hem de çeşitli önerilerde bulundu. Ancak bu konsey, işlevini yitirdiği için tasfiye edilen birimler kapsamında 6 Ocak 2007 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan genelge ile bize haber bile verilmeden lağvedildi.

 

 

 

 

 

Deprem sonrası insanlar, kime güvenirse onu dinliyor.  Toplumun konuya ilişkin izlediği, bilgilendirildiği ve uyarılarına göre hareket ettiği bir kurum yok Eğer o konsey hayatta olsaydı bu kaos oluşmaz, depremlere daha bilinçli hazırlanılırdı” dedi.

 

 

 

 

 

Gölcük depremi sonrası konunun ciddiye alındığını, önemli adımlar atıldığını ve bu kapsamda güçlendirme, arama kurtarma gibi alanlarda çalışmalar yapıldığını belirten Görür, “Eğer 99 sonrasında başlandığı gibi devam edilseydi, İstanbul’u çoktan kurtarmış olurduk” ifadelerini kullandı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Görür, bundan sonrası için ne yapmalı sorusuna ise şu yanıtı verdi:

 

 

 

 

 

Milletin umursamadığını hükümet de ciddiye almaz, umursamaz. Önce yurttaşların bu konuda duyarlı olup depremi kendi gündeminde tutmalı. Düşünün, halk deprem konusunda siyasileri uyardı mı, seçim döneminde bu konuda pankartlar açtı mı, yapılan anketlerde depremle ilgili kaygısını dile getirdi mi? Maalesef hayır. Öte yandan yaşananları “Her şeyi yaptık ama deprem büyüktü ile açıklamaya kalkarsanız bu inandırıcı olmaz. Japonya ve Şili’de sürekli büyük depremler oluyor, tesadüfen 3-5 kişi ölüyor.

 

 

 

 

 

6 Şubat’ta yaşananlar bize gösteriyor ki; uzmanların uyarısını kimse duymamış, duyan umursamamış, yapılanlar da yanlış ya da eksik yapılmış. Fay hattı, kötü zemin ve kötü yapı olunca sonuçlar kötü oluyor, bunun olmaması için de sağlam zemin, iyi mühendislik ve iyi yapının bir araya gelmesi gerekiyor.”

 

 

 

 

 

“EKONOMİK VE SİYASİ BAĞIMSIZLIK YİTİRİLİR”

 

 

 

 

 

Görür önerilerini şöyle sürdürdü:

 

 

 

 

 

Kentsel dönüşüm, müteahhitlik projesi olarak algılandı, zayıf yerleri güçlendirmek yerine rantsal dönüşümle lüks yerlere öncelik verildi. İstanbul’da nüfus yoğunluğunu artıracak hiçbir çözüme katılmıyorum. Nüfusa fazlasıyla doymuş bir şehirde yeni konutlar demek, yeni yıkım ve ölümler demek. Bu yüzden öncelikle İstanbul’da imar ve iskan, özel durumlar dışında yasaklanmalı. Yalnızca deprem riski açısından değil, iklim krizi açısından da bu önlem alınmak zorunda.

 

 

 

 

 

Bu işin şakası yok, deprem en büyük ekonomik felaket. Türkiye’yi İstanbul’un beslediği yerde Büyük Marmara Depremi ile Türkiye dizüstü çöker. Ekonomik ve hatta siyasi bağımsızlığını kaybeder. Yapılması gerekenleri 6 başlıkta topluyorum ben:

 

 

 

 

 

1- Yerleşim alanları tamamen o bölgeye özel mikro bilgilendirme verileri ışığında yapılanacak. Cumhurbaşkanına, belediye başkanına ya da valiye göre şekillenmeyecek. Uygun olmayan yere çivi bile çakılamayacak. Deprem bölgelerinde yönetim özel bilgi ve birikim ister. Özel eğitim almadan vali, kaymakam, belediye başkanı olunamayacak. Deprem azgınlıktan oldu diyenle nasıl depreme hazırlanılacak?

 

 

 

 

 

2- Halk bilinçli olacak. Eğer halk denetleyici olmazsa imar barışı da yapılır, bunu yapanlar da omuzlara alınır.  

 

 

 

 

 

3- Altyapı. Yol, viyadük, kanalizasyon, içme suyu şebekesi gibi unsurlarda eksiklikler tespit edilip güçlendirilecek. Örneğin ben yalnızca bir asistanla tüm İstanbul’un içme suyu şebekesini inceledim. Güçlendirilmesi gereken yerleri tespit ettik. Eğer para bulunursa İSKİ bu işlemi yapacak.

 

 

 

 

 

4- Yapı stoku. Yeni konutlar yeni nüfus demek. Seçilen rezerv bölgelere yeni konutlar yerine geçici prefabrik konutlar yapılmalı. Bu konutlar yıkılacak binalarda yaşayanlar için geçici olarak tahsis edilmeli. Bu insanlardan da o evrede kira alınmamalı. Sonra da o insanları yeniden evlerine yerleştirmeli. Aksi halde sen bu insanlara “Evinden bir an önce çık, al sana 3 bin lira da kira payı” dersen, o insanlar da “Öyle öleceğime kendi evimde öleyim” der.

 

 

 

 

 

5- Ekosistem ve çevre. 6 Şubat depremleri sonrası ortaya çıkan yaklaşık yüz milyon ton göçük malzemesi içinde her türlü zehirli madde var. Bu maddeler yağmurla suya, toprağa, havaya ve gıda döngüsü ile soframıza geliyor. Moloz dökme işlemleri uluslararası yöntemlere uygun biçimde yapılmalı. Rastgele bir yerlere dökülmemeli. Aksi halde bugün depremde 50 bin kişi öldüyse 30 yıl sonra 150 bin kişi ölür.

 

 

 

 

 

6. Ekonomi. Depremde yıkım yaşayan bölgenin esnafı ‘Anadolu Kaplanı’ olarak nitelendirilirdi. Her şeylerini kaybettiler. Dolaylı olarak bunun bedelini tüm Türkiye ödüyor. Bir de beklenen deprem sonrası Marmara’yı düşünün. Tüm Türkiye kitlenir. Anadolu’yu İstanbul’un beslediği yerde vakit kaybetmeden ekonomiyi teşvikle Anadolu’ya göndermek, oraya yaymak gerekiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Mustafa Özbey)

 

 

 

 

 

 

 

‘TSK’SİZ AFAD YETERSİZ’

 

 

 

 

 

17 Ağustos depreminin merkezi Gölcük’te bulunan Donanma Komutanlığı da depremde büyük hasar gördü. Eğer o gün Türkiye depreme uyanmasaydı, aynı gün saat 16.00’da devir teslim töreni yapılacak ve  Tümamiral Mustafa Özbey Donanma Komutanı Kurmay Başkanlığı görevini devralacaktı. Ancak deprem nedeniyle görevini yıkımdan hemen sonra devralan Özbey, kriz yönetiminin koordinasyonunda en aktif görev alan kişilerden oldu. Depremin ilk anından itibaren yaşananları Özbey şu sözlerle anlattı:

 

 

 

 

 

Yaşadığımız lojmanın fay hattına 40 metre uzaklıkta olduğunu depremden sonra anladık. Yeryüzünün adeta yırtıldığını hissettik. Görevi devralacağım Alper Tezeren Amiral ile ayaküstü devir teslim yaptık. Yürüyerek Donanma Komutanlığına giderken çeşitli binaların yıkılmış olduğunu gördüm. Donanma Komutanlığı karargah binası da yıkılmıştı. Ailelerini güvenli bir açık alana çıkaran personel görev yerlerine gelmeye başladı. Üs içinde hasar tespiti için gelenleri keşif amaçlı üs içinde inceleme için gönderdim. Elektrik ve iletişim kesikti. Donanma Komutanı Oramiral Bülent Alpkaya’ya da gemilerin muhabere imkanlarıyla Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ile iletişime geçti ve deprem ile ilgili ayrıntılı bilgi verdi.

 

 

 

 

 

Saat 05.30 gibi 1. Ordu Komutanı Org. Çevik Bir helikopter ile Gölcük’e geldiğinde, görevlendirilen tüm birliklerin Gölcük’e intikale geçtiğini kendisinden öğrendik. EMASYA protokolü sayesinde ve DAFYAR birlikleri hazır olduğu için Kara Kuvvetleri hemen harekete geçme emrini birliklere vermiş. Depremde başlayan TÜPRAŞ’taki yangın riskine karşın gemi komutanları gemileri Gölcük Üssü’nden yangın batısında güvenli alana çıkardı.

 

 

 

 

 

Elektrikler kesik olduğundan gündüz olmadan müdahale etmek çok zordu, günün ilk ışıkları ile beraber donanma personeli ve daha sonra bölgeye gelen birlikler sistemi kurarak düzenli bir biçimde çalışmaya başladı. Çünkü EMASYA kapsamında TSK, Doğal Afetlerde Yardımlaşma (DAFYAR) oluşturmuştu. Bu nedenle planlama(Nerede ne olur, hangi birlik sevk edilir), eğitim(afet durumunda yapılacaklar için personeli eleştirme) ve icra(en kısa zamanda bölgeye sevk) açısından hazırdı.”

 

 

 

 

 

BİRLİKLER 20 DAKİKA SONRA HAZIRDI

 

 

 

 

 

Özbey şöyle devam etti: Saat 03.02’deki depremin ardından Kocaeli’de 15. Kolordu Komutanlığı saat 03.20’de, Sakarya bölgesinden 1. Tugay Komutanlığı saat 03.20’de ve İstanbul’da 3. Kolordu Komutanlığı saat 03.30’da harekete geçti. Sabah 05.00’te “Tabii Afet Koordinasyon ve Değerlendirme Merkezi” kuruldu. Bu kapsamda yalnızca Kara Kuvvetleri bünyesinde 15 general, 1392 subay, 1896 astsubay ve 33 bin 199 erbaş ve er görev yaptığı bilgisini kendilerinden öğrendik.

 

 

 

 

 

Yaralılar bölgeden çıkarılmaya başlandı. O gün 270 saat uçuş yapıldı. İki bin yaralı tahliye edildi. Bölgedeki görevli birliklere destek olarak bir tugay, iki sahra hizmet bölüğü, iki seyyar cerrahi hastane deprem bölgesine gönderildi.

 

 

 

 

 

Askeri helikopterler, 41 doktor, 24 hemşire ve 7 sağlık astsubayını o gün bölgeye taşıdı. 480 büyük çadır, 4 seyyar fırın, 4 seyyar mutfak, 22 su tankeri, 7 jeneratör, 2 bin 900 battaniye, 40 bin ekmek, köpek timi, kan, plazma ve serum deprem bölgesine o gün gönderildi. İstanbul bölgesindeki hücumbot ve sahil güvenlik botları da Gölcük bölgesinden İstanbul’a yaralıları taşıma görevine katıldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘DEPREM BEKA SORUNU’

 

 

 

 

 

“Donanma Ana Üssü olan Gölcük’ten bazı birliklerin geçici konuş yerleri yeniden planlanıp gereği yapıldı” diyen Özbey şu ifadeleri kullandı: “TSK deprem sonrasında da yaşananlardan ders alarak binalarını güçlendirdi, buna sürekli bütçe ayırdı. Bazı birliklerin yerini değiştirdi. Ancak diğer kurumların aynı duyarlılığı göstermediğini 6 Şubat depremlerinde üzülerek gördük.

 

 

 

 

 

Depremlere müdahalede AFAD’ın TSK desteği olmadan yetersiz kaldığını 6 Şubat depremlerinde Türkiye olarak gözlemledik. TSK her nedense hem sahaya geç hem az çıktılar hem de etkileri sınırlı kaldı. Bunda, TSK’nin afet müdahale görevlerinin AFAD’a devredilmiş olması, dolayısı ile bu konuda eğitim ve malzeme hazırlık durumunun değiştiğini düşünüyorum.

 

 

 

 

 

Depreme dayanıklı ülke yaratmak demek deprem sonrasını da planlamayı gerektirir. Düşman saldırısı ile eş değer ölçekteki afet durumlarında TSK’nin karar verme mekanizmasında olması gerekir. Çünkü işi budur. Sivilleri dışlamadan ama askeri merkeze koyan mekanizmaya dönülmesi gerekir. Sadece arama kurtarma için değil, büyük çaplı lojistik destek sağlama konusunda da TSK en deneyimli kurumdur.”

 

 

 

 

 

“AFET GÖREV YERİ EMRİ”

 

 

 

 

 

Özbey atılması gereken adımları şu sözlerle özetledi: Önceden erlere afete müdahale eğitimi veriliyordu. Yeniden bu eğitim verilmeli. Bu eğitim sonrası terhis olan askerler de kriz anlarında AFAD bünyesine dahil edilmeli. Seferberlik görev emri gibi “afet görev yeri” olmalı. Gölcük depremde Atatürk Havalimanı çok kritik bir rol üstlendi. Yurtdışından gelen her türlü yardım orada toplanıp deprem bölgesine sevk edildi. Bugün bu havalimanı yıkılmaya çalışılıyor. Adeta kendi lojistik merkezimizi kendi elimizle imha ediyoruz. Büyük Marmara Depremi’nde Atatürk Havalimanı ve Sabiha Gökçen Havalimanı afet merkezine yakınlıkları ile afet lojistiği de merkezi üs olarak yeniden düşünülmelidir.

 

 

 

 

 

6 Şubat depremlerinde sonra, beklenen Büyük Marmara Depremi’nin bu hazırlık durumu ile yaşandığı taktirde, Türkiye için altından kalkılamayacak korkunç bir beka sorunu yaratacağı nihayet anlaşılmış görünüyor. Gölcük depreminden hemen sonra sıranın Marmara depreminde olacağı belli olmuşken alınan tedbirlerin, önceliklerin ve kaynak yetersizliğinin ve çok değerli zamanın kaybetmiş olmasının olası deprem maliyetini kestirmek çok zor.

 

 

 

 

 

Şimdi, İstanbul’un 5 yılda depreme hazır hâle getirileceği söylenmeye başlandı. Bu dev beka sorununa, yine bina yenileme ile bakılması büyük hata olur. Çünkü Büyük Marmara Depremine hazırlık, tüm ayrıntıları ile ve âdeta seferberlik hazırlığı gibi ele alınmalıdır. Geçmiş deprem ve afetlerde İstanbul yardım ve desteğin çıkış merkezi olmuşken, Büyük Marmara Depreminde gelecek yardımların kabul merkezi olacaktır.

 

 

 

 

 

MGK’NİN SABİT GÜNDEM MADDESİ OLMALI

 

 

 

 

 

16 milyon insanın günlük gereksinimi, bazı tesislerin çalışması ve yaşamın akışkanlığı için gereksinim duyulacak lojistik, bazı yolların yıkım/hasar girmesinin alternatif güzergah planlaması dahil çok ayrıntılı senaryolar, üzerinde çalışılması gereken binlerce konunun sadece biridir. Gölcük gibi küçük bir yerde bile 2 ay girilemeyen sokaklar olduğunu unutmamak uygun olacaktır.

 

 

 

 

 

Türkiye’nin bekasını bu denli kökten etkileyecek Büyük Marmara Depremi’ne hazırlık Milli Güvenlik Kurulunun sabit gündem maddesi olarak işlenmesi ve gelişmelerin ulusal güvenliğe olumsuz etkisinin giderilmesi bu kurul tarafından izlenmelidir. TSK’nin Büyük Marmara Depremi’ne hazırlık ve müdahale konusunda yeniden görevlendirilmesi yönünde olacaktır. Türkiye’nin bu en büyük risk senaryosunda TSK’nin edilgen bir konumda tutulması gerçek bir kaynak israfı olacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Nasuh Mahruki)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘6 ŞUBAT’TA MUHATAP BULUNAMADI’

 

 

 

 

 

 

1996 yılında Nasuh Mahruki önderliğinde kurulan Arama Kurtarma Derneği AKUT, Gölcük depremindeki aktif pozisyonu ile bir anda halkın sevgilisi oldu. Dernek afetlerde etkin rol oynamasıyla birlikte toplum nezdinde arama kurtarma farkındalığı da yarattı. Ancak Nasuh Mahruki’nin Cumhuriyet kazanımları konusundaki tavrı, siyasi iktidarın Mahruki üzerinden AKUT’u hedef almasına yol açtı. Mahruki’nin istifaya giden süreci sonrasında AKUT da doğal yapısından uzaklaşarak siyasi iktidarın istediği biçimde bir yapıya dönüştü. Halen AKUT Vakfı başkanlığına devam eden Nasuh Mahruki, 17 Ağustos’tan 6 Şubat’a yapılanları, yapılmayanları ve yapılması gerekenleri Cumhuriyet’e anlattı:

 

 

 

 

 

 

“Biz bu yola, dağcıların yaşamını yitirmesi sonrası doğa ile sınırlı faaliyetlerde bulunacak genç bir ekip olarak çıkmıştık. Ancak Yerbilimci Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara’nın sunumuyla Türkiye’nin bir afet bölgesi olduğu gerçeğiyle yüzleştik. İlk olarak 1998 Ceyhan depreminde sahaya çıktık. 17 Ağustos depremi sırasında yurtdışında Mısır’a yakın bir yerde deniz yolculuğundaydım. Deprem haberini alır almaz önce Kahire’ye sonra da ilk uçakla İstanbul’a geldim. Eşyalar benim evimdeydi. Ben gelmeden önce ekip arkadaşlarım eşyaları alarak önce Avcılar’a geçtiler. O dönem 110-120 kişiydik, devletin arama kurtarma ekibi de toplam 110-120 kişiydi. Yani o dönem Türkiye’nin toplam arama kurtarma ekibi yaklaşık 250 kişiden oluşuyordu. İletişim kesildiğinden ekipman bulunan arabamı telefon istasyonu haline getirdik ve tüm ihbarları kayıt altına aldık.

 

 

 

 

 

 

“KIZILAY BÖLGEYE GEÇ GELDİ”

 

 

 

 

 

 

Deprem bölgesine yardıma akın akın insanlar da geliyordu. İnsanları otobüsten iner inmez yönlendirmeye başladık. Bizim ekibin uzmanları kırmızı tişörtlüydü. Her kırmızı tişörtlüyü bir ekibin başına koyuyorduk. Teyitli ihbar adreslerine yönlendiriyorduk. 43’ü Gölcük’te olmak üzere 220 kişiyi enkazdan kurtardık. Kızılay’ın bölgeye geç gelmesi tepki çekince insanlar iyice bize yöneldi.

 

 

 

 

 

 

TSK afet koordinasyonu yönettiği için askerler ilk andan itibaren sahadaydı. O yüzden 6 Şubat’taki gibi emniyet ve yardım sorunu yaşanmadı. Trafik sorunu vardı o da gönüllüler yardımıyla çözüldü. Genç çocuklar hiçbir yerden direktif almadan yolun bir şeridini yalnızca yardım araçlarının geçmesi için kapattılar. İlk anda lojistiği sağlasak da sonrasında bize ulaşanları Gölcük’te Donanma’ya teslim ettik.

 

 

 

 

 

 

Atatürk Havalimanı’ndan gelenlerin bölgeye sevk edilmesine yardımcı olduk. 17 Ağustos’taki çalışma, birçok gruba ilham oldu, arama kurtarma ekipleri kuruldu. Biz bir yerden sonra üye alamaz duruma geldik. Sonra bizler de ülkedeki siyasi dönüşümden payımızı aldık.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘SINIFTA KALINDI’

 

 

 

 

 

 

Afetle mücadeledeki planlama değişikliği ile de Cumhuriyet tarihinin en büyük felaketinde sınıfta kalındı. 1959’dan beri TSK’de olan afet sorumluluğu TSK’den alındı. 6 Şubat’ta insanlar muhatap olacakları bir yetkili bulamadı. Kendi ülkesinden 6-8 saatte gelen ekipler koordine edilemediğinden bölgeye sevk edilemedi. Üstelik deprem sonrası en kritik süreç ilk 24-48 saatken…

 

 

 

 

 

 

TSK’de EMASYA planı ve DAFYAR birlikleri vardı. Birlikler haftada bir gün doğal afet eğitimi alıyordu. Afet dediğin şey zaten normal insanların başa çıkamayacağı kapasite aşımı durumdur. Dünyanın her yerinde afetle mücadelede gerekli olan insan gücü ve disiplin ihtiyacı askerle karşılanır.

 

 

 

 

 

 

“ANADOLU’DA CAZİBE MERKEZLERİ YARATILMALI”

 

 

 

 

 

 

Devlet Planlama Teşkilatı adeta yok edildi. İktidar hiçbir şeye dokunmasa bile süreç daha sağlıklı yürürdü. Türkiye’nin 1999’da 250 arama kurtarma personeli vardı, 2023’te 25 bin. Ancak 1999’da çok daha fazla organizeydi. O yüzden gelinen noktada Büyük Marmara Depremi beklenirken afet yönetiminde TSK yeniden aktif olmalı. İstanbul nüfusu 99 depreminde yaklaşık 10 milyondu ve o zaman bile fazlasıydı şimdi neredeyse 20 milyon.

 

 

 

 

 

 

Anadolu’da cazibe merkezleri kurularak İstanbul’un nüfusu azaltılmalı. Sığınmacılar ülkelerine yollanmalı. Demiryolları ile bu plan desteklenmeli. İmar barışından vazgeçilmeli. Depreme ilişkin denetimleri kamu adına TMMOB’a bağlı kurumlar denetlemeli. Sivil oluşumlarda da dini yapılanmalar çok aktif. Bununla mücadele edilmeli. Tekbir getirerek arama kurtarma yapamazsın.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: Cumhuriyet

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir