SYK tartışmaları 3 – Ekoloji ve Kentsel Mücadele (15 Aralık 2012)

21 Dakika Okuma Süresi

Sosyalist Yeniden Kuruluş tartışmaları devam ediyor. İstanbul 2. Bölge 15 Aralık Cumartesi günü saat 13.00’te Divriği Kültür Derneği’nde “Ekoloji ve Kentsel Mücadele” başlıkları tartışılacak. Tartışmalar için hazırlanan çerçeve metinleri aşağıda bulabilirsiniz. Adres: Divriği Kültür Derneği; Suriye Pasajı kat:2 Tünel / Beyoğlu

DOĞANIN VE EMEĞİN SÖMÜRÜSÜNE KARŞI EKOLOjİ MÜCADELELERİ

1- İnsanlık, ekolojik kriz nedeniyle yok oluş tehlikesi ile karşı karşıya. Kapitalizmin “üretim için üretim” ile “tüketim için tüketim” mantığı doğal varlıkların talanına yol açıyor. Kapitalist ekonomik kriz ekolojik kriz iç içe geçerek bir uygarlık krizine dönüşürken, dünyada ve Türkiye’de ekoloji mücadeleleri, yeni dönem sınıf hareketinin

inşasında anlamlı bir toplumsal muhalefet dinamiği olarak şekilleniyor.

2- Ekolojik sorunları, dar anlamda bir teknoloji sorununa indirgeyen, siyasal ve toplumsal iktidarla bağını kurmayan, piyasa mekanizması içinde çözüm üretmeye çalışan akımların krize çözüm üretmek noktasında çaresiz kaldıkları görülüyor. Bugün “çevrecilik” adı altında bir sektör haline gelen bu akımların hükümet ve şirketlerin, bir halka ilişkiler birimi haline geldikleri daha net görülüyor. Bu akımlar “sürdürülebilir kalkınma” söylemi üzerinden ekolojik sorunu kapitalizmin sürdürülebilirliği sorununa indirgiyorlar.

3- Ekolojik krize antikapitalist bir çerçeveden yaklaşan toplumsal ve politik hareketlerin deneyim ve mücadelelerinin sosyalist yeniden kuruluş sürecine taşınması temel hedeflerimizden biridir. Sınıf mücadelesinin yeni görünümlerinden biri olarak belirginleşen ekoloji mücadeleleri ile sosyalist hareketin buluşması, dar bir ittifak zeminine sıkıştırılamaz. Sosyalist yeniden kuruluş, ekolojik sorunlara yaklaşım ile mücadele taktik ve stratejilerini, programatik yönelimlerinin bütün boyutlarında gözettiği bir yapı taşı olarak kabul etmelidir. Bu, aynı zamanda reel sosyalizm pratiklerinin ekolojik eleştirisidir.

4- Ortadoğu’da, Kafkasya’da ve Orta Asya’da, petrol, maden ve su kaynaklarının kontrol altına alınması için yaratılan savaşlar, nükleer silahlanmanın boyutu bölgemizde de ciddi bir risk oluşturmaya başlamıştır. Sosyalistlerin ekoloji merkezli hareketlerle dayanışması ve mücadele etmesi barış ve demokrasi mücadelesi kadar önemli bir sorumluluktur.

5- Doğaya uyum doğrultusunda, ekolojik dengeyi ve gelecek kuşakların haklarını gözeten, doğayı koruyan, insan merkezli olmayan politikaların oluşması gerekmektedir. Ekolojik süreç bilgisinin yaygınlaşması ve politikaların merkezine alınması için çalışmak, insan yararına olduğu düşünülen ama insanı ve doğayı olumsuz etkileyen tüm uygulamaları reddetmek gerekmektedir.

6- Kapitalizmin ortaya çıkışından günümüze kadar enerji ihtiyacı çok büyük oranda fosil yakıtlardan (petrol, kömür) karşılandı. Bu enerji kaynaklarının yoğun kullanımı biyosferik dengede onarılmaz hasarlara yol açtı. Küresel çapta büyük bir hızla değişen iklim rejimi, milyonlarca yılda oluşan ekosistemleri ve binlerce yıldır coğrafi koşullar çerçevesinde şekillenen uygarlığı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştır.
Atmosferdeki yüksek düzey karbondioksit aşırı kurak ya da aşırı yağışlı hava koşullarına neden olabilecek istikrarsız iklim değişimlerine yol açarak türlerin yok olmasına neden olmakta ve bu da bu türlere dayalı ekosistemlerin çökmesine ya da ağır şekilde hasar görmesine neden olmaktadır.
İnsanların ve diğer canlıların üzerinde yaşayacakları bir dünyanın var olmaya devam edebilmesi küresel iklim değişikliğinin önlenmesine bağlıdır.
Kuraklık, susuzluk, tarımsal üretimin düşüşü, nehir ve göllerde kurumalar, orman yangınları ve sıcak dalgaları iklim değişikliğinin ülkemizde yaşanan ve giderek şiddetlenen etkileridir.

7- İklim değişikliği etkilerini öncelikle yoksul ülkeler, yoksul kesimler, bitki ve hayvan türleri üzerinde göstermektedir. Fosil yakıt kullanan ekonomiden doğa ile uyumlu ekonomiye geçilmesi için, kömür ve doğalgaza dayalı enerji, petrole dayalı ulaşım ve sanayi politikalarından vazgeçilmesi gerekmektedir.

8- Ekonominin doğa ile uyumlu ilkeler doğrultusunda yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Çok uluslu şirketlerin neden olduğu ekolojik tahribatın envanterinin çıkarılması ve onlara ödetilmesi perspektifine sahip olmak gerekmektedir. “Çevreci”lerin yaptığı gibi sadece parasal olarak ödetme politikası yeterli değildir.

9- Doğayla uyum içerisinde yaşama olanağına sahip insan yerleşimleri olarak, (ilkelliğin korunması anlamında değil, çevre yıkıcı teknoloji ve ürünlerin köylere sokulmaması anlamında) köylerin ve köy yaşamının korunması önemlidir. Dünyada ve Türkiye’de köyler göç yolu ile yok edilmektedir. Köylüler kendi topraklarında işçi haline getirilmekte, önce “endüstri”leşme adı altında ürünleri üzerinden bağımlı hale getirilip daha sonra toprakları borçları karşılığı aldıkları kredilerini ödeyemediklerinde ellerinden alınıp işçileştirilip, aç kaldıklarında da zorunlu göç ettirilmektedirler. Köylülerin, yönetsel olarak kolektif köy meclislerini oluşturmaları, kooperatifler halinde örgütlenip bir arada durmaları, bilinçlenmelerini sağlamak ve bu yok etmeye karşı mücadele vermeleri için çalışmak, çalışmalarına destek olmak gerekmektedir.

10- Tarımdaki kapitalistleşme süreci birkaç yönde tahribat yaratmaktadır. Öncelikle şirket tarımına geçilmesi, insanlığın binlerce yıllık deneyimleri çerçevesinde şekillenen geleneksel tarım üretimini yok etmektedir. Tarımın tek elde toplanmasına, ürünlerin gen çeşitliliğinin kaybolmasına, tarımla geçinen önemli bir nüfus kitlesinin boşa düşmesine ve büyük kentlerin varoşlarında işsizlik ve yoksullukla boğuşmasına neden olmaktadır. Bu durum insan ile doğa arasındaki madde alışverişini yok ederek toprağın verimsizleşmesine yani insan ile doğa arasındaki metabolik ilişkinin yok olmasına neden olmuştur.
Şirket tarımı, birim zaman ve mekandan daha fazla ürün elde etme saplantısı içerisinde olduğundan, verimliliği sağlamak için gittikçe artan oranda yapay gübre ve genetiğiyle oynanmış tohumlar kullanılmasının yolunu açmıştır. Bu durum toprağın ve yer altı sularının büyük oranda zehirlenmesine, gen zenginliğinin azalmasına, insan sağlığında büyük tahribatlara neden olmaktadır.
Endüstriyel tarım yerine ekolojik tarım ve hayvancılık, tohumculuk ve ormancılık alanlarında, havza bazında geniş toprak parçalarında, küçük ölçekli arazileri birleştiren kooperatif tipi ortaklık yapıları ve üretici sendikalarıyla, üniversiteler, meslek kuruluşları ve kamu kuruluşları arasında eğitim ve uygulama projelerinin geliştirilmesini desteklemek gerekir. Bu amaçla bölgesel düzeyde kurumsal yapıların oluşturulması için çaba gösterilmelidir.
Toprağın korunması ve doğal dengelerin bozulmasını engellemek için kimyasal gübre ve tarımsal ilaçların kullanımın kaldırılmasını, sulamanın çoraklaşmaya yol açmamak üzere yerel koşullara uygun, kontrollü, sınırlı ve uygun tekniklerle yapılmasını, tarımsal alanlar ile doğal bir bütünlüğü olan sayısız canlıya ev sahipliği yapan sulak alanların korumasını sağlayan politikaları savunmak gerekir.

11- Orman varlığının korunmasına özen göstermek, ormancılığın geliştirilmesini teşvik etmek gerekmektedir. Bu amaçla orman sınırlarının daraltılmasına ve orman arazilerine verilen endüstriyel yatırımlara ilişkin tahsislere karşı çıkıp, orman köylülerinin durumlarının iyileştirmesi için çaba göstermek gerekmektedir.

12- Kent yaşamında yaşayanların doğrudan söz sahibi olduğu araçların geliştirilmesini ve sokaklarına, ağaçlarına, yeşil alanlarına beton yığınları diken, otomobil ve petrol şirketlerine hizmet eden, belediye yönetimlerinin karşısında, kentlerde yaşayanların söz ve karar sahibi olmalarını savunmak gerekir.

13- Endüstriyel anlamda üretilen enerji bugün insanların temel ihtiyaçlarına yanıt vermekten çok, tüketim toplumunun sonu gelmeyen, yaratılmış gereksinmelerine (ve üretilen israfa) yanıt veren bir araç olarak kullanılmaktadır. Esas olan daha az enerjiyle daha çok iş yapabilmektir. Sınırlı enerji kaynaklarının adaletsiz paylaşımı ve emperyalist ülkelerin daha çok enerji tüketme hırsları dünyada enerji savaşlarına neden olmakta ve bu nedenle binlerce insan hayatını kaybetmektedir. Yine sınırlı ve belli güç odaklarının kontrolünde olan bu enerji kaynakları ülkeler arası tehdit unsuru olarak da kullanılmaktadır. Bu nedenle, sosyalistler sınırlı kaynaklardan sınırsız kaynaklara, (israfçı) tüketimden tasarrufa, tekellerin ürettiği ve kontrol ettiği enerji yerine bireyler ve kooperatiflerin kontrolünde (=toplumun denetimi altında) olan enerji üretimine geçişi kendine hedef olarak belirlemelidirler.

15- Su sorunu ayrı ayrı parçalardan oluşan bir sorun değildir. Tersine sorun iklim değişimi, besin üretimi, endüstrileşme, kentleşme, ekonomik büyüme ve sömürü, nüfus artışı, ormansızlaşma, enerji üretiminin ve büyük sulama projelerinin büyük barajlar eli ile yapılması, endüstriyel tarım, sürdürülemez ve doğa (ve tarih) karşıtı boyutları olan bir sorundur.
Suyun ekonomik bir kaynak olarak kullanımı ve ticari bir metaya dönüşümü sonucu kıtlaştırılan bir doğal zenginlik olduğuna, su kıtlığı, su krizi gibi kavramların da işaret ettiği kıtlığın suyun kendisinden değil, onu ekonomik bir kazanca dönüştüren şirket küreselleşmesinden, kapitalist ekonomiden, sürdürülemez (yani sürdürüldüğünde çevre ve bağlı olan insan yokedici) endüstrileşmeden, ekonomik büyüme mantığından, toprağı kullanan değil onu sömürgeleştiren endüstriyel tarımdan kaynaklandığını vurgulamak gerekir.

16- Sanayileşmenin, yerel ve bölgesel savaşların, emperyalizmin ekonomik yağmacılığının, afetlerin, asit yağmurlarının ve nükleer kazaların sonucu olarak ve ekolojik dengenin bozulmasının etkisiyle gıda güvenliği önemli bir sorun haline gelmiştir. Gıda güvenliği standartlarına uygun inorganik gübre artıkları, ilaç ve hormon kalıntıları, kalıcı organik kirleticilerin tüm işlenmiş ürünlerde standart arama içerisinde yer almalıdır.

17- Genetiği değiştirilmiş organizmaların gıda üretiminde kullanılmasına karşı çıkılmalıdır. Tüm gıda ürünlerinin bunlardan arındırılmasının güvence altına alınması için mücadele edilmelidir.
17- İnsanların yaşam alanlarını diğer türlerin aleyhine genişletmesine karşı çıkmak gerekmektedir. Kentlerde hayatı paylaştığımız hayvanların da insanlarla birlikte yaşamalarına, sokaklarda özgürce dolaşmalarına destek olunmalıdır.
Tıpkı evsiz insanlar gibi, sokakta yaşayan hayvanların da devlet ve yerel yönetimler kanalı ile yaşamlarını sürdürecek ortamın, koşulların oluşturulması gerekir. Türkiye’de ve dünyanın pek çok yerinde (özellikle A.B.D.’de) bunun yerine sokak hayvanları itlaf edilmektedir. Barınaklarda yüzlerce hayvanı kafeslerin içinde yaşamaya zorlamak insanlık suçudur.
Hayvanların deney konusu olamayacağını savunup, hayvanların kürkleri için yetiştirilmelerine ve avlanmalarına, Petshop’lar kanalı ile ticaret konusu olmalarına, sportif avcılığa ve türlerinin sona ermesine yol açacak bir kıyıma tabi tutulmalarına, esir alınmalarına ve esaret altında yaşatılmalarına, ticari amaçlı çiftleştirilmelerine, kendi rızaları olmadan gösteri konusu olmalarına ve hangi nedenle olursa olsun kötü muamaleye uğramalarına karşı çıkılmalıdır.
Mevcut yasadışı hayvan ticaretini önlemeyi ve türlerin korunmasını içeren uluslararası anlaşmalara uyulmasını ve mevcut evcil hayvan satış yerlerinin kaldırılması için mücadele edilmelidir.
Hayvanlar da insanlar gibi etik ve hukuki bir öznedir, kendileri adına dava açılabilmeli ve hukuki yargılamaya müdahil olabilmelidir. Dünyada bunun yapılabildiği ülkeler vardır ve Türkiye’de de yasalaşması için mücadele etmek bir borçtur.
Hayvanların “insanlık için” deneylerde kullanılmasına karşı çıkılmalı, insanların, bilinçleri ile deneylere katkı sağlayabilecekleri savunulmalıdır. Tıpta ilerleme adına binlerce hayvana işkence ederek öldürmeye gerek yoktur ve bu uygulama suç kapsamına alınmalıdır.

MEKAN MÜCADELELERİ ÜZERİNE ÇERÇEVE METİN:

1.İnsanlar mekan üzerinde yaşarlar, gündelik hayatlarını düzenlerken mekanı da kendi arzularına göre düzenlerler ve mekanın ihtiyaçlarına ve olanaklarına göre üretim sistemlerini biçimlerler. İnsanlık tarihinde feodalizmden kapitalizme geçiş ile birlikte üretim ilişkilerinin değişimine paralel olarak üretim mekanlarında da köklü bir değişim yaşanmıştır. Kentler, üretim ilişkilerinin mekansal organizasyonunun merkezi haline gelmiş; mekan kapitalizm tarafından metalaştırmıştır. Kapitalizmin sürekliliği de anti kapitalist mücadele de son derece mekansal bir konudur.

2.Sermaye birikimi, eşitsiz coğrafi düzeneklerin doğmasına neden olur. Kent ve .kır arasındaki hiyerarşi, emperyalizm, alt-emperyalizmin ve sömürgelerin coğrafyalarını da dünya çeperinde oluşturacaktır. Sermaye birikimi için kapitalistlerin ihtiyaç duyacağı su, petrol veya altın gibi “kaynaklar” veya çeşitli gıda malları (kahve, çay plantasyonları) üretmek için ekolojiyi ve ucuz iş gücü ihtiyacı için toplumsal ilişkileri bozup, kendi ihtiyacına göre yeniden şekillendirir.

3.Sermaye birikim süreçleri, mekansal krizleri ve çözümleri içerir. Mekan da sermaye gibi bir toplumsal ilişkiyi tarifler. Kapitalistler ve onunla içsel bağımlılığı olan devlet müdahaleleri mekanı değiştirmek açısından etkin ve hiyerarşik bir rol üstlenirler. Sürekli olarak yeni mekanlar üretirler. Yeni ulaştırma ve iletişim sistemleri ile kentler yayıldığı gibi, hinterlandı (çevresi) üzerindeki etki gücü artar ve oradaki tüm kaynakları sermayeyi merkezde biriktirecek şekilde tüketir. Bir yandan üretimin hızındaki artış, verimlilik çabası ile birleşerek muazzam miktarda metanın pazara çıkmasına yol açarken diğer yandan bu gelişmeler büyük bir sefalet biriktirir. Sınırsız ve denetimsiz piyasa açma çabası, ekolojiyi ve özellikle tarımsal alanları, yok ederek ya endüstriyel yapının içine katmakta ve yeniden biçimlendirmekte ya da kentin çeperlerinde gelişen konut ve ticaret alanlarına katarak inşaat sektörü ile içiçe mekan üretmektedir. Sadece kent çevresinde değil kentin içinde sanayinin “ucuz kira ve bol kaynak (emek, su, gibi)” arayışı ile terkettiği bölgelerin yeniden inşasında da benzer süreçler yaşanmaktadır. Bu süreçler ilkel birikimin devamını ve mülksüzleştirme yoluyla birikimin önemli örnekleridir. Aynı zamanda bu işçileşme baskıları, direniş ve mücadele deneyimlerinin, işçi sınıfının kendi mekanlarını üretme dinamiklerinin de örnekleriyle doludur. İşçi sınıfının mekanlarını metalaştırma ve dağıtmaya dönük sermaye ve devletten gelen baskılar karşısında mahalle direnişleri, kent hakkı ortaya çıkar. İşçi sınıfını örgütleme iddiasındaki partinin de son derece sınıfsal nitelikleri bulunan bu mücadeleyi örgütleme ve kendiliğinden oluşan direnişlerle dayanışmasının hangi çizgilerle, nasıl bir perspektifle olacağı sorusu önümüzde durmaktadır.

4.Kapitalistler, yeni mekan ürettikçe, sermaye boyundurukları altındaki ilişkileri de üretirler. Kapitalizm, güvenlikli kapalı siteler ve AVM’ler yoluyla yaşamın her alanında, ataerkil tahakkümle içiçe geçmiş piyasa temelinde yeniden şekillenen toplumsal ilişkileri inşa ederler. Bu mekanlar, belirli bir ideolojinin de taşıyıcısı olarak şekillendirilmişlerdir. İnsanların arzu ve korkularını beslerler. Rıza ve içsel bir şiddet üretirler. İşçilerin kan ve terleri ile kurulan AVM’lerin parıldayan isimleri daha fazla karşımıza çıktıkça, hapisanelerin de artması tesadüf olmasa gerek. Özel alan ve kamusal alan ayrımı, insanlar arası ilişkilerin sadece para aracılığıyla sağlanması, işsizlerin parasız oldukları için kendilerini değersiz hissetmeleri ve toplumsal ilişkilerde başarısız kabul edilmeleri, insanların genel olarak yalnızlaşmaları ve buna bağlı yeni sektörlerin doğması, güzellik-annelik-çocuk-bakım-ev tekstil endüstrilerinin ve güvenlik sektörünün artan oranlı birikimi; büyük emekgücü gereksinimi duyan inşaat sektörü aracılığıyla üretilen yeni mekanların yaşam tarzı ile kurulur. Her mekan üretimi aynı zamanda bir toplumsal inşa ise örgütlenmenin giderek zorlaştığı mekanlarda işçi sınıfı partisinin praksisinin de buna uygun nasıl örgütleneceği önemli sorular arasındadır.

5.Kapitalizmin kendisini yeniden ürettiği bu süreç mikro ölçeklerden makro ölçeklere kadar her ölçekte ırk, sınıf, cinsiyet ilişkileri ile içiçe üretilir. Serbest bölgeler, organize sanayi bölgeleri, küçük sanayi sitelerinden ve merdiven altı atölyelerden içinde hastanesi ve konutları da olan büyük üretim tesislerine kadar üretim mekanları çeşitlenirken, kara, deniz ve kavayolu sistemi de bu çeşitliliğe ve yaygınlığa uyum sağlayacak şekilde devlet tarafından düzenlenir. Üretimin artan hızına ayak uydurabilecek bir kapasiteyi içinde barındıran ulaşım sistemini iletişim sistemleri izler. Bu süreçler kamu aracılığıyla büyük ölçüde işçi sınıfından sermayeye bir kaynak aktarımını gerektirir. İşçi sınıfı, en geniş anlamda mühendis, mimar ve doktordan gişe görevlisine, kuaför veya raspa işçisine kadar hem daha da uzmanlaşmış sertifika eğitimleri alarak becerilerini pazarlar hem de giderek vasfı para etmediği ve teknolojik gelişmelerle ihtiyaç duyulan vasıflar değiştiği için üretim sistemi için vasıfsızlaştırılır. Üretim sistemi esnek zaman, mekan ve işler üzerine kuruludur ve son derece cinsiyetlidir. Üretim ilişkilerinin toplumsal hiyerarşisi, yekpare bir işçi sınıfı yaratmaz. Sermayedarların kontrol gücünü arttıran ırk, etnisite ve cinsiyet temelli ayrımları da içinde bulundurur. Yeni yasalarla da bu süreç derinleşmektedir. Esnekleşme, gelir ve gelecek güvencesizliğini beraberinde içsel olarak getirir. İşçiler, mülk edinmeyi bu güvencesizleşme nedeniyle amaçlar. Ücretlerinin sürekliliğinden emin olmayan işçilerin kiralarını ödeyememe endişesini inşaat sektörü kullanır; kentin giderek dışına döğru genişleyen alanlarda “yaşam ve konut merkezleri” yaratır. Böylelikle kent içinde çöküntü alanlarında yaşayanlar ile kent dışında güvenlikli sitelerde barınanların sınıf içi ayrımı maddi bir temele (işleri ve mesleklerine) de tekabül eder. Böylelikle dereceleri farklı olsa da aynı güvencesizlik altında yaşadıkları halde birbirlerine karşı korku besleyen işçi sınıfının bir arada örgütlenmesi zorlaşır. Çöküntü alanlarında roman ve kürtlerin ağırlıklı olarak yaşaması ve suçla ilişkilendirilmeleri; kısmen de alevilerin ve ermenilerin yaşam alanlarının ayrışması kent içi muhalefet dinamiklerinde kimlik dolayımını pekiştirir. Kimlik siyasetinin önünü açar. Partinin bu tür muhalefet dinamiklerindeki kimlik sorunsalı karşısındaki tutumu, yıllardır pek çok politik örgütün farklı yaklaştığı konular arasındadır ve yeni bir parti inşasında önemli sorular arasında bulunmaktadır.

6.Kapitalizm için ne mekanın tarihsel üretim ve kullanımı, ne de temsil ettiği sosyal değerlerin tek başına bir önemi vardır. Bunlar, ancak söz konusu mekanın değişim değerine katkıda bulundukları ölçüde önemlidir. İçinde ermeni olmayan ermeni mimarisi, içinde roman işçiler çalışan roman geceleri örgütlenerek, inşa edilen gösterilerle kentin ya da semtlerin piyasası kurulur. Kültür endüstrisi yoluyla kentlerin tarihsel ve kültürel değerleri/mirasları kentsel ranta tahvil edilir; edildiği sürece sürdürülür. Bu süreç belediyelerin “marka değerlerini” arttrmak yoluyla sosyal belediyelerin yerine özel sektör-kamu işbirliği pratiğini de güçlendirir. Türkiye’de bu süreç neo-liberal muhafazakâr temelde şekillenmektedir. Bu nedenle Türkiye sermayesinin motivasyonuna da güç katacak şekilde Osmanlı dönemini önplana çıkarmaktadır.

7.Kapitalizm ekolojik sınırlarına dayanmıştır ve mekanı sürekli yeniden üreterek kendini yenileyememektedir. Bu nedenle afetler daha sıklıkla karşımıza çıkan olgulardır. Ancak kapitalistler afetleri de ranta konu etmektedirler. İnsanların afet korkusunu bile kullanarak yeniden inşa yoluyla rant elde etmek kapitalizm için meşrudur. Bir yandan doğayı tahrip edip, bir yandan yine rant uğruna kentlerin plansız gelişimine göz yumarak doğal afetlerin sonuçlarını kat be kat ağırlaştıran yine kapitalizmin kendisidir. İktidarlar her daim kent mekanının her köşesini metalaştırarak sermaye için verimli hale getirmek için seferber olur. İnşaat sektörü, sermaye tarafından Türkiye ekonomisinin lokomotif sektörü olarak değerlendirildiği için, inşaat sektörünün işini kolaylaştıracak, mekan üzerinden rantı hukuksal olarak meşru kılacak her türlü düzenlemenin önü açılır. Bu düzenlemelerde, kentleri sermayeye açacak yeni imar planlarının hazırlanması, Afet Yasası ve benzeri yasa ve yönetmeliklerle kentler üzerindeki tahakküme karşı çıkmanın her türlü olanağının önünün kesilmesi söz konusudur. Mekan üzerindeki her türlü tahayyül ve denetim mekanizmaları tek elde toplanarak, sermayenin isteği doğrultusunda inşaat sektöründe bir yandan tekelleşme, bir yandan da güvencesizleşme ve işsizleşme gerçekleşir. Bu anlamda deprem, sel gibi doğal afetlere karşı önlem almak amacıyla kentsel dönüşüm gerçekleştirmek aslında insan hayatı için değil yeni bir kar alanı yaratmak için önemli hale gelir.

8.Kent hakkı, kent kaynaklarına ulaşma bireysel özgürlüğünden çok öte bir şeydir: Kenti değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Bu anlamda kent mekanlarına dair her türlü kararı, ancak ve ancak o kentte yaşayanlar verir. Toplumun öz yeterliliğini esas alan, sorunların çözümünde geliştirilecek yöntemler için, yereli güçlendirme, halkı söz ve karar sahibi kılma felsefesiyle hareket eden, halkın karar süreçlerine dâhil olması için demokratik katılımcılığı savunan ve tüm yerel birimlerde meclis sistemini esas alan bir yönetim anlayışı ile sermayenin mekanına karşı emeğin mekanı oluşturulabilir.

9.Oluşturulacak mekan politikalarında anti-kapitalist mücadele perspektifi için sermayenin mekansal tercihleri ile bölgelerde meydana gelen işsizlik-işçilik süreçlerinin, militarizmin ve ucuz emek-gücü uygulamalarının coğrafi yansımalarını dikkate alan bir politikanın yapılandırılması üzerine tartışılması, tepkisel eylemler yerine emeğin kendi gündemini yaratan eylemliliklerin oluşumunu mümkün kılabilir. Aynı zamanda göçmenler, kağıtsızlar üzerine nasıl bir politika üretilebileceği sorusunu da beraberinde getirir.

10.Yerel seçimler dolayısıyla hızla politika geliştirerek yeni bir söylemle gerçekliğe temas eden taleplerin nasıl inşa edileceği sorusu önümüzde durmaktadır. Bu bağlamda demokratik özerkliği gören bir mekansal politikanın sınıf politikası ile nasıl yürüyebileceği de tartışılmalıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir