Başlıbaşına bir konu olan Ayasofya’nın tarihine, yapılışına, geçirdiği evrelere bu gözlemimizde girmeyi düşünmüyoruz. Milattan sonra 537 yılında yapılan şaheserin günümüze kadar kendini getirdiğini ve bir mimarlık başyapıtı olarak korunduğunu söylemeliyiz.

Ayasofya’nı son restorasyon hikayesini sürecin kahramanlarından meslek ortamına deney aktarımı olarak başka bir gözlem ya da söyleşi formatımızda vereceğimizi şimdiden belirtelim. Bu defa Ayasofya’nın son günlerde gündeme gelen restorasyon çalışmalarıyla bizi ilgilendiren ve bazı bilmediğimiz (sadece belli uzman kişilerin bildiği ama genel anlamıyla ortaya serilemeyen hususlara…) kısa kısa değinmek istiyoruz.
Uzun sürmüş olsa da tamamlanan Ayasofya restorasyonunda buraya..
2010’un son aylarında Ayasofya’nın restorasyon çalışmaları tamamlandı ve özellikle içinde iskelenin sökülmesiyle kubbesinin bütünü mekanı kaplayan muhteşem etkisiyle izleyenlere açıldı.


17 yıldır süren restorasyon sırasında 55 metre yüksekliğindeki iskelenin (ki bu çelik yığınının 180 ton kadar olduğu söyleniyor…) ortadan kaldırılmasıyla nefis görüntü herkesi büyüledi doğrusu.
Yaklaşık 700 yaşında olduğu sanılan ve Ayasofya Kuzey kulesinde bu restorasyon çalışması sırasında bulunan Serafim (altı kanatlı melek yüzü) ziyaretçilere açılması en önemli sürprizlerden biriydi. Diğer sürpriz varlığı bilinen ama ziyarete açılmayan “vaftiz avlusunun” gün yüzüne çıkarılmasıydı.
Bilindiği gibi Ayasofya Müzesi’nde, imparator kapısının üzerinde bulunan mozaik panoda tasvir edilen Hazreti İsa’nın elindeki açık kitapta Grek harfleriyle yazılı bulunan ”Barış sizinle olsun” ifadesi dikkat çekiyor.
1600 yıllık abide yapının halihazırada hem kendisi hem de çevresinde çeşitli çalışmalar sürüyor. Belki de restorasyonun gerçek anlamda bitmesinden değil onun belirli aşamalara ulaşmasından söz etmek, sürekli bir yenilemenin devam ettiğinden bahsetmek daha doğru olur.
Ayasofya dış cephesi nasıldı?
Söylediğimiz gibi, bu “gözlem” bölümümüzde Ayasofya’nın genel anlamadaki restorasyon sürecinden ayrılıyor ve kendi özel sorularımızı sorarak bazı kapıları açmayı deniyoruz. Birinci sorumuz Ayasofya’nın dışı, dış duvarları, dış görünümü üzerine.


Eski dokusu ve sonra sıva kaplı, boyanmış Ayasofya
Ayasofya’nın son kırk elli yıllık görüntülerinde yapının kurşun kaplı kubbeleri dışındaki bölümlerinin 8-10 yıllık periyotlarla tek renk ve düz olarak ya kiremit rengine boyandığı ya da bej renkle boyandığı, bu boyanın da zaman zaman eskiyip aktığı, alttaki sıvaya ulaşıldığı görülmektedir.
Oysa tarihsel dönemlere ait gravürlere ve son olarak Osmanlı döneminde olabilen fotoğraf kayıtlarına bakıldığında özel bir tuğlası olan Ayasofya bedeninin yatay derzlerle kaplı olduğu, hatta muhtemelen tuğla ve özel harcın çıplak duruşuyla cephede bir kontrast etki bıraktığı fotoğraflardan fark edilmektedir.

Peki bu ‘değişim’ nasıl olmuş, orijinal dokusu görünen yüzey nasıl sıvanmıştır? Bir koruyucu olarak gerektiği için mi yapılmıştır mesela?
Bu konuda Ayasofya Müzesi Başkanı Haluk Dursun şunları söylüyor:
”Ayasofya’nın dış cephesinde derzin ortaya çıkartılması ve derz sonrası korumaya yönelik çalışmalar yapılıyor. Derz açılan bölümlerde izleme çalışması sürüyor. Derz açıldıktan sonra dış etkenlere karşı nasıl korunacak, herhangi bir risk oluşturacak mı, o izleniyor. Bu etap bittikten sonra estetik olarak tarihsel orijinalitesi uygun mu, otantik haline dönüştü mü, dönüşmedi mi, buna bakılacak. Bunları Ayasofya Müzesi’nin konu uzmanlarından oluşan bilimsel kurulu izliyor ve belli aralıklarla toplantılar yapıyor. Toplantılar sonucunda restorasyon çalışmaları yönlendiriliyor” diyor.

Ayasofya’nın dış cephesinin orijinal halinin ”taş ve tuğla karışımından oluşan bir duvar” olduğunu dile getiren Dursun, bu duvarın üzerine farklı zamanlarda sıva ve badana yapıldığını, bunun koruyucu amaçlı olduğunun iddia edildiğini söylüyor.
Ancak Haluk Dursun, bu konuda farklı görüşlerin de olduğunu ifade ederek, sözlerine şöyle devam ediyor:
”(Orijinal görüntüsünün, yani duvar hali yüzyıllardan bugüne geldiğine göre koruyucu olduğu) görüşü de var. Önce bu iki görüş arasındaki sonucun ortaya çıkması lazım. Derz yapılan bölümleri şu anda izliyoruz. Bir bölümü ortaya çıktı. Bu derz üzerine doğal şapkanın nasıl bir etkide bulunacağına bakıyoruz. Eğer derz olarak kalmasında binanın korunması açısından bir mahsur varsa ve ‘derz tek başına binayı koruyamayacaksa, tekrar sıva ve badana ile korumak gerekir’ görüşü hakim olursa, o andan itibaren boyanın rengi söz konusu olur.
Daha o aşamaya gelinmedi ama bugüne kadar denenen boyalar var. Biri sarı boya, biri sarı şerit ve son olarak da bugünkü kırmızı ton olmuştur. Ayasofya’nın en doğru, en iyi korunan haline dönmesi için çalışmalar ve arayışlar içindeyiz. Gönül ister ki orijinal haliyle binanın zarar görmeyeceği bir uzun dönem olsun ve biz bunu otantik haliyle meraklılarına ve sanat alemine göstermeye devam edelim.”
Bizim de değişik dönem fotoğraflarından gözlediğimiz bu durum demek oluyor ki daha bir süre tartışma konusu olacak ve sonucu hep beraber izleyeceğiz.
Diğer konumuz: Ayasofya Medresesi, İstanbul’un en büyük okuluyken…
Evet bu “gözlemimiz” içerisinde diğer sorumuzu soruyoruz. Ayasofya’nın şu an için bahçesinde geçmişte bulunan Papaz Odalar diye tabir edilip sonra Medreseye çevrilen yapı şu anda nerede? Niye yıkıldı? Yeniden yapılacak mı?

İstanbul’un fethiyle birlikte camiye çevrilen Ayasofya Kilisesi’nin hemen yanında bulunan papaz odaları medreseye dönüştürülmüşse de asıl medrese binaları Fatih Sultan Mehmet tarafından, muhtemelen Ayasofya Kütüphanesi ile aynı tarihte (1466) yaptırılmıştır.
Medresenin ilk müderrisi Fatih’in de hocası olan Molla Hüsrev’dir. Yine dönemin en önemli matematik bilginlerinden Ali Kuşçu da Fatih Sahn-ı Seman Medreseleri açılana kadar burada eğitim vermiştir. Fatih Sultan Mehmed kendi adıyla yaptırdığı cami yanındaki medreseleri faaliyete geçirince Ayasofya Medreseleri eski önemini kaybetmiştir. II. Bayezid döneminde (1481–1512) tekrar elden geçirilen medreseye bir kat daha çıkılmış ve eğitime yeniden başlanmıştır.1 Türkiye’nin en önemli sanat tarihçilerinden biri olan Prof. Dr. Semavi Eyice’nin kayıtlardan edindiği bilgiye göre medrese, 1596 yılında ciddi bir tadilat geçirerek yeniden ihya edilmiştir. Sultan II. Mahmud devrinde 1837 yılında tamir gördükten sonra, 1846-49 yılları arasında Sultan Abdülmecid tarafından İsviçreli Mimar Gaspare Fossati’nin görevlendirilmesiyle gerçekleştirilen büyük tamir ile medresenin köklü değişiklikler geçirdiği anlaşılmaktadır.
1869 yılında yapılan tespitlere göre medresede 198 talebe kalmakta ve bu haliyle İstanbul’un en kalabalık medresesi olma özelliğini göstermektedir. Şeyhülislam Hayri Efendi’nin başlattığı ve medreselerin ıslahını hedefleyen “Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye medreseleri” başlıklı düzenleme çerçevesinde tâli kısm-ı evvelin ikinci sınıfına dâhil edilmişti.
“Görüntüyü bozuyor diye onarılmadı; yıkıldı!” iddiası
1924 yılına kadar eğitim hizmetine devam eden medrese bu tarihten sonra İstanbul Belediyesi’nce öksüzler yurdu haline getirilmiştir. 1934 yılına gelindiğinde, Ayasofya Camii etrafında yapılan düzenlemeler çerçevesinde, görünümü bozduğu gerekçesiyle Antikiteler ve Müzeler Umum Müdürü Aziz Oğan’ın emriyle yıktırılmıştır. İlerleyen yıllarda kamuoyunda konuyla ilgili birçok tartışma başlamıştır. Sürüp giden münakaşalar sonucunda 1985-86 yılında medresenin molozları kaldırılarak temellerine ulaşılmış ve bu plan çerçevesinde yeniden yapılması gündeme gelmiştir.
Ancak bugüne kadar bu konuyla ilgili bir çalışma yapılmadığı gibi Ayasofya Medreseleri gündemden çoktan düşmüş ve unutulup gitmiştir. 2007 yılında basına yansıyan haberlerde Kültür Bakanlığı’nın medreseyi tekrar inşa edeceği yönünde bilgiler yayınlandıysa da konuyla ilgili henüz bir gelişme olmamıştır.” (www.ayasofya.org)

Yıkılan Medresenin yeniden yapılması için proje…
1985 yıllarında yıkılan medresenin ihyası için adımların atıldığı anlaşılıyor. Bir gazetede gayet iddialı bir şekilde “Fatih Sultan Mehmed Han tarafından İstanbul’un fethinden hemen sonra yaptırılan; İnönü döneminde “Ayasofya’nın yanında harabe görüntüsü sergiliyor” denilerek dönemin Müzeler Müdürü’nce yıktırılan Ayasofya Medresesi yeniden inşa ediliyor. Ayasofya bahçesinde bulunan medrese 1,5 yıl içinde kapılarını açacak.” denebiliyor mesela.

Söz konusu gazetenin medresenin dönemin başbakanın emriyle Antikiteler ve Müzeler Umum Müdürü Aziz Oğan tarafından yıktırıldığı yolunda da iddialar zikredilmesine rağmen “nasıl” yıkıldığından çok yıkılması gerçekliğine bakarak ve “bugün” ne yapılmakta olduğuna projektörümüzü çevirmek isteriz. Yıkılmasını ‘karanlık’ bulup eleştirip ama ‘yeniden yapılmasını’ şeffaflaştırmadan da bir yere varılamaz kanaatindeyiz.
Ayasofya Medresesi için sözü edilen ve “kurul onayından geçmiş” projeleri gerçekten merak ediyoruz. Kamuoyu ile paylaşılmamış, yayınlanmamış, müellifinin belli olmayan bu projelerin açacağımız yapıcı tartışmalar ile belki de bir bilgilenme ve etkileşim kapısını da aralayabileceğini umuyoruz. Yapılacak olan ‘aslına uygun’ Ayasofya Medresesi için hangi işlevlerin düşünüldüğü, bunlara ilişkin görüşler, projenin kapsamı, Ayasofya Müzesi ile kuracağı ilişki… hep merak konusu.
Alıntı yapılan bazı kaynaklar
www.ayasofya.org
(Yenişafak, 1/10/2010)
Samanyoluhaber.com



8 Yorum
restoratör
müslüman bir ülkede yaşıyorsak ve zamanında kilise olarak kullanılan Ayasofya bugün bakıldığında müslümanların ibadet ettiği cami niteliğine uygunsa evet gerektiği şekilde kullanılmalıdır.
demir güleç
Ayasofya gibi dünyaca ünlü ve mimarlık tarihinin önemli bir baş eseri bizim ülkemizde müze-cami tartışmasının gölgesinde kalır. Bunu anlamak mümkün değil esasında. Ortaçağ imparatorluklarına tanıklık etmiş, kubbe mimarisinin bugün en büyüklerinden birtanesi bu açıdan ülkemizde biraz üvey evlat muamelesi görmektedir. Bu nevi akıl tutulmalarını aşsak Ayasofya’nın dünya insanları tarafından gezilmesi bile büyük bir servettir ülkemiz için.
Sami Tezan
Ben Ayasofya’nın içi gibi dışının da onarılmasını, dış cephesinin özel kiremit/tuğla karışımı dokusuyla görünmesini isterim açıkçası. Şimdi daha çok dökülmüş ve tuz kusmuş boyalı yüzeye bakmak o kadar iç açıcı değil. Özel bir koruyucu ve yapı kimyasallarıyla dış cephenin su tecridi bence de sağlanır.
Yanındaki ek bina ise biraz muamma açıkçası. Önce o binanın bir röleve projesi var mı? Restitüsyonların ı görmek ve Bizans’tan beri geçirdiği evreleri izlemek isteriz hakikaten böyle bir proje çalışması yapılmışsa. Mutlaka yayına dönüşmeli. Pat diye biz buraya eski binanın aynısını yapıyoruz diye çıkılmaz herhalde. Projeleri görelim kim yaptırdıysa.
Şemsettin Sami
Sayın Hayati Binler yorumunda daha çok “1934 senesinde Resmi Gazetede neşredilmeyen bir Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile müzeye dönüştürülen mahzun mabedin ” diyerek; dincilerin işine iş, ekmeklerine her halde yağ-bal sürmek istiyor.
Bırakın 5. Mehmedin vakfiyesini, orası artık bir M Ü Z E D İ R…Bunu böyle BİLESİNİZ..!!!
vakfiye varken orası Osmanlı mülki idi; 1934 den sonrası ise CUMHURİYET MÜLKÜDÜR ve SANTA SOPHİA hiç mi hiç mahzun değildir. Sultan Ahmet camiinde ziyaretçilereden alınmak istenen paralar ve hem ibadet hem gezi durumu sizi rahatsız etmiyor mu??
Bırakın AZİZ BİLGELİK de müze olsun, ibadet etmek isteyen sultan Ahmete bir zahmet..
Burada zaten mimari ve yapılan işler konusuluyor..
Bilgi ve ilginize sayın Hayati bey; bağnazlığa yer bırakmayın lütfen..
Hayati Binler
Korunması gerekli kültür varlıklarının nasıl muhafaza edileceği ve gerekli durumlarda nasıl onarılıp restore edileceği apayrı bir uzmanlık konusudur. Aslolan, eserin devir kazanmış ve korunması gerekli hale gelmiş ekleriyle birlikte sair muhdes eklentilerden arındırılarak, eski malzeme ve tekniğiyle onarılarak gelecek kuşaklara intikalidir. Korunacak eser Ayasofya gibi bir eser olunca hassasiyetlerin daha da artması kaçınılmazdır. Metindeki ifadelerden boya-derz meselesinde malzemenin durumuna yönelik izlemelerin henüz bitip herhangi bir karar aşamasına varılmadığı anlaşılıyor. Bilahare belirli bir kanaat oluştuktan sonra oluşan onarım yöntemi düşüncesi, ilgili koruma kurulunda da onaylandıktan sonra tatbikata geçilir.
Bu eserin bizim Türkiye’de alıştığımız uzun restorasyonlardan da çok çok uzun bir onarım süresi oldu. Kamuoyu nezdinde bu uzayış muhtelif söylentilere de sebep oldu. Elbette bu söylentilerle vakit harcayacak değiliz. Gerçekten karar verilmesi muhtelif proje-araştırma vs.’ye dayalı hususlarda, ilave proje ve tetkik gerektiren konularda zaten her zaman uzamalar vuku buluyor. Aslolan gereksiz uzatmalarda bulunmamak, hele hele -varsa- siyasi vb. meseleler için eseri ve onarımını kullanmamak olmalı. Belki de klasik bir problemimiz olan ödenek yetmezliği de fazladan onarım sürecini uzatmış olabilir.
Esasen benim burada vurgulamak istediğim temel husus hukuki meseledir. Çoğu kişinin bildiği gibi Ayasofya Camii, Fatih Sultan Mehmed’in mevkufatındandır. 400 küsur sayfalık -Fatih Kanunnamesi de denilen- vakfiyesinde bu mabedin kıyamete değin cami olarak kullanılması vâkıfın iradesi olarak tecelli etmiştir. Ehlinin bileceği üzere vâkıfın iradesi “Allah’ın iradesi” sayılmaktadır. Çünkü vâkıf, vakfettiği malı Yüce Allah’a dayandırarak yer yerinde durdukça ibadullahın (Allah’ın kullarının) istifadesine sunmuştur. Günümüz hukukunda olduğu üzere; İslam Hukukuna uygun olarak hazırlanan vakıf senetleri zamanında da mahkemeden onay almış ve meşruiyet kazanmıştır. Vakfiyenamelerin meşruluğunda herhangi bir şüpheye mahal bulunmamaktadır.
Ayasofya Camiinin yer yerinde durdukça cami olarak kullanılması iradesi ortada iken 1934 senesinde Resmi Gazetede neşredilmeyen bir Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile müzeye dönüştürülen mahzun mabedin vakfiyeye aykırı olarak kullanımı maalesef halen sürdürülmektedir. Bir hukuk devleti olan Türkiye’de aslında bu mabedin bir an evvel vakfiyesindeki şart doğrultusunda cami olarak kullanılmaması için herhangi bir sebep bulunmamaktadır. Yeni bir kararname ile vakfiye şartlarına dönülmesi bir günlük bir iştir.
Sürecin uzatılması halk arasında “şuyuu vukuundan fazla” şayialara da sebep olduğu duyulmaktadır. TC Hükumetini sıkıntıya sokan herhangi bir husus var ise şeffaflık ilkesi gereğince bu durum kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Aklı başında her Türk vatandaşının Ayasofyanın camiye yeniden tahvili ile ilgili vicdan borcu bulunmaktadır. Bu itibarla; 77 yıldır mahzun duran mabedin asli hüviyetine kavuşturulması için ivedilikle hareket edilmeli ve vakfiyede yer alan beddualardan bir an evvel kurtulunmalıdır.
naci zaman
Ayasofya’nın duvarları bence de soyulmalı ve asıl o güzelim dokulu duvarı ortaya çıkarılmalı.
Diğer medrese binasının konusu biraz bence tartışmalı. Spekülasyon gibi geldi bana hatta. Zor iş. Ayasofya’nın yanına eskiden burada şu vardı diye yeniden yoktan bir bina çıkmak zor iş. Bakalım yaşayıp göreceğiz.
SEMİH CAN GÜRTAN
sayın mimdap gözlemcisi, benim için aktardığınız ayasofya sürecinde mühim olan gelişme yıkılmış eski bir yapının canlandırılmasına ilişkin proje hazırlığı. bence bu projeler kiminse ve hangi kurul buna onay vermişse açıklanmalı. şu cihetten önemli bence bu, genel olarak karşılaşmadığımız bir yöntemdir yoktan var etmek bizde. örneği yok denecek kadar az bir kamu yapısını yeniden canlandırmak. bu yüzden de o projeleri görmeliyiz.
umur güney
Ayasofya bizde daima bir gerilimle beraber anılan sürekli camiye dönüştürme isteklerinin olduğu bir konudur ve sanki bir grup bu mekanın müze olmasını fazla istemez bugünkü durumu da hazmetmez. Dolayısıyla Ayasofya’nın duvarındaki sıvaya gelinceye kadar önce halledilmesi gereken böyle stresli konular vardır. Benim dikkat ettiğim o dış cephenin akıntılarla dolu bir renginin oluşu, boyandıktan kısa süre sonra boyanın bozulması olmuştur şimdiye kadar. Geçmişte bu cepheler sıvalı değilde kendi özel tuğlası ve derziyle dış koşullara karşı yalıtımlı duruyor ise belli bir tarihte ne için sıva yapılmıştır o zaman? Eğer orijina değilse sökülmeli elbette ve altı iyice temizlenmeli, derzleri ise yeni usullerle tamir edilip nefes alan fakat içeriye su geçirmeyen bir şekilde onarılmalıdır.
Saygılar