Yaşanılabilir evler var ve hiçbiri bizim için değil

7 Dakika Okuma Süresi

Kimin kenti ve kimin evi sorularına verilecek gerçek yanıt sokakta, mahallede ve emek cephesinde verilen kavgada gizli. Hatta gizli değil. Madrid sokaklarını ateşe veren konut krizinden, İlker Mahallesi’nde hala diri olan kent mücadelesine halkın aradığı barınma hakkı apaçık gözler önünde. Bu yüzden bütün bu tartışmalar dernek ofisinden çıkıp toplumsallaşabildiği ölçüde kentlerin köşe başlarında karşılık bulabilir.

Yaşanılabilir evler var ve hiçbiri bizim için değil

Etki Can Bolatcan

Barınma bir insan hakkı, hatta ilkokulda öğretilen temel insan haklarından biri. Ancak günümüz dünyasında bir temel hak olmayı geçin Madrid’de 70 yıldır yaşadığı evin kirasını ödeyemediği için evinden atılan 87 yaşındaki kadından Maltepe’de evinde otururken çöken binaya hayatını kaybeden yurttaşlara kadar toplumun hayallerinde yer edinemeyen bir “hak”. Gelecek ve Dayanışma İçin Mimarlar kolektifi bu hak tartışmaların etrafında buluştu.

Türkiye’de ve dünyada özellikle son 25 yılda inşa edilen milyonlarca metrekarelik beton yığınına rağmen derinleşen kriz, meselenin hiçbir zaman sadece “yapı açığı” olmadığını, sermayenin kentsel rant hırsıyla metalaştırdığı, bölüşüm mekanizmalarının ve mülkiyet rejiminin halkın aleyhine işlediği politik bir gasp alanı olduğunu her gün yeniden kanıtlıyor. Dünya Mimarlık Günü haftasında Ankara’da, Mimarlar Derneği 1927 çatısı altında bir araya gelen mimarlar, araştırmacılar, kent hakkı savunucuları ve kent sakinleri işte bu çelişkiyi masaya yatırmak üzere “Kimin Kenti? Kimin Evi?” etkinliğinde buluştu.

Gelecek ve Dayanışma İçin Mimarlar Kolektifi tarafından düzenlenen ve Bülent Batuman’ın moderatörlüğünde gerçekleşen forum Ayrancım Derneği, Başka Bir Mimarlık İnisiyatifi, Herkes İçin Mimarlık, Mimarlıkta Rahatsız Edici Sorular, Poçolana Works ve Roof Coliving gibi eleştirel mimarlık pratiğinin farklı kolektiflerini aynı masada buluşturdu. Kentlerin kimin için dönüştürüldüğünü, konutun kimin sermaye transferine kurban edildiğini ve bu yıkım sarmalından kolektif üretim, müşterekler ve kooperatifleşme gibi radikal alternatiflerle nasıl çıkılabileceğini tartışmaya açan buluşma; mesleki bir iç dökmenin çok ötesine geçerek barınma mücadelesinin acil, sınıfsal ve politik koordinatlarını çizdi.

KONUT KİM İÇİN?

Forumun ilk oturumu, meslek alanının sınırlarını aşarak krizin tam da bu sınıfsal ve politik fay hattına değindi. Kürsüye çıkan farklı inisiyatiflerin ortaya koyduğu tablo, barınmanın artık bir “erişim” meselesi olmaktan çıktığını, neoliberal rejimin ezilenleri kent dışına süpürme operasyonuna dönüştüğünü gösterdi.

Barınmaya erişim, konut pahalılığı ve mekansal adalet üzerine başlayan ilk tartışma turunda Bülent Batuman’ın sunumu konuyu en temel sorulardan aktüel örneklere taşıyarak başladı. Bülent Batuman, “Berlin’de Die Linke’nin konut referandumu üzerinden kazandığı seçimler, New York’ta Mamdani’nin kira kontrolü vaatleri ya da İspanya’da 87 yaşındaki bir kadının tahliyesiyle başlayıp sokağa taşan politizasyon süreçleri ortada. Türkiye’de ise konut belki politik gerilimin odağında doğrudan yer almıyor gibi görünse de yerel seçim sonuçlarında kentlerdeki çatışmaların belirleyici olduğunu biliyoruz” diyerek topu diğer katılımcılara attı.

Roof Coliving kolektifinden İzel Büyükgöze ise barınma hakkının insanların ve özellikle gençlerin gözünde nasıl imkansıza dönüştüğüne dikkat çekerek, “Gençlik deneyiminde artık ev sahibi olma hayali bütünüyle ortadan kalktı, güvencesiz ve sonsuz bir kiracılık sarmalı var. Birlikte yaşamak bir tercihten ziyade ekonomik zorunluluk hâline geldi. İnşaat sektörü bir sermaye birikim aracına dönüştükçe kamusal alanları ve dayanışmayı yeniden tarif etmek kaçınılmaz oluyor” ifadelerini kullandı.

Etkinliğin ikinci turu ise Türkiye’deki kent mücadelesinin en tecrübeli olduğu kent sorunu kentsel dönüşüm tartışmaları ekseninde şekillendi. Mimarlıkta Rahatsız Edici Sorular kolektifinden Berk Bulut, bugün mimarlık mesleğinin sınıf mücadelesinin dışında olmadığını vurgulayarak, “Mimarın kendisi proleterleşirken ürettiği mimari dil kentsel dönüşümü pazarlayan bir vitrine dönüşüyor. Fikirtepe veya Ankara’daki Merkez Ankara projelerine baktığınızda, mimarlık bürolarının web sitelerinde dönüşümün nasıl bir “konforlu yaşam” ve “pazarlama nesnesi” olarak sunulduğunu görüyorsunuz. Mimarlık kendi suç ortaklığını sorgulamak zorunda” şeklinde konuştu.

ÇÖZÜM MEVCUT MÜLKİYET REJİNİNE DOKUNMALI

Herkes İçin Mimarlık kolektifi adına söz alan katılımcılar ise “Kentsel dönüşüm Türkiye’de kamusal ve planlı bir yenilenme olarak değil, tamamen parsel ve bina ölçeğinde rant odaklı bir faaliyet olarak yürütüldü” diyerek konut politikalarındaki neoliberal yönelime dikkat çekti. Katılımcılar konuşmada “Dönüşümün finansmanı kamu kaynakları yerine tamamen müteahhit kârına ve rant transferine bağlandığı için ortaya çıkan yapılar kentin kimliğiyle uyuşmayan, sosyal altyapıdan yoksun alanlar oldu” ifadelerini kullandı.

Etkinliğin üçüncü ayağı kolektif üretim, müşterekler ve alternatif barınma modelleri üzerineydi. Bu turda söz alan Herkes İçin Mimarlık’tan Utku Kan, “Afet sonrasında kent planlama yetkilerinin tek bir büyük şirkete devredildiğini gördük. Mimarlık ortamı yıldız mimarlar ve büyük ofisler üzerinden şekillenirken katılımcı yöntemler marjinalleştiriliyor. Katılımcılık sadece tasarım aşamasında değil, inşa ve bakım süreçlerinde de örgütlenmeli” derken Mimarlıkta Rahatsız Edici Sorular ekibinden Berk Bulut ve Nihal Evirgen konuyu, “Alternatifleri tartışırken kavramların içinin boşaltılması tehlikesine dikkat çekmek gerek. Venedik Bienali gibi uluslararası vitrinlerde sergilenen kolektif pratikler çoğu zaman politik bağlamından koparılıp estetik bir nesneye dönüştürülüyor. Müşterekler ve işgal evleri gibi kavramlar radikal siyasetten yalıtıldığında birer nefes alma alanına indirgeniyor. Kolektif üretim sadece mekanı değil, o mekanı üretecek öznelerin geçimini ve sürekliliğini de sağlamak zorunda. “Alternatif” kelimesine mesafeli yaklaşmalıyız, çünkü mevcut mülkiyet rejimine dokunmadan üretilen alternatifler palyatif kalıyor. Kamulaştırmayı, birden fazla konutu olandan kademeli vergi alınmasını ve konut hakkının anayasal yaptırımlarla güvenceye alınmasını konuşmak zorundayız” ifadeleriyle değerlendirdi.

Forum boyunca dile getirilen bütün bu yakıcı çelişkiler, bugün karşı karşıya olduğumuz krizin iktidarın ya da liberallerin iddia ettiği gibi yapı eksikliğinden, teknik bir planlama kusurundan ya da geçici bir piyasa tıkanıklığından ibaret olmadığını açıkça gösteriyor. Tartışmalara bakınca kenti inşa edenlerin kentin dışına itildiği, yurttaşın en temel insan hakkı olan barınmanın ağma alanına dönüştürüldüğü bir barınma anlayışını görüyoruz.

Kimin kenti ve kimin evi sorularına verilecek gerçek yanıt sokakta, mahallede ve emek cephesinde verilen kavgada gizli. Hatta gizli değil. Madrid sokaklarını ateşe veren konut krizinden, İlker Mahallesi’nde hala diri olan kent mücadelesine halkın aradığı barınma hakkı apaçık gözler önünde. Bu yüzden bütün bu tartışmalar dernek ofisinden çıkıp toplumsallaşabildiği ölçüde kentlerin köşe başlarında karşılık bulabilir.

Kaynak: Birgün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir