Bu başlığa geçen sözü birçok şey için kullanmış olabiliriz. Bu ülkede yaşayanlar muhtemelen birçok konuda bu saptamayı yapmış olabildiğini vurgulamalıyız. Son yaşanan ve 30 kişinin ölümüne neden olan, İstanbul’u felaket alanına çeviren yoğun yağış ve ardından yaşanan sel olayı mesela tatsız ama gerçektir. Yaşam alanlarının güvensiz ortamlara inşa edilmesine ön ayak olan, sadece sel değil deprem tehlikesine de düpedüz açık alanları yerleşim yeri ilan eden, yapılaşma biçim ve türlerine bir ayrım getirmeden göz yuman, sonra bunları ruhsata bağlayan yönetimlerin şimdi, içine düştükleri perişan halleri tatsız gerçeklerdir.
Hoş değil…
Ramazan dolayısıyla İstanbul gibi bir kentin en tarihi bölgesi, en merkezi alanı, en turistik yerinde panayıra benzetilen ucuz, zevksiz çadır ve standlar açılmasına ilişkin eleştiriler bugüne kadar çok yapılmış bulunuyor. Amacımız bunları basitçe tekrarlamak değil.

Alana giriş
Bu yıl yapılan uygulamalarda da görüleceği gibi Sultanahmet Meydanı’nı çepeçevre kaplayan bu satış dükkancıkları belli ki varsaydığı bir ihtiyaca cevap vermeyi hedeflerken aynı zamanda burada bir ticaret noktası da oluşturmaktadır.

Ramazan dolayısıyla kurulan dükkanlar
Halkın ramazan dolayısıyla kentsel bir alanda toplanmasını, iftar açmasını ve ardından şenlikler yapılmasını olanaklı hale getiren bu düzen, kabul ettiği gereksinimi karşılarken diğer taraftan bir ay boyunca kullandığı alanı fonsiyonel ve görsel olarak biçimlendirmektedir. Bu etkinlik bu önemli kamusal alanın kullanımını belirlemekte ve yine sonraki yıllar için malesef bir ‘beğeni altlığı’ oluşturarak bir aylık süresini doldurmaktadır.
Gözlemimizde, Ramazan ayının icapları ve inananlar açısından onun gereği olan yardımlaşmaya, insanların bir arada bulunma istemine, bu sırada belediyelerin bu ay boyunca iftar çadırlarında başta yoksulları düşünerek ücretsiz yemek dağıtması ve birlikte iftar açılması gibi geleneklere bu yazı içinde girmeyi ve irdelemeyi hiç düşünmüyoruz. Bütün bu ritüellerin bugün için toplumsal bir ihtiyaca tekabül ettiğini kabul ettiğimizde bile bir kent mekanının kullanılmasına ilişkin itirazlarımızın olduğunu söylemeliyiz. Bir ritüelin yerine getirilmesi sırasında yine de başka yollar bulunabileceğini, kamusal alanın içinin doldurulmasında karar vericilerin perspektifi dışında seçenekler olabileceğini ortaya koymak istiyoruz.
Buna karşılık toplumun büyük kesiminin yapılanlardan hoşnut olduğu, Sultanahmet meydanının dolup taştığını, bu mekanları böyle kullanmaktan şikayet gelmediğini söyleyen yetkililer olacaktır mutlaka. Bizim gibi bu mevzuları dert edinip yazanların, bu gözlemde olduğu gibi itirazlarını dile getirenlerin görüşleri dışında, her şeyin “olması gerektiği” gibi yürüdüğünü düşünenler de bulunabilir.

Alman Çeşmesine benzetilmiş sahne fonksiyonlu birim. Bir arkadaki şahasere bir de öndekine bakınız.

Gerçek Alman Çeşmesi
Çok tatsız
İşte tam bu noktada ele aldığımız konuya daha dikkatlice bakmamız gerekli gibi görünüyor. Zira bir kamusal alanda şimdi ortaya konulan biçimlerde ve standartlarda bir hizmet sunulduğunda, yıllara sari olarak daha “başka türlüsünü” hiç akıl etmeyip göstermediğinizde, o dolup taşan ve “kimsenin şikayet etmediği” noktada derin bir sorun başlıyor zaten. Kamusal alanın inşası fikrine kullanıcıları hiçbir zaman dahil etmeyen, onları sunulanı tüketen ya da basitçe hiç sorgulamadan “kullanan” topluluklar olarak gören geleneksel yönetici bekası, daha meydanın girişinde sizi yakalıyor. Giriş kapısı üzerinde yazıldığı gibi o alandaki firmaları sağlık açısından denetimde tutulması sağlandığında ve bu surette belediye hizmetleri yapılmış, belde halkına hizmetlerini kusursuz götürülmüş sayılıyor.
Peki gerçek bu mudur? Belediye zabıtalarının gereğinden çok fazla yeme içme dükkancığının kargacık burgacık yapılanması içinde, yeterli temizlik koşullarının kurulan baraka içinde sağlanmasının zorluğu ortada dururken “firmaları sağlık açısından denetlemesi” nin yapılıyor olması bize ne ifade eder?

Ramazan dolayısıyla kurulan dükkanlar. Tatmin edici görüntü bu olsa gerek…
Burada birinci sorun, Sultanahmet Meydanı ve hemen içindeki Sultanahmet Camii içindeki kullanımlara karar verenlerin bu teşebbüslerinin hiçbir ortamda tartışılmadan “karar” haline gelmesidir. Tatsızlığın birinci yüzü burada ortaya çıkmaktadır. Yöneticilerin beğenisine dayalı kararın ortaya konulmasında kullandıkları yöntem önce burada sorgulanmalıdır. Burada kent demokrasisine uygun olarak katılım figürü çalıştırılarak kentin yaşayanları, örgütleri, STK’ları, kamuoyuna geçerli ve etkin bir fırsat tanınmamaktadır.

Sultanahmet’e dayanmış çayhane
İkinci sorun, özellikle yerel yönetimlerin yaygın bir hizmet götürme isteği ya da popülist yardımseverlik görüntüsü yaratma hevesinin sonucunda yapılı fiziki çevre bariz bir kalitesizliğe yönelmekte, mimarlık hizmetinin verilmesinden uzaklaşılmaktadır.
Üçüncü sorun, topluma bir ölçüde eksik, yarım, kırık dökük hizmet götürmeyi, nitelikli değil de alelusul ve yaygın, daha fazla, daha kalabalık, daha çok sayıda, daha ticarete yönelik,… gibi niceliğe önem veren anlayışların toplumdan fazla bir tepki görmemesidir. Daha da kötüsü bu tarz ‘yardımseverliğin’ toplumda görür bir bağımlılık yaratmasıdır.

Standların strüktürü ile ilişkisiz iç kullanımları. Tıkıştırılmış dükkanlar, bütün vizyon bundan ibaret.
Birinci soruna, yani kent demokrasisinin işletilmesine yeterince duyarlı olunmamasının sonucunda toplumdaki katılım yollarının daha da tıkandığını görmekteyiz. Etkin yönetimler, istediğini yapan idareler, karar verme noktalarına kimseyi bulaştırmayan yönetim anlayışları “yaptım-oldu” biçiminde icraatlerini yürütmeyi yeğlemektedirler. Buna karşın yeterli toplumsal tabana sahip olmayan, kamuoyunu güçlü bir şekilde ikna edici itirazların ortaya konamadığı, sadece mecalsiz eleştirilerin sunulduğu son yılların tablosu içinde yönetimlerin, kendilerine karşı bu eleştirilerden huzursuz olmaktan çok rahat eden bir duruma sürüklendiğini biliyoruz.
İkinci soruna karşı yanıt verilmemesi durumunda ise, artık belediyeler açısından “hizmet yarışını” diğer tanımıyla ise popülizmi doruklarına çıkaran yönetim anlayışının toplum tarafından taçlandırdığını söyleyebiliriz.

Dış bahçede kurulan satış birimlerinin cami kaidesi ile kurduğu sıradan ilişki
Tarihi meydanın kimliğini hatırlatmadan önce çok tatsız olan bir son noktaya daha değinerek bu bölümü kapatalım: Eğer ramazan dükkanları bölgesine gelmiş, iftar vaktini parkın içine kurulan piknik masalarında geçirmiş, dükkanlardan alışveriş yapmış ya da iftar çadırlarından size sunulan iftar yemeğini yemiş, hulasa oradaki etkinliklere katılmışsanız bunun ödülü olarak alanı terk ederken (ya da daha ilk girişte) bir partinin tanıtım arabasıyla karşılaşıyorsunuz. Orayı “o hale getiren belediye” ait olduğu partinin tanıtımını promosyon olarak size sunuyor. Bu da tarihi meydanda kazanılacak son ödül gibi görünmektedir.

Ramazan düzenlemesi içinde AKP tanıtım noktası. Galiba bütün gün alanda kalmayı başaranlara, ramazan armağanı olarak AKP tanıtımı yapılması uygun görülmüş…
Sultanahmet Meydanı kamusal bir alan mı?
Sultanahmet Meydanı İstanbul’un en önemli alanlarından biri şüphesiz ve Bizans devrinde Hipodrom, Osmanlı döneminde At Meydanı. Bizans devri önemli yapıları ve abideleri Hipodrom çevresinde inşa edilmiş, şimdi ortada olmayan “Büyük Saray” diye bilinen İmparatorluk Sarayı Hipodromun hemen yanındaymış ve deniz kenarına kadar uzanırmış. Burası Roma’ya kadar devam eden yolun başlangıcı imiş. Zamanında hamamlar, mabetler, dini, kültürel, idare ve sosyal merkezler bu civara yerleşmişler. Semt Bizans ve Türk devirlerinde de merkezi önemini devam ettirmiş ve İstanbul’un en önemli abideleri Ayasofya, Sultan Ahmet Camii, İbrahim Paşa Sarayı (Türk ve İslam Eserleri Müzesi), Yerebatan Sarnıcı burada yer almıştır. Son dönem eserlerinden Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü ulusal mimarlık örneklerimizdendir.

Tarihi Hipodrom ya da At Meydanı
Roma İmparatorluğu ve sonradan Bizans İmparatorluğu devrinde hipodrom şehrin toplantı, eğlence, heyecan ve spor merkezi olarak X. yüzyıla kadar önemini sürdürmüş, araba yarışları, müzisyen toplulukları ve toplantılar şimdi ramazan standlarının kurulduğu yerde yapılmış. Dev ölçüde bir U harfi şeklinde olan hipodromun günümüze zemini 4-5 metre yükselmiş ve bu güne kalabilmiş 3 abide ile gelmiştir. Bugün iki dikili taşı, Alman Çeşmesi U şeklindeki eski hipodromun orta aksında yer almaktadır. İşte kısaca özetlediğimiz tarihi alan bugün Sultanahmet Meydanı olarak anılmakta ve kullanılmaktadır.

Sultanahmet Meydanı’nın dikili taşları ile bir odak oluşturması söz konusudur. Bizans döneminde Konstantin formu olarak adlandırılan bu alan Osmanlı döneminde At Meydanı adını almıştır.
Sultanahmet Meydanı şüphesiz bir kamusal alandır. Şimdiki kullanımı ve düzenlemesi tartışılır olsa bile tarihi kent merkezi içindeki konumu, taşıdığı tarihi ve simgesel değer bakımından tartışılmaz bir önemdedir. Bu kabulden sonra kent kullanıma bu meydanın hazırlanması, meydandaki geçici nitelikteki servis yapıcıklarına, onların tesis edilişleri ve biçimlerine, çevreleriyle kuracakları ilişkiye tarihi Sultanahmet Meydanı kimliğine ters düşmeyecek bir biçimde yaklaşmak zorunlu olmaktadır. Yine bu kabulden sonra Sultanahmet Meydanında yapılacak büfe, stand, bayram çadırı, ramazan dükkanları gibi tesislerin herhangi bir yerde yapılandan daha fazla özeni hak ettiğini söylemek gerekir.

Sultanahmet Meydanı. Bu gravür 19.yy da Thomas Allom tarafından yapılmıştır.
Böyle olur mu?
Bir tane Sultanahmet Meydanınız olsa böyle mi kullanırsınız diye soralım mesela. Ya da tarihten bu güne gelen en önemli merkeziniz bu biçimde mi kamusal nitelik kazanır?
Önce Sultanahmet Meydanına kurulan ramazan dükkanlarına değinelim, sonra Sultanahmet Camisi bahçesi ve cami iç avlusuna kurulan kitap satış dükkanlarına…

Sultanahmet Camisi bahçesi ve satış dükkanları
Tarihi bir alana bir yeni yapı yapılırken oraya uyumlu olmayı, tarihi çevrenin kabul edilen yahut baskın olan karakterine bire bir benzemekten geçtiği gibi bir yanılgı herhalde sadece bu vesileyle değil bütün eski-yeni yapı yan yanalığında konuşulması gereken bir önemli sorun olarak karşımızda durmaktadır. Tarihi değer taşıyan bir merkezde, mahallede, çevrede yeni bir şey yapmayı “eskisi gibi” ama gıcır gıcır yeni düşünmeyi yıllardır meşrulaştıranlar ortaya çıkan bu manzaraları da geçmişten bu güne hazırlamış gibi görünmektedirler.

Bir dizi olarak inşa edilmiş kubbeli- kemerli dükkanlar
Eskiye benzemek neredeyse tarihi cephenin aynısını yapmaya yeltendiği gibi ama bundan daha kötüsü onun basit bir kopyası, bezer konumdaki bir karikatürüne çoğu zaman dönüşmektedir. Bu saçmalıktan bir türlü kurtulamamış olmayı Sultanahmet Meydanı dizi dükkanlarına baktığımızda olanca açıklığı ile görüyoruz.

Sistem görünüşü
Baktığınızda Sultanahmet Camisi son cemaat yeri, cami avlusunu çevreleyen strüktürü küçük ölçekte kopyalayıp 100 metre boyunca dizmek, tasarımcı ya da karar vericinin tarihi meydanı sürekli olarak nasıl görmek istediğine dair ip uçları veriyor gerçekten. Şimdi bu geçici yan yana gelmiş kulübeleri kemerli-kubbeli dışı taş kaplamaymış gibi yapmanın esprisi acaba ne olabilir? Böyle bir biçim ortaya konduğuna şanlı tarihimize daha mı saygılı olmuş oluyoruz acaba? Daha uyumlu bir görsellik mi yaratmış oluyoruz sonuçta?

Sultanahmet Camisi iç avlusu
Bir an bu satış birimlerinin birkaç tane ve sadece plastik posterde, iki boyutlu taş duvar resmi ile kaplanmış olmasını mazur görme eğilimi ve empatisiyle “eserlere” yaklaştığınızda dükkancıkların önünde fiber yuvarlak boyalı sahte kolonu ve yine fiber kolon başlığını, onun tam bittiği yerde üç boyuttan iki boyuta birden geçivermiş ahşap üstü boyalı kemeri gördüğünüzde anlamsızlığın tavan yaptığını hissediyorsunuz. Hele şakayı tadında bırakmayı bilemeyen “karar vericilerin” bu dükkancıkların üzerine boyalı kubbe maketlerini bir şapka gibi bıraktığını görünce olan biteni tanımlayacak ifade bulmakta güçlük çekiyorsunuz. “Bu nedir artık?” demekten kendiniz alamıyorsunuz.

Kolon-kolon başlığı-kemer-kubbeden sistem detayı

Sahneden bir başka görünüm
Gerçekten bu dekor fazla rüküş, fazla ucuz ve fazla yapmacık.
Tercih ne istikamette
Burada bir nokta daha var ki ona da temas etmek gerekir: Tarihsel repertuara geri dönüldüğünde adeta Bizans’tan günümüze kadar mimarlık müzesi konumundaki bu eşsiz bölge içinde, başarılı olmayan ve nerdeyse karikatüre dönmüş formlar, benzemek istediğiniz ögeleri ele veriyor. Kolonadlar üzerinde bir kubbe modül olarak düşünülmüş belli ki. Şüphesiz ramazan dolayısıyla burada İslami formların özellikle seçildiği ya da Osmanlı döneminin referans alındığı söylenebilir. Ancak bu seçmeci tavrın başka zaman ve yerlerde de sürekli olarak hep belirli bir yönde gelişmesi manidar sayılmalıdır.
Eğer tarihi olgulara, kültürlere ve onların figürlerine bir yatkınlığınız var ve onu yaşatmayı ilke olarak benimsiyorsanız birçok kültürün üst üste olduğu İstanbul gibi bir dünya şehrinde tek bir istikamete yönelmeniz doğru olmaz. Zira bu tavır, seçmeci aklın aslında bir “üstün kültürü” dayatması gibi anlamlar çağrıştırır. Yapılan olumsuzluktan daha fazla tahribat yaratan şey toplumsal yaşamda güvensizlik oluşturan böylesi “tercihlerin” alışkanlık haline gelmesidir.

Sultanahmet Camisi bahçesinden bir görünüş
Sultanahmet Camisi ve Notr Dame
İki farklı dinin iki önemli eserini yan yana yazdık yukarıda. Gözlem altına aldığımız ramazan dükkanları ve çevre düzenlemesinin kamusal alanda yer almasını, bunların bir anıt eserle yan yana oluşlarında nasıl bir fark olduğunun anlaşılması için bu karşılaştırmayı bir örnek olarak düşündük.
Şimdi meydandan Sultanahmet camisine doğru yönelelim ve içeriye girelim.

İç avluya toplu bakış.
Ramazan ayı dolayısıyla Sultanahmet Meydanında yapılan dükkanlarla kurulan dekorun bir benzeri gerçekten şaheser çinileri nedeniyle “Mavi Cami” ismiyle de anılan Sultanahmet Camisi’nin çevre duvarları içinde bahçesinde devam ediyor. Caminin kurulduğu ve merdivenlerle çıkılan yükseltilmiş temeline dayanmış olan bir dizi kitap satış dükkanı sizi karşılıyor. Caminin beden duvarına bu kadar yaklaşmasını garipsemekle birlikte bunlar dışarıdaki gibi kemerli kubbeli olanlardan daha farklı, üstü eternet çatılı daha geçici olduklarını hemen anlayacağınız türden ve içinizden “dışarıda kıyamet gibi dizilen cami revakları kopyaları yanında bu kadar olabilir…” diyebiliyorsunuz.

İşte kitap fuarı
Ama asıl cami avlusuna geldiğinizde, son cemaat yeri ve avluyu çepeçevre saran revakların altı, şadırvanın bulunduğu mermer avlunun her tarafının bu standlarla doldurulduğunu görüp şaşırıyorsunuz.
Artık caminin avluya bakan pencerelerinin önünde, camini duvarına yaslanmış sıra sıra kitap satış dükkanlarının küçük sokaklar oluşturularak doldurulduğunu fark ediyorsunuz. Ramazan ayı dolayısıyla dini kitapların yoğun bir şekilde satılması, bunun fuarının kurulması elbette olabilir. Ama yeri burası mıdır gerçekten?

Cami iç pencerelerini kapatan, onlara yaslanan kitap satış dükkanları

Standların cami duvarıyla kurduğu ilişki
Notr Dame Katedrali yine Sultanahmet Camisi gibi ziyaretçi akınına uğrayan çok önemli bir eser. Paris’te diğer tarihi sarayların, kiliselerin, müze ve eserlerin çevresinde de küçük hediyelerin satıldığı dükkanlar bolca miktarda var. Notr Dame çevresinde de şüphesiz bu dükkanlardan mevcut. Ama hiç kimse tarafından kilisenin duvarına yaslanan (çakılmış demiyoruz, artık bu kadarına dikkat edildiğini kabul ediyoruz…) satış dükkanı kurulması onlar da düşünülmemiş. Belli bir mesafede anıt eserlerine dokunmayı, çivi çakmayı, yaslanmayı, temas etmeyi nedense hiç akıl etmemişler.

Notre Dame Katedrali

Notre Dame Katedrali
Yine isterseniz başka bir ülkede, İtalya’da; Roma’da Pantheon çevresine yaklaşın. Pantheon beden duvarına ya da eserin bir tarafına dayanmış bir kulübe görmeniz mümkün mü, bir bakın. Ya da Vatikan’ı dolaşırken sütunları ellemeye kalkıştığınızda bile yanınıza bir görevlinin geldiğini ve sizi uyardığını unutmayın. Ve o zaman bizdeki kaş yapayım derken göz çıkartan yöntemsizliği bir düşünün.
İki önemli esere (Sultanahmet ve Notr Dame) bizim ve onların yaklaşımı arasında bu kadar fark olmasını herhalde irdelememiz gerekir. Kimseye haksızlık etmeyelim tamam fakat bu eserlere de haksızlık etmeyelim. Bu eserlere de gerekli saygıyı göstermeyi ihmal etmeden bir başka yol bulunabilir mutlaka. Belki o zaman tatsızlıkları önceden fark eder, ramazan toplaşmalarını “tatsız gerçeklere” dönüşmeden önlemler alabiliriz.
mimdap



23 Yorum
Hüdai Cansever
bu kadar kötüsü eğitimsiz olmaz bunun da bir eğitimi vardır sanırım. işin kötüsü halk artık bundan da hoşlanıyor. en azından tepki vermiyor.
engin san
ALLAH ı unutup ta paraya tapan dinini ve tarihini unutanların mesleki belgesidir ; belgeleyenlerin ellerine sağlık .
metin darendeli
Malesef artık beğeni çizgimiz o kadar aşağılara çekildi ki. Bu görüntüler onun sonucu bence. Çok gerilere düştük. Hafızamız boşaldı bir yerde. Ne yapsak oluyor. Hiç bir düzgün kıstasımız kalmadı. Önümüze ne konsa hoşumuza gitmese bile gıkımız çıkmıyor.
Halit Dülger
Derin bir konu fakat değineyim. Kendi tarihiyle modernini buluşturamayan, yeni dünyadan, yeni olandan fazla hazetmeyen bir neslin son dönem yöneticilerinden daha fazlasını beklemek hayal olur. Eskide var olmayı çok sahicileştiren, kopup gidip orada yaşamaya kalkan bir düşünce sistemi bazen gerçekte olanı yok sayabilir. Burada anlatılanlar işin kabuk tabakasıdır sadece. Görünen tarafı. İç alemleri düşünün bir de… Neler var altta aslında ortaya çıkamayan. Yalan da olsa, sahte de olsa bir biçimcilik helip bütün kimliğe bütün tarihsel olana yöne vermeye koyuluyor. Halkın burada hiç karar verme yetkisi yok ve de bu sistemde olamaz zaten. Sonra Sedefkar Mehmet Ağa çıksa gelse caminin iç avlusunu görse elindeki gürzle camiye girişir elinden gelse yıkıp yok eder, niye bu eseri burada yapmışım ki derdi herhalde. Neyse ki çıkıp gelmiyor, Sultanahmet Camisi orada dururken öndeki kopyalamalar aynı kareye giriyor ve de halk mutlu oluyor.
Levent Tuzcu
Bazı tarışmacıların yorumları gerçekten olumlu istikamette vurguları içeriyor. Bazıları ise sanki bu konuyu niye açtınız tadında. Son katılımcı ise mimarların duruşuna, kendini ifade edişine ve var oluş mantığına ters sayılacak birşeyler söylüyor. Mimar racon çizilse bile olması gerekenden yana olur, bunu açık yüreklilikle ifade eder. Eğer kendi aklına gelmemiş bir başka ortamda sunulmuşsa ona katılım gösterir. Mimarı sadece inşa eden olarak görmek biraz fazla sancılı bir zihinsel yapı.
A
BAKIN ŞİMDİ; AKM İÇİN İMARLAR YENİLEME PROJESİ ÜRETTİ. ÜRETİLEN PROJEYİ AKİL KİŞİLERDEN OLUŞAN KORUMA KURULU MİMARLARI ONAYLADI:
MİMAR OLMAYAN BİRİLERİ BU İŞ YANLIŞ DEDİ. MAHKEMEYE GİTTİ. MAHKEME DE YANLIŞ DEDİ.
MÜELLİF MİMARIN VE ONAY MERCİİ MİMARIN DOĞRU DEDİKLERİ MEĞER DOĞRU DEĞİLMİŞ.
MAHKEMEYE GİDENLER, MİMARLARA TARİFTE BULUNARAK PROJE DÜZENLETTİLER.
ŞİMDİ DAVALARINDAN VAZ GEÇEÇEKLER VE ONLARIN TARİFLERİNE UYGUN DÜZENLENEN PROJE ONAYA SUNULACAK.
NE OLDU. MİMAR’IN VE MİMARLIKĞIN RACONU ÇİZİLMİŞ OLDU. DEMEK Kİ HERŞEY MİMAR VE MİMARLIK DEĞİLMİŞ.
Ferit Dağdelen
Ortada bence bir tane ama çok güçlü bir tatsızlık var Eflatun arkadaş. Burada Hıristiyan mimarlığının yapıtlarıyla İslam dünyasının yapıtları karşılaştırılmıyor dikkat ederseniz. (Bu söylediğiniz de bir sanat eleştirisi, üslup yaklaşımı, dönemsel değerlendirmeler… olarak yapılabilirdi ve bundan da faydalanırdık. Ama böyle bir yola hiç mi hiç girilmememiş. Burada bir karışıklık yaratmayın rica ederim) Ne karşılaştırılıyor, bir anıt esere onların ve bizim yaklaşma biçimimiz, duyduğumuz saygı, gösterdiğimiz özen.
Siz hayır biz İslam eserlerine bu şekilde davranırız, dibine dükkan kurarız, penceresinin önüne stand açarız, çizilmesine bile kıyılmayacak güzelim avlunun mermerleri üzerine çıkar istediğimizi yaparız… demiyorsunuz herhalde. Öyle umuyorum Eflatun arkadaş, bizim değil mi istediğimizi yaparız diye düşünmüyorsunuz herhalde. Bırakın turisti, oruç tutmayanı, siz diyorum Eflatun arkadaş, siz bu eseri nasıl sevmeyi ve kutsal bulmayı uygun görüyorsunuz?
Bence tatsız bir konuyu ama hepimizi ilgilendirdiği için can alıcı bir yerden veren bu yazıyı-gözlemi hazırlayanlara teşekkür borçluyuz.
Saygılar
eflatun yakubev
Bana kalırsa bu gözlem ve tesbit yapış tarzınız en az Sultanahmet çevresindekiler kadar tatsız.
Hristiyan mimarisindeki öğelerle İslam mimarisindeki öğeler bu şekilde karşılaştırılamaz.
Turistlerin ve namazdan oruçtan bihaber insanların beğenisi için cami ve çevresi düzenlenmez.
Hüsnü Tekeli
Sedefkar Mehmet Ağa mezarından çıkıp gelse eline bir odun alıp o avlusunu, sütunlarını, pencerelerini, kubbelerini, revaklarını kapatan çirkin çadırlara ve çirkinliği din zanneden bezirganlarına girişirdi.
Son zamanlarda aksakallı ihtiyar filmleri katlandı, amerikan yapımı ruhlu filimlerde az değil,
Bence Belediye eğer “Nakkaş Mehmet Ağa” lanetine uğramak istemiyorsa ayağını denk alsın bundan sonra.
Fatih Belediye Başkanını arkasında eli sopalı bir ruh kaçarken görmek ….
Gülsüm Arıcı
Bayram günü birşey söylemekistemiyorum aslında. Ama ey Fatih belediyesi, birincisi bu kadar kalitesiz bir işe girişme yaptığınız onca kaliteli işin yanında bunlar gerçekten kötü oluyor.
İkincisi o güzelim caminin içine o gecekondu kitap fuarını bilmiyorum siz mi izin verip kurduruyorsunuz yoksa diyanet falan mı? bilmiyorum ama her kimse en büyük sorun orada bence. Adı üstünde anıt eser orası ve siz oraya bile ehemmiyet vermedikten sonra diğer yaptığınız korumacılıkların bir önemi kalır mı?
Bu yazıda hem ramazan çadırları hem caminin iç kullanımı birleştirilmiş bence okuduysanız bir dahaki seneye aynısını yapmayın. Dost uyarısı gibi yazı bence,daha ağırını dünyadan unesco dan yazarlarsa duyarsınız. Değişin lütfen.
Arif Ünsalan
Tatsız olduğu şüphe götürmez. Ama ralitemiz budur işte. Standardımız, olaylara bakışımız, kendimizi ifade edişimiz, artık ne derseniz değin budur. Bundan bir adım fazlası değil. Böylesi şeylerle ilk önce Fatih belediyesi gibi belediyeler sonra da oraya gidip çimenlere serilenler mutlu oluyor. Böyle halka böyle yönetim Böyle yönetime böyle teveccüh gösteren topluluk. Bir de demokrasicilik, halkın beğenisi, hizmet yarışı, belediyecilik falan falan hepsi sıralanır arkasından.Artık fazlasını nasıl düşünürseniz düşünün.
oflaz yenitürk
böyle cicili bicili gibi duran aslında hiç bir kıymeti harbiyesi olmayan ne yapana ne yaptırana bir hayrı olmayan pazarcı esnafı ruhundan belediyede vazgeçsin o dükkanlardan bir ay boyunca didinip ekmek pparası temin etmeye çalışanlarda. vazgeçin bu çapaçul işlerden kardeşim. iyi birşey yapın herkes şapka çıkarsın. nedir bu yani?
Turgut Kar
Bu işlere bir çeki düzen vermek kamu alanının kullanılmasında konsensüs sağlanması icap eder. Panayır gibi düzenlemeler bu kadar prestijli alanlarda hafif kaçıyor. Kaliteyi yükselten uygulamalara doğru bir uyanış olması daha uygun olur. Hele o caminin içine yapılan fuar adı altındaki derme çatmalık hiç kabul edilebilir gibi değil. Lütfen dyorum, biraz daha fazla saygı. Lütfen.
drcankor
VAH ZAVALLI ÜLKEM! UTANIYORUM BUNCA SIĞLIKTAN…
SANATI, GEÇMİŞİ TAKLİTTEN İBARET SANAN BU ZİHNİYET, TAKLİT ETMEYİ DE UNUTMUŞ GÖRÜNÜYOR. TAKLİT KUPBELERİN OSMANLIDAN ÇOK ORTA BALKANLAR VE KISMEN KUZEY İTALYA YAPI SİSTEMLERİNİN ÇOK ÇİRKİN TAKLİTLERİNDEN İBARET…
hüsnü cemal
Mimarlık ortamından bence önemli bir tespit yapılmış bu gözlem bölümü ile. Mesela bu tür konular meslek odasının dikkatini çekmiyor bile. Meslek odası kendince daha büyük konulara bakıyor ama onların yaptığını bir hukuk bürosuda yapabilir. Önemli olan mimarların bakışından, baktığı yerden topluma birşeyler sunmak. Yapılanlara bu açıdan müdahale etmek. Önemli olan bunlar aslında.
Saygılar
mert
Evet gerçekten çok doğru bir tespit. Fakat emre arkadaşımızın dediğide doğru. Bu halk bunu istiyor ve beğeniyor. Çünkü daha iyisini bilmiyor ve görmüyor. Eğer toplum daha iyisini görse ve ya bilse kendi insiyatifini kullancaktır.. Bence halkında bilinçlenmesi bu yolda olacaktır. Tabiki bunların sölenmesi ve tartışılması çok güzel ve olumlu önceden karşı bir ses dahi çıkmazmış. Ama bir hareket olmalı. Bu yönetimde yer almak olur yada yönetime destek olmak olabilir, kabul etmiyorsada inatçı olmak olabilir. Bu konuda düşünen kafa yoran insanlara düşüyor görev. Onlar ön ayak olmadan halkın kendi kendini geliştirmesi ya büyük bir hayaldir. Aksi halde bağnaz kolaycı ve kandırmacı zihniyetler ile yanlış yönde gitmek içten bile değil. Şimdi kalkıp ağır bir dil ile eleştirerek halkın karşısına çıkarsak alacağımız tepki “siz nerde yaşıyonuz”dur. (A adlı arkadaşı kastetmiyorum) Çünkü onların zihniyetinde bu çadırlar ramazanda o saçma figürler içersinde olmak onun benliğini yaşatıyor. onu kendisi yapıyor(!)… tabiki bunlar nezaman kolektif belleğe yerleştiğide önemli bence bu konuda bilgilendirebilecek birisi varsa ben isterimki yazsın…
Cemal Kozlu
Birilerinin çıkıp kral çıplak demesi lazım. Yanından geçip alışkanlığımız olan bir çok şeyin normalleşmesine karşı duyarlı, düzeyli ve mesleki yönleri olan bir tepki bu bence.
Emre arkadaşımızın tespitlerine katılırken iki noktaya değinmek isterim. Bence yazıda alternatifler Notre Dame, Vatikan, Pantenon örnekleriyle gösterilmiş. Yapılacaklar, daha doğrusu yapılmayacaklar belli eğer onlar kadar eserlerimize sahip çıkıyorsak. Bir de Emre arkadaşımızın X partisinden bahsedilmeseydi dediği noktada anladığım kadarıyla gözlemci yazı fotoğrafla onu da tespit etmiş. Yani oradaymış o X. Diğer olmaması gereken satış kulübeleri gibi.
Saygılar
emre
Güzel bir tespitte bulunulmuş fakat keşke siyasi bir mesaj verilmeseydi.Bunu illa x partisi yaptı diye iş siyasallaşmasaydı daha güzel olurdu.Ben şunu merak ediyorum acaba mimarlarımızın neden bu ülkenin yönetiminde ve bu işlerde yeterince görünemiyorlar bunun sebebi nedir.Burda halk bu olanları benimsemiş ve takdir etmiştir fakat orayla tarihsel ve kamusal ilişkisini kuramamıştır bu normal bu yazı olmasaydı ben de olaya böyle bir açıdan bakmayacaktım.Peki biz bu bilinci farklı düşünme ve “herkes bakar ama herkes göremez” söylemini yani birazcık mimari kültürü bizler ne kadar halka yansıtabiliyoruz.Yerinde bir tespit fakat somut çözüm önerilerini maalesef göremiyoruz.keşke olaya birde çözüm aşamasında yaklaşabilsek bu çirkinlikleri önlemek için neler yapabiliriz.Sel felaketinde görüldüğü gibi bu ülkeyi imar etmek istiyorsak bu ülkeye iyi yönetebilecek mimar adaylarına ihtiyaç var veya yönetenlere yardım edecek mimarlara sırf eleştirmekle bir yere varılmıyor sağlam çözüm önerilerini inşallah bu işe ehil kişiler yaparlar.Saygılar…
melike aslan
nerde yaşadığımız kadar nasıl yaşadığımız da önemli sayın “A” bir kere nerde yaşadığımıza dair yanlışlarımız, bütünü göremeyip kendimize göre daha çok değer verdiğimiz şeyler var. fakat dünya uygarlığının bir çok temelini sahipsiz bırakmayı bu sırada marifetmiş gib rahatça yapageliyoruz.
sultanahmet avlusuna o kulübeyi oturtmak hiç kabul edilebilir değil sayın “A”. bunu mercedes benzetmesiyle hafifletmeniz ve de “bu beğenmezler nerde yaşıyor” demeniz çok haklı değil. o zaman her türlü garipliği hoş karşılayalım gitsin. ayrıca sultanahmete bir vatikan ve pantenon değeri verilmesine niye karşı çıkıyorsunuz ki. siz-biz anlamıyor ve yeterince değerini bilmiyorsak bile dünyanın diğer taraflarından gelip bakanlar değer veriyor.
A
Yine isterseniz başka bir ülkede, İtalyada; Romada Pantheon çevresine yaklaşın. Pantheon beden duvarına ya da eserin bir tarafına dayanmış bir kulübe görmeniz mümkün mü, bir bakın. Ya da Vatikanı dolaşırken sütunları ellemeye kalkıştığınızda bile yanınıza bir görevlinin geldiğini ve sizi uyardığını unutmayın. Ve o zaman bizdeki kaş yapayım derken göz çıkartan yöntemsizliği bir düşünün.
DOĞRUSUYLA YANLIŞIYLA NEDEN BÖYLE OLDUĞUMUZU KABULLENEYİP BİRİLERİNE BENZEMEYE ÇALIŞIYORUZ.
BU COĞRAFYANIN İNSANI BÖYLE YAŞIYOR.
SİZİN DEDİKLERİNİZ TOFAŞ OTOMOBİLE MERCEDES YEDEK PARÇASINI TAKMAYA UĞRAŞMAYA BENZİYOR.
BU BEĞENMEZLER NEREDE YAŞIYORLARDA BURALARI BEĞENMİYORLAR
Salih Yazıcı
Özetlersek:
1.Yeri anlamsızlaştırılıyor. Tüm bir uygarlık tarihi onlarla alay eden kulubeciklerle dalgaya alınıyor.
2.Toplum en ilkel, en vahşi, en zavallı yönünü iftiharla sergiliyor. Sadece kulubeciklerde değil, aynı zamanda yerde pislik içinde yemek yemenin daha sevap olduğunu iddia ederek de…
3.Toplum kendisini aşan tüm uygarlık birikiminden intikam alıyor. Böylelikle kendisini daha iyi hissediyor.
4.Tüm yağmacılık, talancılık, estetik eksikliği yüceltiliyor.
5.Tüm bunlar her geçen gün terörle, baskıyla, şiddetle, akıldışılıkla özdeşleştirilmeye çalışılan bir islamı tüm uygarlık geçmişinden soyutlayarak yapılıyor.
Yakup Özen
Evet çok haklısınız gerçekten çok tatsız. Esasında sadece tatsız diyerek bir anlamda kibarca vahim durumu belirtmekle sınırlı bir üslup kullanıyorsunuz.
Bu işin altında kopyacı öykünme meselesi var. Geçmiş tarihten biçimler aşırma ve onları olur olmaz yerlere serpiştirme kolaycılığı var. Yeni ve başka bir şey yaratmaya uğraşmaktansa hazır orada duran muhteşem caminin bir parçasını alıp yüzlerce defa klonladığında hem halkı sevindirirsin hem amacına ulşamış olursun. İşte böylesi bir kolaycılık böylesi bir zihin tembelliği var bu işte öncelikle.
Diğer yandan belirttiğiniz gibi tarihi bölgede anıt eserler arasında çok tuhaf bir şey gerçekten o dükkanlar. Alelade diyebiliriz yapılanlara. İstanbul’un tarihi merkezi bu kadar sıradanlığı haketmiyor tabiki. Ama Sultanahmet Camisi avlusundaki kurulum bence eleştirilerek bile kurtulmaz, vahimden de öte. Davalık birşey.
Saygılar
cahit dülgeroğlu
sahiden de çok iğreti ve bu alanın hakiki tarihine değer vermezlik sembolü gibi bir şey. bir de o kubbeli modeli nasıl bulmuşlar acaba? yani aramışlar aramışlar o model mi çıkmış. bir kemer atlanıyor ve kemerlere göre birer atlamalı üste kubbe konuyor. bu nereden çıktı. maketse bile aynısını yap benzemek isteğine dair bir bağlantı kur.
bir de nedir o dönercilerin hali zaten küçücük kulübelere sığmamış sokağa taşmışlar.
bunları sizler belirtmeseniz kimsenin aklında kalmaz. hatırlatmalarınız için teşekkürler.