7 Şubat Cumartesi günü Yapı Endüstri Merkezi’nde TH & İDİL Üzerinden Mimarlıkta 25 Yıla Bakış Sergisi açılışı ve sergiyle bağlantılı olarak Hasan Özbay, Prof. Dr. Güzin Konuk ve Prof. Dr. Atilla Yücel’in katılımıyla “Planlama – Mimarlık İlişkisi Üzerine” başlıklı bir söyleşi düzenlendi.
Sergide TH & İDİL’in 25 yıl içerisinde hazırladıkları projelerin görsellerine ve bu süreçte oluşturulmuş maketlere yer verildi.
Serginin görsellerine ulaşmak için lütfen tıklayınız.


“Planlama – Mimarlık İlişkisi Üzerine”
“Planlama – Mimarlık İlişkisi Üzerine” söyleşisi ise Aslı Özbay‘ın sunuşu ile gerçekleştirildi. Yapı Endüstri Merkezi’ne teşekkür ederek sözüne başlayan Özbay, sergide yer alan maketlerin sergi için özel olarak hazırlanmadığını, bu süreçte yapılmış ve saklanmış maketler olduğunu belirtirken, planlama ile mimarlık ilişkisinin öneminin TH & İDİL’in çalışmalarının temelini oluşturduğunu açıkladı. Ardından Aslı Özbay sözü, “25 Yıllın Öğretisi: Mimarlık Kentten Bağımsız Düşünülemez” başlıklı sunuşunu gerçekleştirecek olan Hasan Özbay’a bıraktı.
Hasan Özbay
Biz mimarlar çizim yapmayı severiz ama bazı şeyleri sözcüklerle anlatmak gerekir. O nedenle ben bugün size aralarda çalışmalarımızdan örnekler sunarak anlatmaya çalışacağım.
Ben mimarlık hayatıma Baran İdil’in yanında başladım. O dönemlerde kendisi “kent planlama” çalışıyordu. Kent planlama, zaman içinde bizim tasarımlarımızı geliştirdi, yaptığımız her mimari tasarımda kenti de ele almaya başladık.
Mimarlık ile kent aslında bir bütündür, kentin oluşması, katmanlaşması mimarlıkla iç içedir.
Kentin oluşumu üç aşamalı olarak gerçekleşiyor:
1- Kentin imar planı yapılıyor,
2- Kent parsellere bölünüyor,
3- Parseller üzerindeki yapılarla kent oluşmaya başlıyor.
Burada Ankara Atakule’den çekilmiş bir fotoğraf görüyorsunuz:

Tabi bu süreçte oluşan kötü örnekleri biliyoruz ve bunları arttırmak da mümkün.
Burada Çan kenti için hazırladığımız Nazım Planı görüyorsunuz. Hemen yanda da kentin gelişmiş halini. Bu benim de baştan sona içinde bulunduğum ilk çalışmalardan biri.

Urla da uzun yıllar uğraştığımız planlardan biri. İmar planı yapılıp bitirilen bir şey değildir. Yeni ihtiyaçlar, gelişmeler ile sürekli yenilenmesi gerekir. Örneğin Urla’da, yapılan otoyolla İzmir-Urla arası 15 dakikaya indi ve Urla, İzmir için yakın bir merkez haline geldi.
Taşucu’nda yaptığımız bir ikinci konut bölgesiydi. Planı yaparken hedefimiz, sıcak bir iklimi olduğu için dar sokaklarla nefes alan, gölgeli sokaklar yaratmaktı. Uygulamayı biz yapamadık maalesef ve uygulamayı yapan mimari ekip, binaları geriye çekmiş, böylelikle ortaya Mersin sıcağında pişen ön cepheler ve küçük arka bahçeler kalmış. Görüldüğü gibi kentsel öğeler burada oluşamamış, sadece konutlar oluşturulmuş ve kalmış.

Bizim mimari çalışmalarımızda çözmeye çalıştığımız konu şu: “Acaba biz kentle nasıl bir ilişki kurabiliriz? Yaptığımız işle kente bir şey katabilir miyiz?”
Gaziosmanpaşa’da çalıştığımız yerde azmanlaşmış bir kamusal alan ve bir kamu yapısı vardı. Biz burada alanın farklı noktalarında farklı kamusal alanlar yapmayı hedefledik. Yıllar sonra gidip gördüğümüz şeyse çok ilginçti. Adliye bazı doğramaları değiştirmiş, Emniyet Müdürlüğü ise kendi cephesini maviye boyamıştı! Maalesef böyle müdahalelere engel olamıyorsunuz.

İslamabad’daki çalışmamızda iki ayrık yapı vardı ve bu iki yapıyı birleştirmek için duvarı kentsel bir birleştirici öğe olarak kullandık. Böylelikle iki yapıyı bir bütün olarak kurgulamaya çalıştık. İç mekanlarda da hem geniş hem de mahremiyetini koruyan alanlar yarattık.
Antep’te ise Yasem İş Merkezi projesinde, proje alanı dışında yer alan parkı plana katarak yaya sürekliliği vasıtasıyla kent içinde yeni bir alan yaratmayı hedefledik. Kentin imkanlarını kullanmanın bu bakımdan önemli olduğunu düşünüyoruz.


Bunların dışında bir de kentsel mekanı tamamıyla ele alabildiğimiz kentsel tasarım projelerimiz var.
Örneğin Üsküdar’da, mekanlar arasında bağlar kurarak kaybolan kent dokusunu yeniden ortaya çıkarmayı hedeflemiştik.

Antalya’da ise kebapçıların olduğu merkezde bir çalışmamız olmuştu. Burada istimlak sorunları nedeniyle tasarlanan projeden yalnızca kebapçıların hemen önündeki kütle ve saçak yapılabildi. Bu yapı ile bir sokak özelliğini yeniden kurgulamak istedik ancak yine burada da yanlış kullanımlar vs ile istediğimiz sonuca ulaşılamadı.

Doğu Pazarı projesinde halk pazarını yeniden tasarlamaya çalıştık.
Riva için ise uluslar arası teklif almalı bir yarışma düzenlenmişti. Riva, öncelikle, deresine tekneyle girilebilen Türkiye’nin belki de tek yerleşmesi. Biz burada iki önemli nokta belirledik:
1- Köyün yer aldığı ve nehrin denize açıldığı nokta,
2- İç liman.

Bu da jürinin “tek bir proje grubunun elinden çıkamayacak kadar büyük bir proje” olduğu gerekçesiyle uygulanamadı.


Harran Ovası’nda hazırladığımız üniversite kampüsünde kentin simülasyonunu yapmak istedik. Kent için çok önemli olan su öğesini kullanarak bir gölet oluşturmak, çevresinde ise vahalar yaratmaya çalıştık. Kentin iç içe geçmişliğini burada kampüse uygulamaya çalıştık.


İpekyolu Üniversitesi projemizde ise üniversitenin çok özelleşmiş birkaç bölümü dışında tüm mekanların ortak kullanıldığını fark ettik. Burada da topoğrafyaya özel, topoğrafya ile biçimlenen teras evler şeklinde bir proje geliştirdik.

Ben kendi adıma kenti mimarinin çok önemli bir doğurucusu olarak görüyorum ve burada oluş hedefimizi de bu iki öğenin bütünleşmesinin ve böylece uygulanabilir projeler yaratmanın yolları hakkında fikir yürütmek olarak görüyorum.
Teşekkürler.
Güzin Konuk
Böyle bir uzmanlık 1950’lerden beri gelişen bir alan ve bütün bu gelişme içersinde, bizim kafamızdaki kentsel tasarımda gelişti. Yani kentsel tasarımın rolü ve araçları gelişti. Biz önceleri Kentsel tasarımı büyük proje gibi algılıyorduk, yani tek yapıdan yapılan ya da bir kamusal mekânı birebir çözen bir tasarım olarak görüyorduk. Çünkü kentsel tasarım kentin o dinamik yapısını ve tasarımın o yaratıcı özelliklerini buluşturan bir uzmanlık alanı. Ama bu gelişen süreç içerisinde kentsel tasarım yeni boyutlar kazandı. “Nedir bu yeni boyutlar?” dersek, kentsel tasarım bir üründen öte, bir sürecin sorumluluğunu aldı. Kentsel tasarım, o sizin bahsettiğiniz hani; ‘biz planlamayı yaptık ama bu sonucu beklemiyorduk’ ya da ‘anlattığımız çevreden gelinen nokta bu olmamalıydı’ sorunsalı işte burada yanıt bulmaya çalışıyor. Yani o planlamanın mekânla buluşacağı süreci kentsel tasarım yönlendirmek durumunda. Çok hoş örnekler verdiniz, inanılmaz şeyler. Bir yarışmada kazanılmış olağanüstü bir proje var, mekânla, çevreyle her şeyle birebir bitmiş, ileriye doğru yaşamı taşıyor ama birisi geliyor bir kenarını maviye boyayabiliyor ya da hiç sormadan bir şeyi değiştirebiliyor.
Demek ki o süreç içerisinde onu kontrol edecek, o dilin sürdürülebilirliğini sağlayacak araçlara ihtiyacımız var, kentsel tasarım bu rolü de üstleniyor aslında. Kentsel tasarımla ilgili bir proje, bir mimari proje ile biten bir süreci kontrol ediyor. Kentsel tasarım aslında, mimara bir kapı açıyor ve o kapıda onun yaratıcılığının önünü kesmeden, o beklenen yaşam biçimini çözecek genel kuralları veriyor. Biz buna kimi zaman “tasarım rehberleri” diyoruz, kimi zaman “kentsel kodlar” diyoruz, tasarım çerçeveleri diyoruz, bu çerçeveler ancak bu genel çizgileri kontrol edip yönlendirebilir. Yani bir kent varsa, o kentin beklediği o dinamik alanları birebir çözecek araçlara ihtiyaç var. Çok ilginç bir örnek söylediniz; Riva yarışması mesela; söylenen her şey doğru ama yaşanan bu olmamalıydı diyorum. Yani nedir? Bir büyük alan için bir tasarım öngörülüyor, ciddi bir yarışma yapılıyor, çok önemli değerli gruplar davet ediliyor ve bitmiş ürünler ortaya konuluyor yarışmak üzere ama jüri diyor ki; bir müellifin elinden çıkmamalı her şey diyebiliyor değil mi?
İşte, kentsel tasarımın buradaki rolü de şöyle; demek ki bir proje, tasarım kadar, yani onun dizaynını ortaya koymak kadar, onun gerçekleşebilmesi için gerekli koşulları da yönlendirmeli, o araçlar olmalı. Bu konuda, batıda çok net örnekler var, kentsel kod sistemi ile Seaside örneği var. Sanırım onu izlemişsinizdir. Dikkate değer bir örnek. Bir kentin çok büyük bir ölçekte değil ama yeniden yapılanmasında size bir CHART veriyor, Urban Code System diye tanımlanan bir “chart“. O charttan siz elemanları seçerek kendinize özgü bir çevre yaratıyorsunuz. Veriler her biri ayrı dilde, ama bir araya geldikleri zaman o birlikteliğin bir dili var. O birlikteliği yönlendiren ilkeler var, ne o seçilen renk değişir, ne çevre kalitesi farklılaşır ne de yarım bırakılır yani onu yönlendirecek araçları baştan vermek gerekir diyorum. Şimdi bu kentsel tasarımı tanımlamaya yönelik bir açıklama oldu.
İki şeyden bahsedeceğim demiştim, 2. si ise; biraz daha büyük bir yaklaşım; planlama – mimarlık ilişkisine yeniden bakmak. 1999 Avrupa mekansal gelişme perspektifi raporu, dikkatinizi çekerim, Avrupa mekansal gelişme perspektifi raporu yani sınır ötesi işbirliklerini yönlendiren büyük Avrupa Birliği projesinin planlamaya ilişkin raporu. Kentsel ülkeleri gelişmeye yönelik bazı ilkeler çerçevesinde yönlendirdi. O çerçeveden sonra, o güne kadar tartışılan yani 1999 a kadar tartışılan planlama yaklaşımlarında çok önemli değişiklikler oldu. Bunlardan en net söyleyebileceğim 2 şey; bir tanesi, artık yeni kentsel yaklaşımların mekansal boyutunun önem kazandığı, ikincisi stratejik yaklaşımın önemi. Bunun hemen ardından, 2000 yılında Londra örneğinde, Londra belediyesi kentin geleceğini masaya yatırdı ve kentin mekansal gelişme stratejilerini oluşturdu. Bir tür şema, plan değil. Yani buradaki farklılık bunda. Yani artık bizim kentlerimizi yönlendirmek için beklediğimiz şey, bizim alıştığımız arazi kullanımı planı olmamalı. Uygulamayı öyle, yoldan 3 mt vs. çekerek yapılacak, çok net gördüğümüz bu örneğe yönlendiren bir araç olmamalı. Bunun için hazırlanan yaklaşımlar demek ki, mekansal gelişme stratejilerini tartışmak problemini doğru ortaya koymak, doğru yönlendiricileri yakalamak birincisi, ikincisi ise, planı mutlaka proje ile bir araya getirmek, plancı ve mimar ilişkisi diyebilirsiniz buna. Yani biz önce planı yapıyoruz, sonra kişiler onunla ilgili çözümlere doğru gidiyor, sonra bir gün bakıyoruz ki bambaşka şeyler olmuş.

Halbuki biz eğer bir kentin gelişme dinamiklerini tartışıyorsak, bir yerleşmeden bahsediyorsak, onun en önemli tetikleyici ekseni, bir kent merkezi muhakkak o çerçevede önce yapılır, onunla beraber yönlendiricilerle o beklenen kalite ve çevre, bütün katılımcılarla zaman içersinde gelişmeli. Ama o gelişme bir sürpriz olmamalı.
Demek ki bence, kentsel tasarımın yeri ve rolü çok önemli. O yer ve rolü ortaya koyarken, soru cevaplarla geliştireceğiz. Yeni araçlarla bunun beslenmesi gerekiyor, bu önemli. İkincisi ise, o bütünsel bakışta plan – proje diyalektiğini çok iyi kurgulamak gerekiyor. Biz bugün hiç öyle bir şey yapmıyoruz, planlar yapıyoruz bir grup, bir kenara koyuyoruz, projeler yapıyoruz, o projelerle o planın içinde bir yer bulmaya çalışıyoruz, birbiriyle buluşması gereken iki proje senkronize olarak ele alınmıyor; tamamen farklı çözümleniyor, buluşamıyor ve kentsel gelişme aslında, o bizim beklediğimiz kaliteye yada kendiliğinden oluşacak akış içersinde akışını bulamıyor. Bunu rahatlıkla söylüyorum çünkü artık, izlediğimiz projeler bunu arıyor.
Örneğin hepimiz Londra’yı izlediğimiz zaman, Norman Foster’in belediye binasını görüyoruz, çok etkileniyoruz. Ben Londra’nın mekânsal gelişme stratejilerini ve Millenıum Mile projesini bildiğim için bir kentsel tasarım projesinden bahsediyorum, o projenin, o belediye projesinin orada aslında ne kadar tetikleyici bir rolü var, arka planda onu biliyorum. Çünkü belediye o bir millik kamusal alanı kentin güneye geçmesi için kurgularken, yerel yönetim kendi binasını 49 yıllığına kiraya veriyor ve o bir millik aksın en sonuna bu dinamik projeyi yaparak halkı ve kenti gelişmeye hazırlıyor.
Demek ki; her şeyin bir arka planı var, bu tesadüf değil. Kentsel planlamada ki stratejik yaklaşımlar, onun mekanla buluşması için genel çerçeveler var, adım adım bu çerçeveler uzmanlarla birlikte paylaşılıyor. Planda birlikte hareket edebilirizlik var. Bunlara mesela planın tetikleyicileri diyebiliyoruz, fırsat alanları diyebiliyoruz ama bunlar mutlaka, sosyal dengeyi sağlamak, ekolojik yenilikler yaratmak, ekonomik dinamiği ortaya koymak gibi çok özellikli misyonları da var ama sonuç, kentsel yaşam odaklı çevre için çabalar diyebiliriz. Ben bu bütünsel plan – proje diyalektiği ve bu bütünsel yaklaşımın ve yeni araçların artık, bizlerin ortaya koymasının zamanı geldi diyorum.
Teşekkürler.
Atilla Yücel
Ben biraz geriye gitmek durumundayım, aynı şeyi yinelemek gibi ne bir lüksüm var ne bir imkânım var. Ona yönelik bir şeyler bende düşünmüştüm, ama gereken her şeyi Güzin hanım, kanımca söyledi.
Hasan Özbay’ın sunumu dikkatimi çekti, Hasan Özbay planlarına, işte İdil TH grubunun planlarına değindi fakat, bu işlerle uğraşsa da esas kimliği mimar. Bence orada başka bir şeyde var; bu benim yorumum.
Mimar olarak mimarinin içinden bakıldığında, belki Baran İdil’de aynı şeyi paylaşıyordur; planlama dediğimiz alana geldiğimizde bir sıkıntı var, mimaride bir sıkıntı yok; bina binadır. En sadesi en basiti, arsanın üzerinde basit programla en sade tekniğinden, teknoloji ile yapılan iş naçizane bir iş. Öteki karmaşık bir şey. Güzin Hanım ona çok güzel değindi.
Bence mimar, mimar imar plancısı, kent plancısı, mekan plancısı neyse adı (o adı bir türlü güzel ifade edemiyorum) konunun sorunu da orada.
Aslı Özbay benim burada konuşmacı olmamı istediğinde, ‘evet’ dedim ama sonra ‘eyvah! Ne diyeceğim’ dedim. Çünkü burada mimar olarak konuşabiliriz, mimar olarak konuştuğumuzda konuşmamızın başlığı olan Planlama ve Mimarlık, TH&İdil grubunun deneyimleri üzerinden mekana bakmak değil, başka bir şeyde değil, tasarımda değil. Öyle olunca başlık insan nedir diye düşünüyorsunuz. Burada mimar olarak baktığımızda, tamam işiniz kendi işiniz ama o plan meselesiyle ilişkinizde sıkıntılı bir durum başlıyor. Her durumda sıkıntılı bir durum var.
Bir şeye tabisiniz, maruzsunuz, bazen sıkıntı yaşıyorsunuz, bazen bir şeylerle karşı karşıya kalıyorsunuz çatışıyorsunuz, bazen mutlusunuz. Çoğu zaman mutlu değilsiniz. Orda bir sıkıntı var. Bu birincisi.
İkincisi, bunlar daha çok imar ölçeğinde, parsel ölçeğinde, ada ölçeğinde karşılaşılan günlük sorunlar. İkincisi daha stratejik ölçekteki mekansal kararlar, kentsel diyebiliriz. Yani doğaya, peyzaja, bölgeye uygulanan mekansal organizasyon kararlarını orda bu kentte, bu ülkede, bir yerde, bir mekanda yaşayan yada dolaşan biriyle, bunları tamda bilincine varmadan hissediyoruz. Dolayısıyla ben ne ona, ne ötekine girmeden, daha kolay bir yol üstünden konuşmayı yeğliyorum. Buda biraz geçmişe, tarihe yani içinde yaşadığımız kentlerin belirli bir zamandan bu yana, moderniteden bu yana diyelim, oluşma ve bu mimari ve mekanın dokunulabilir, içinde yaşanan öğeleriyle daha genel şemalar arasındaki ilişki hakkında ne tür şeyler üretildi, nasıl bir deneyim yaşandı? Ona bakmayı yeğliyorum.
Onu bugünkü sıkıntıya sorunlara, onu da yarının olanaklarına bağlayarak belki bir tartışma çerçevesi oluşturulabilir diye düşünüyorum.
Modernite öncesini bir yana bırakırsak, yani bir şeylerin kendiliğinden oluştuğu bir takım kombansiyonlarla bu ortak toplumsal mutabakatlarla, adını çok fazla telaffuz etmeden oluşan, ortaçağ kentlerine, geleneksel ortamlara falan, onları bir kenara bırakırsak, modern ne zaman başladı, bunun bir derecesi yok.
Bir şeylerin adının konulduğu, kitabının yazıldığı, kuramının oluşturulduğu, kurallarının ifade edildiği dönem ile, o dönemden bu yana, yeni kent ile birlikte tasarım olgusu var. Yani Rönesans tasarımcılarından, onların ideal kentlerinden başlayarak, 20. yüzyıla kadar kent tasarlanabilen bir şey. Bu tasarım, çizilen, biçime, dokuya, görüntüye yani 2 boyutlu ya da 3 boyutlu temziye aktarılan bir düşünce. Biçimlenmesi de öyle oluyor.
Birkaç isim vereceğim; burada herhalde hemen hemen herkes mimar. Rönesans’tan başlarsak; 14. Lui’nin Verseille’ini düşünsek; mimarının ve mimarlığın katkısını. Ya da 3. Napolyon’un Paris’i, Moskova ve benzer dönem kentlerini, john Nash’in Londra’sını, daha yakın dönemde kent mühendislerinin kentlerini, ABD yeni kentlerini, William Penn’in Philadelphia’sını düşünelim.

Bu kişiler veya bu iradeler, aynı zamanda tasarımcılar, aynı zamanda karar vericiler, aynı zamanda sistem kurucular. Ve bu sistemde çalıştılar, bugün bile çalışıyorlar ya da benzer sistemle gelişmeye devam ediyorlar, edebilirler. Buradaki referans vereceğim 2 yapıt 2 isim. Belki bu konuşmada bana, bu konuları düşündüğüm zaman genellikle bana ilham veren iki isim: Bir tanesi bir toplum bilimci, Fransız Henri LeFebvre, kent üzerine düşünen bir insan ve onun “Mekan Üretimi” kitabı. Marksist kökenli bir kent düşünürünün kent mekanını soyut kavramsal bileşenleri – politika, ekonomik, toplum, toplumsal mekan gibi- dokunulmayan, çizilemeyen ama etkileyen, mekanı oluşturan temel belirleyiciler. Bir de burada mimarinin, kültür öğelerinin, mekansal mimari nesnel öğelerin üstünden tanımlanması. Diğeri mimarlığa daha yakın, mimarinin içinden bir isim; Aldo Rossi’nin “kent mimarlığı” yapıtı. Genellikle geleneksel kentlerin, Avrupa kentlerinin bina ile mimarlıkla, mekan toplum ve kent arasındaki bütünsellik ve mantık ilişkileri, anıtlar ve anonim yapıların dil birliği, mantık birliği üstünden yeniden okuması. Ve burada hem mantıksal bir bütün hem yapısal bir bütün hem de bir hafıza unsuru tanınabilme, birşeyler söyleyebilme, anlamlı olabilme boyutunu dile getiren kuralıdır. Burada bu kuramların uzantısında, aslında Güzin Hanım’ın değindiği meseleler var. Üzerinde çeşitlemeler yapabilme kabiliyeti. Barcelona’da, o ızgara şemanın içindeki parçalarda eklemlenme, içinde değişikliğe uğratabilme bir şeyleri, ama mantığını sürdürebilme. O sadece bir çizgi değil aynı zamanda bir sistem. Örneğin, aynı tipte yapılmış 20 binanın birbirinden farklı olması gibi ama sistemin aynı kalması. Ya da dilde her sözcük her cümle içinde yeniden kurulurken farklı bir anlamın doğması gibi.
Şimdi bu tarihsel örneklerde aslında böyle bir potansiyel var, burada farklılık ne? Sanayi öncesinde, endüstrileşme öncesinde ve kapitalist sistemin gelişkinliğinin öncesindeki sistemlerde bu birebir ilişkinin mümkün olması. Tasarımcı ile, dolayısıyla çizimle sistemin birleşebilmesi. Bugün karşı karşıya geldiğimiz durum, bunun artık mümkün olmaması. Burada LeFebvre’nin söylemi bence geçerli, hatta çok daha geçerli. Nesnel olmayan, çizime vurulamayan, etkileyicilerin, aktörlerin ve faktörlerin etkisi çok daha güçlü. Uluslar arası ilişkiler, küreselleşme, para akışı, kapital…her şey. Bunlar çok güçlü ve değişken akışkan. Biz buna, çizgi ile paftada, bitmiş dolmuş kurallarla ve buna bilimsel bir tavır diye kabul ederek, öyle sanarak biçim vermeye çalıştığımızda mimarlık ve planlama çatışıyor. Bu pozitivizmin aşılması gereken, aşıldığı bir dönemde, hala pozitivist bir mantıkla hareket etmenin çelişkisi. Böyle bir şey mümkün değil. Onun için metropol, kolaylıkla plana plan, bu anlamda plana gelemiyor. Yeni araçlar, yeni teknikler, yeni organizasyon biçimleri gerektiriyor. Mimarinin de dünyaya bakışı, malzeme teknoloji ve açılımlarını düşündüğümüzde, öyle bir normatif sistemle buluşabilir gibi değil. Bunu sadece kentsel tasarımla da aşmak mümkün değil. Nitekim Güzin Hanım, kentsel tasarımın artık anlaşılmamaya başladığını söyledi. Mutabakatlar sisteminin, mutabakatlar derken; kentle ilgili mutabakatlar, farklı aktörlerin çıkarlarını ve yaklaşımlarını iyi kötü bir araya getirebilecek sistemler ve bunun –tekrar ediyorum- pafta üzerinde değil, başka ortamlarda sözel, organizasyonel ve zamanı içine alan sistemlerle kullanılabilir belirli bir esneklik ve değişim potansiyeli içeren şekilde mekâna aktarabilir. Bunun önemli bir bileşeni burada onu da belirtmek gerek. Bunun eğitimde yansımaları bir, daha da önemlisi yönetim sistemlerine, politikalarına, bürokrasiye geçebilmesi.
Burada sanırım çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız.
Teşekkürler.

Soru – Cevap – Yorum
Müge Yorgancı:
Burada iki aktörden söz edildi, iki meslek alanından söz edildi konuşmacılar tarafından. Bir şey eksik burada, katılım ve kullanıcı. Bu Riva projesi için de bir cevap olabilir; projelerde katılımın eksik olması, projenin uygulanabilirliğini azaltabilir mi?
Doğan Hasol:
Öncelikle bu güzel olanağı bize sunduğunuz için teşekkür ediyorum. Sergi hazırlamak o kadar kolay değil, Türkiye’de de bunun örneklerine pek sık rastlamıyoruz. Ankara’dan zahmet ettiniz ve getirdiniz, gerçekten iyi bir etkinlik oldu.
Şimdi; Riva örneği verildi, Riva’da karara varamayan jüriydi. O yarışmaya Has Mimarlık olarak bizde katılmıştık. O yarışma önce nasıl çıkarıldı? İşte Riva’da oradaki arsaların sahiplerinin oluşturduğu bir dernek var. Belediye bunları organize etti, dedi ki “böyle bir yarışma organize edelim, belediye ve İMP, böyle bir yarışma yapalım, bunun kurallarını da koyalım, sonuçta siz karlı çıkacaksınız.” Böyle ikna edildikten sonra oradaki arsa sahipleri, yarışma yapıldı. Yarışmada öneriler getirildikten sonra, arsa sahiplerinin pek çoğu, olayı kendi parselleri yahut adaları bazına indirgeyerek ne kazandıkları veya kaybettiklerini hesaplamaya başladılar.
Şimdi aslında, orda yürürlükte olan imar planına göre, Koruma Kurulu’nun kararına göre, alınmakta olan bazı haklar vardı. Mal sahibi açısından hak, m2 dir. Olabildiğince çok m2 alıyorlardı ama yeni planlama düzeninde, herkes kendi parselini ve alanını değerlendirmeye aldı ve gördüler ki bir yerde zararlı çıkıyorlar. Şimdi, bir tanesinin alanı park haline geliyor, öteki alışveriş merkezi düşünürken, onun yerine otel yapılıyor, bunun gibi bir takım çapraşık doğrular ortaya çıktı. Bundan dolayı yarışma sonuçlanamadı. Yani yarışma jüri nedeni ile değil, mal sahiplerinin anlayışları nedeni ile ortadan kaldırılmak zorunda kalındı. Hatta dernekte çözümsüzlük oldu, dernek başkanı istifa etti, böyle bir takım başka açılımlar oldu. Şimdi tekrar arsa sahipleri, kendi arsalarını olabildiğince çok imar hakkı almanın mücadelesi içindeler.
Teşekkür ederim.

Güzin Konuk:
Çok güzel bir konuyu açtınız, o ortamda acaba istenen bir konsept dizayn mıydı? Yoksa birebir uygulanacak bir proje miydi?
Halbuki ilk aşamada eğer o bir konsept dizayn olarak tartışılıp yeni fikirler, vizyon, geleceğe bakış ortaya çıksa, ondan sonra o söylediğiniz kentsel dönüşümü de oluşturacak bir aşamaya gidilse, böyle bir sorunla karşılaşılmayacaktı.
Aslında tabi, hepimizin beklediği belli alanlar için o vizyonu getirmek, o kavramları tartışmak, ondan sonra birebir uygulama.
Ben mesela, Kartal Projesinde de fikirlerim önce ortaya çıktı ama ondan sonra bütün projenin Zaha Hadid’den doğru gelişeceğini duymak açıkçası beni üzüyor, rahatsız ediyor. Yani böylesine bir alanda, fikirlerin ortaya çıkması güzel bir şey, ciddi bir kazanç. Ama biz Zaha Hadid’i orda özel bir projede görebiliriz, her tarafta aynı sistemi izlemek gerekmeyebilir. Yada o yarışmada çıkan çok farklı konseptler vardı, onlardan çıkarılabilecek değerler olabilirdi.
Yani kentsel tasarım bir yerde, o büyük fikri, o yenilikçi yaklaşımı getirse de, ondan sonra birlikte hareket edebilirliği kuran çerçevede uzlaşıp da, sanki böyle olmazdı diye düşünüyorum.
Baran İdil
Riva konusunu başka türlü yorumlamak istiyorum.
1996 senesinde planı yapılmış, kristalize olmuş, herkesin parseli ortaya çıkmış, anıtlar kurulundan geçmiş, herkesin hakkı sevr edilmiş ve böyle bir statüde belediyenin yapmış olduğu çok ciddi bir durum var.
Ne olmuş orası? İkinci konut bölgesi, bir zengin mahallesi – ikinci konut bölgesi. Benzerleri çok olan, acaristan macaristan gibi benzer bir yerler olacak. Şimdi, olay bu.
Böyle bir noktada, bunu Anıtlar Kurulu’ da tasdik etmiş ve İstanbul’daki Kültür kurumlarımızda bu işin farkına pek varmamışlar doğrusu, yani neyi nerden kaçırdıklarının İstanbul için, nasıl bir değeri nereye taşıdıklarının, ordaki mal sahiplerinin farkına varmamışlar.
Şimdi belediye bir yerde bu alanın İstanbul metropoliten gelişmesi için, ne tür potansiyeller içerdiğini, bunların nasıl elden kaçmadan değiştirileceğine dair bir yaklaşım ortaya koyuyor. Bu bana göre doğru bir yaklaşımdır. Burada, yani bahsettiğimiz strateji budur. Yani her şeyi bitmiş, elden kaçmakta olan, yasal tabanı da tamamlanmış ve o zamana kadar odalarımızın ve üniversitelerimizin yeterince müdahil olmadığı bu konuya katılımı da sağlamış. Şimdi burada İstanbul belediyesinin makro ölçekte bir yaklaşımı var. Buradaki bu kararları değiştirmeyi hedef alan ve potansiyellikleri açığa çıkartan ve bunu da burada ki fikir yarışması yolu ile gündeme getiren bir yaklaşım benimsemiştir. Bunda hiç şaşacak bir şey yok. Riva çok özel bir yer, Türkiye için özel. O deresiyle, o çevresiyle özel.
Ayrıca alt ölçeklerde incelediğiniz zaman, Karadeniz’de pek bulamayacağınız değerleri buluyorsunuz. İçerde bir Ceneviz Kalesi var, deniz kıyısındayken plajın ortasında kalmış. Yani başka şeyler de var, herkesin değişik ölçekte ilgi duyacağı, gerçekten de ilgi duymaya değer, bir sürü değerler kümesini barındıran, oldukça da bakir kritik bir alana müdahale etsek uyar. Bazı, büyük alan olmasının da getirdiği kıyaslar var. İlla her yerinde … gerekmeyen yaklaşımlar da olabilir. Biz öyle bir yaklaşımı da seçmiştik mesela kendimize. Yani bütün alana tasarlayalım, her yanını şekillendirelim… bunu baştan bu yana biz reddettik. Yani neyi şekillendiriyorsunuz, orada ki şekillendirmeye çalıştığımız bir ağaçlık, dokunun içindeki bina dokusu; çok da önemli değil. Ama kıyı, Riva, dere, onun çevresi, oradaki elden kaçmakta olan bir yerleşim dokusu… bunlar çok önemli şeyler tabi. Bir planlama müdahalesinde de her zaman bütün dünyayı kurtaramazsınız. Bu konularla mevcut insanların katılımı, katılma edebiyatına girmek, bana edebiyattan öte bir şey gibi geliyor. Burada bir stratejik müdahale biçimi var. Zamanı kaçırmakta olduğunuz bir durum var. Şimdi o zaman gene kaçıyor. Oranın potansiyelinin ne kadarını, gerçekten orayı ele aldığınız zaman bulabileceksiniz, çok kuşkuluyum.
Dediğimiz şeylerin hepsi olabilir, yani; bir yarışma açarsınız, çok geniş platformlarda enine boyuna tartışırsınız, o fikir gelişir, ondan sonra o yeniden şekillenir. Ama başlangıçta saklanan bu problem ciddi bir problemdir. Ona fikir projesi yarışması müdahalesi yapmak, oda bana göre ciddi bir müdahaledir. Bunu yarıda bırakmakta jürinin dahli var mı? Yok tabi, yani bunu çıkaran düşünsün. Ama jürinin şöyle bir dahlinden bahsetmek mümkün; jürinin böyle bir görevi yok bence. Ama durumdan vazife çıkarmak diye bir şey var ya, son zamanlarda sıklıkla duyuyoruz; bazen jüriler yapısına göre, böyle durumlardan kültürel vazifeler çıkarıyorlar. Yani jüri bazen böyle yol göstericiler misyonunu yüklenebiliyorlar.
Teşekkür ederim.
Doğan Hasol:
Ben isterseniz bir şey ekleyeyim burada. Şimdi İMP’de projeye sahip çıkmadı sonunda. Bizim bu işle hiç ilgimiz yok dedi. Çünkü bedellerin ödenmesine geldi sıra. Hatırlayacaksınız, oradaki proje bedellerinin ödenmesinde İMP kendisini kenara çekti, bu işle ilgimiz yok dedi, biz sadece yardımcı olmaya çalıştık dedi.
Yani, yabancılara rezil olmayalım diye ödediler paraları, dernek ödedi yine; ama dernekte de olaylar çıktı, İMP’nin de başkanı değişti o arada, neden ya da bu mudur demeyeceğim.
Teşekkür ederim.
Doğan Tekeli;
Çok önemli bir konu, mimarlığın temel konularından birisi; Planlama-kentsel tasarım-mimarlık ilişkisi.
Burada ki adı “ planlama – mimarlık ilişkisi” ama birde ara boyutu var; kentsel tasarım; onu konuşuyoruz.
Değerli konuşmacılara konuları çok güzel açtıkları için teşekkür ediyorum. Bende bir pratik taraftan bugünün hayatı içinde meseleye bakmak istiyorum.
Şimdi kentlerimizin fiziki biçimine nasıl karar veriyoruz? Planlama yapılıyor, kent otoritesi yapıyor, teorik olarak. Belediyenin imar planlama otoritesi, şehir meclisi onaylıyor; kent planı yapılıyor. Ama bu teoride bir plan. Gerçekte çok ilişkisi olamadığı için, daha doğrusu hayat, plan düşüncesinde çok daha hızlı geliştiği için özellikle son yıllarda ve mülkiyet meselesi ortada olduğu için yani başkasının arazisini kent otoritesi planladığı için çoğunlukla planlarımız uygulanamıyor. Ne oluyor? Planlarımız mevzi imar planlarıyla deliniyor. Mevzi imar planları da ya parsel bazında oluyor ya büyük ölçekte. O zaman kentsel tasarım, yani kentin ya meydanı, ya bir mahallesi nasıl tasarlanacak? Yani mimarlıkla planlama arasına bir ara disiplin giriyor. Bu disiplinde kentin önemli alanlarının fiziki formunun, fiziki biçiminin yaratacak. Ama orda da bir mülkiyet meselesi var. Zaha Hadid Kartal’ı planlayacağı zaman mesela, bir teorik düşünce ile çıkıyor ortaya. Kartal’ın tümünün bir form, bir topoğrafya düşüncesi ile planlayacağını tasarlıyor; mümkün değil!
Şimdi, uygulama nasıl gelişiyor bilmiyorum; benim de deneyimlerim, mal sahibi ve kullanacak olan kimseler ne istediğini bilebilirler ise ve o planlamaya yansıyabilirse, o planlama uygulanabilir hale geliyor, kentsel tasarımda da bu böyle.
Diyelim ki İzmir Belediye’si Konak’ta kentsel tasarım yaptıracak, mülkiyet tamamen kendisine ait ve o ne istediğini bilerek bir yarışma açıyor. O zaman o yarışma sonucu, ortaya çıkan düşünceler ve veriler belli olduğu için uygulanabilir hale geliyor.
Halbuki bugünkü ekonomik, sosyal, siyasi, anayasal durumumuzda bu yok. Ne var? Kamu otoritesi bir yeri planlıyor diyelim ki Taksim Meydanı’nı planlamak istiyor. Yarışma açıyor, yarışmada jüri beğeniyor ama proje olduğu gibi bir kenarda kalıyor. Çünkü uygulanabilme imkanı yok, mülkiyet düşünülmemiş. Yarışma bir resim olarak kalıyor. Öyle içinden çıkılmaz bir mesele ki… ama eski güzel kentler nasıl oluşmuş? Eski kentler; ya mülkiyet tamamen devletin elinde yahut kamu otoritesinin çok kuvvetli olduğu dönemler. Bugün bu olanak yok. O zaman bir şey yapmamız lazım, uygulanabilir bir teknik bulmamız lazım, planlama yaparken de, kentsel tasarım yaparken de… öyle bir esneklik koymalıyız ki, öyle kurallarda koymalıyız ki o uygulanabilir olsun. Katılım sağlanamadığı takdirde katılıma da olanak verecek bir esneklik koymak zorundayız.
Bunu yapabildiğimiz takdirde planlamamızda başarılı olacaktır, aksi takdirde teorik planlar yapmak zorunda kalacağız.
Teşekkür ederim.
Hasan Özbay:
Ben bu durumu bir örnekle anlatmak istiyorum.
Bizim geçmiş zamanda yurtdışında çalışma olanağımız oldu, biri İslamabat diğeri de Nijerya’nın başkenti Abuja… ikisinin de ortak bir özelliği var; ikisi de sonradan kurulmuş şehirler. Biraz Ankara’ya benziyor ama Ankara’nın geçmişinde bir parçada olsa bir kent vardı. Tabi bakarsanız 40 – 20 sene bir kentin oluşması için çok kısa zaman dilimleri. 2 kentin en ortak özelliği; arazileri önce kamulaştırıyorlar devlet eliyle. Nijerya’da 99 yılığına kiraya veriyorlarmış ve satıyorlarmış. Tabi buda şunu gösteriyor; başkasının arazisi üzerinde oynamanın problemi var. Ama tüm dünya örneklerinin böyle kamulaştırılarak yapıldığını söyleyemeyiz, bunların büyük bir kısmında ciddi kamu gücü var.
Aslında plan bir tür toplumsal uzlaşmadır. Türkiye de bundan sonraki süreç daha karışık. Şimdi bizim deneyimlerimiz içinde, örneklerini verdim, mimariden planlamaya farklı deneyimlerimiz oldu, başkasının yaptığı plan üzerinde de bizim mimari tasarımımız oluyor. Burada 2 şey var;
Bir tanesi, siz bir tasarım yaparken etrafınıza bakıp ders alınacak bişey varsa alınır, ama kentler arasında ders alınacak çok fazla bir şey de yok. Bir tane sorun buradan kaynaklanıyor.
Bir tane sorunda; son zamanlarda dilimize yoğun bir şekilde girmeye başladı; innovasyon denilen kavramı mimarlık ortamına sunmuyoruz. Ben en son Nijerya’ya gittiğimde çekecek fotoğraf bulamadım çünkü; oluşan mimari o kadar yetersizki, plan üzerine tasarımda yapılabilir ama kentle bir araya gelemiyor. Batı kentlerine bakarsanız, bir şey var, bir yapının bişey koyarsınız, ötekinin yanına başka birşey koyarsınız… böyle bir süreç var, bu süreç bizde olmuyor. Bunu ben bizim kentlerimiz için söyleyemiyorum ama örneğin İstiklal Caddesi’ne bakarsanız, orda o yapıların içeriği belki bedensel bir bütünlük de içeriyor ve keyifte veriyor. Bunu kent mekanlarının çoğu için söylemek zor.
Gelelim alınması gereken derse;
Tek başına Türkiye’deki planlama metodu için söylüyorum; nitelikli kentler yaratma, kent ve kent çevresi yaratmanın yeterli olmadığını düşünüyorum. Kentsel tasarım bir ara süreç, bu sürecin tıkanıklığını giderebilir. Kentsel tasarımı ancak bir yatırımcı grup tüm alanı tekelden gerçekleştirmeye çalışırsa bunun gerçekleşmesi şansı oluyor ancak; kentsel tasarım kararlarının fiziki mekanın biçimlenmesi için şuanda tek başına yeterli olmadığını görüyoruz. Ara süreç olarak planlamanın problemleri beliriyor, mimari nitelikleri yükseltmediğimiz takdirde de yine kentleri tek başına nitelikli bir şekilde oluşturamayacağımız görüşündeyim ben. Biz tek tek kendi yaptıklarımızla bu durumu kurtarmazsak zaten kentler başka türlü oluşmayacak. Son olarak şunu söyleyeyim;
Hem mimari standartlar yüksek olmalı, ancak bunu geliştirecek yaratıcı bir planlamaya da ihtiyaç var. Kentsel tasarımın bu ara süreçte olumlu işlevi olduğunu düşünüyorum.
Haluk Elver (Şehir Plancısı):
Bu yaklaşık benim mesleğe atıldığım 1960’lardan beri tartışılan bir kavram.
Zaten planlama ve mimarlık, ikisi farklı ölçekte oldular Türkiye de. Bizim eğitimimizden gelen bir sorun buraya yansıyor; mesela bizim daha önceleri 1970’lerdeki planlama anlayışına geçtiğimiz dönemde kent planlarımızın tümünü mimarlık mesleğine sahip olan kişiler planlardı. Dolayısıyla planlama ve mimarlık arasında çok doğal bir bağ kurulurdu. Ancak planlamanın mimarlıktan farklı dinamik, mimarlığı statik olarak değerlendirdiğimiz zaman, arasındaki çelişki zaten bütün konuşmacılar tarafından vurgulandı. Meslek olarak şehir planlama eğitimi 1970’lerden sonra güncel hale geldi. Bu arada mimarlar ve plancılar arasında odalardan, meslek alanlarına kadar bir çatışma başladı. Halbuki bu meslek disiplinleri birbiriyle birlikte çalışabilecek birimler. Bizim ülkemizde planlama ile ilgili 1960 da Devlet Planlama Teşkilatı’nın planlama kavramını Türkiye’ye sokması ile birlikte o dönemde fiziki planlama dışarıda tutuldu, sosyal planlama ve ekonomik planlama dairesi kuruldu. Şimdi siz bir plancı olarak, bölge plancısı olarak, ülke – bölge – kent hatta şimdi global dünya ile birlikte tüm planlama ve stratejiler açısından yaklaşmak zorundasınız. Şehir içindeki tek bir parsele yapacağınız bir binanın o kente katacağı değeri, tüm bu global sürecinden, noktasal yerine gelene kadar olan süreci bilmek durumundasınız. Dolayısı ile burada planlama ve mimarlık ilişkisi dediğiniz vakit, diğer konuşmacılarında değindiği gibi, ben ona şöyle diyorum; imar yönetmeliği şehirciliği. Gerçekten ön bahçe, yan bahçe, üst bahçe.
Biz bu konuda daha önce Güzin Konuk ile bir projede çalışmıştık.
Bodrum’da resort olarak düşünülen yaklaşık 5 milyon m2 lik bir alandı, Net Holding’in projesiydi.
Orada bütün bu kavramları yıkan, çok farklı bir planlama anlayışını ortaya koyduk. Bu anlayışı kıran, bizim T cetveli ile yapı adalarını kıran, bir dizayn guide hazırlayıp bu dizayn guide ile orada yapıyı yapacak olan mimarlara, o kentin ruhunu veren ve o imari dizaynı da o husustan alan bir tasarım haline getirdik. Ancak ekonomik koşullar nedeni ile o projenin gerçekleşmesi de uzun zaman alacak herhalde. Neticede bu bağlamda planlama ve mimarlığın ölçek farkı olduğunu ve özü olarak birinin dinamik birinin statik olduğunu, o ara geçişlerin bizim eğitim sistemimizde şuan hala çözülemediğini, mesela şehircinin “şehirciyim” demenin ne demek olduğunu, yapılan en noktasal planın global planlamayla ne kadar alakalı olduğunu bilmesi gereken ve bunu eğitim sisteminde de kesinlikle bu ölçekte bir eğitim verilmesi gerektiği konusu gündeme geldi. Bu konu gerçekten, sosyo – ekonomik boyutu olan, stratejileri olan, hatta şimdi görüyoruz ki; dünyanın paylaşımları sırasında da çok önemli bir meslek grubu gibi gözüküyor mimarlık ve şehircilik. Bütün bunların hepsini dikkate alan bir eğitimi belki bundan sonra üniversitelerimize bu boyutta koymakta fayda var diye düşünüyorum.
Atilla Yücel:
İki konuda bir şey eklemek isterim;
Birisi Doğan Bey’in katkısı ile çakışıyor; bu Riva meselesi ile ama Riva özelinde değil. Gerçekten ister yarışma olsun, ister plan veya kapsamlı proje; işin büyük bölümünün, verilerin ortaya konuşunda stratejinin, henüz konu ortaya sunulmadan, doğru ve eksiksiz, olabildiğince eksiksiz belirlenmesinde yattığını biliyoruz.
Şöyle bir beklentinin olmaması gerekir; mükemmel bir tasarım hele hele mükemmel bir planın böylesine değişkenli bir konuda beklememek lazım. Mükemmel kontrol gibi ideolojilerinde galiba biraz berisinde durmakta fayda var ama zamanın olanaklarını ve dinamiklerini kullanmaya yönelik bir strateji…
İkincisi; Haluk Bey’in katkısı konusunda:
İyi anlattı, bizim kuşağımız ve daha öncekiler bilirler; ODTÜ’nün kuruluş yıllarında ve Devlet Planlama’nın kuruluş yıllarında hatta İmar ve İskan Bakanlığı’nın sosyal planlama dairesi, ekonomik planlama dairesi, bütün bunların etkileri var. Ama bunlar bir yerlerden gelen, kendisi Amerika dedi, sadece Amerika da değil 60’lı 70’li yıllarda bu planlama, tasarlama, mekan üretme dizisinde belirli bir kopuş, uzaklaşma mesafe oluşmaya başladı dünyada. Kapitalist iş bölümü ve uzmanlaşmanın da bu alana girmesi ile o kopuş oluştu. Tabi bu burada başlayıp bitecek bir tartışma değil. Ben yine Güzin Hanım’ın gösterdiği perspektiflere bakmanızı istiyorum. Sadece onunda değil, buraları da aşan başka ölçeklerde de konuşulacak konular bunlar. Büyük ölçüde sıkıntıyı çeken mimarlık, daha doğrusu mekan ama mimarlığın işi hem zor, hem kendi içinde yinede daha kolay. Sonuçta bu işin sorumlusu o plan süreçlerinde rol alan aktörler. Onlar ne yapacaklar bilmiyorum.
mimdap



8 Yorum
mimes
mimarlık ve planlama arasındaki ilişkiyi anlatmam gereken bir ödevi araştırırken bu yazıları okuma fırsatı buldum gerçekten çok işime yaradı bu konu hakkında ufkumu genişletti bilgi ve fikir sahibi olmamı sağladı değerli hocalarımıza teşekkürler
gazanfer sunter
çok güzel bir sergi. öğretici bir serüven. bizim ülkemizde üstelik. bu üçlü aslında bugünkü kavramlarla stratejik bir yaklaşımı yıllar öncesinden göstermiş galiba. mimarlığı kent mimarlığı olarak algılamış hep. proje ve yapılarını gerçekleştirme süreçlerinde karşılarına çıkan sorunları sistematikleştirip aşmaya çalışmışlar.
hepsine daha uzun yıllar başarılar dilerim.
teşekkürler.
Anonim
AB ‘de ne çıksa peşine takılanlara;
stratejik planı konuşalım, ancak stratejik plan fizik planı kenara atmak değildir. Aksine fizik planın dinamizmini sağlar. AB ülkeleri ve Türkiye kentleri arasında çok büyük farklar var. Toplumsal alanda büyük farklar var. Stratejik plan vurgusu Türkiye kentlerini yeterince anlamadığımızı gösterir. AB kentlerinde fizik mekan gelişimi (nüfusun yaşlanması, iç göç düşük vb. sebeplerle) büyük oranda durduğu için mekan içinde tanımlamalar yaparken stratejik plan kullanılmakta, yani zaten kentle uyumlu bir biçimde yapılaşmış alanlar söz konusu. Yine de teşekkürler ama bir konu ne kadar eksik tartışılır ise yanlış algılama o kadar artıyor. Yukarıdaki gibi. Yine de teşekkürler.
Derya Çiçek
Bu kadar önemli projelerin sahipleri karşısında sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum. Mimarlığın kent planlamasının ayrılmaz parçasını oluşturduğunu gösterdiğiniz, bunu ayrıştırmak isteyenlere karşı çalışmalarınızla kentsel tasarımın ne olduğunu ülkemize kazandırdığınız için teşekkürler.
Saygılar
Süleyman Önal
Bir tez konusu gibi konuşmalar. Projeler müthiş. Ve hepsi konusunda deneyimli büyüklerimiz, herkese saygılar sunarım.
selahattin dülger
sergiyi burada haber verildikten sonra gezdim çok beyendim. paneli ne yazık ki kaçırmıştım ama burada geniş bir alıntı görüyorum. benim için çok iyi oldu.
kıymetli İdil, Başbuğ ve Özbay hocalarımıza teşekkür ederim.
saygılar
osman naci ünver
bravo öncelikle, sergideki projeler göz attım. insan hayatında görülebilecek kadardan fazla bence.
stratejik planlama, dinamik planlama bugünkü yeni terminolojiler. eskiden herşeyi iki dudağı arasında hallediveren teknik insanlar (mimar ve plancılar) şimdi hallettik dedikleri plan ya da projelere döndüklerinde tanıyamıyorlar. işin sahibi ya da sahipleri bir yanından çekiştiriyor çünkü. kimse mutlu değil bu yüzden de belki. bu gidişle mutlu olamayacaktır ayrıca.
çağımızda bu yeni teriminolojide adı geçen planlama yolları, o sonra ortaya çıkıpı “yapılmış orojeyi-planı” bozan işin sahiplerini sürece baştan dahil etmeye yöneliyor.
bu yöntem biraz daha doğru gibi sanki. henüz tam uygulamasını göremedik ama projeyi bitmiş bir çizim yerine karşılıklı anlaşma zemini veya mutabakat sayan bu bakış eskisine oranla daha iyi olabilir.
saygılar
h.erdal şencan
bir sergi açılışı konuşmasının çok üzerinde müthiş kaliteli bir panel olmuş resmen… Güzin hocanın planlamaya getirdiği yaklaşım, Atilla hocanın çağlar öncesinden konuyu taşıması kentle mimarlığın kurduğu ilişkiye müthiş yorumlar olmuş.
TH&İdil ortaklığının performansı da inanılmaz.
sergiyi ve çalışmalarını kutluyorum.