Getto duvarları yıkıldığında…

51 Dakika Okuma Süresi

Getto duvarı yıkıldığında

Dünyanın metropollerinde son günlerde kamuoyunu sarsan gelişmeler yaşanmakta. Londra’da geçtiğimiz günlerde çıkan isyan; bir kaç sene önce Paris banliyölerindeki hareket ‘gelişmiş’ ülkelerdeki bile sosyal-ekonomik problemleri gün yüzüne çıkarmakta, toplumsal alanı ilgilendiren halk hareketlerine neden olmaktadır.

Birgün gazetesinin Pazar ekinde dünya metropollerindeki kent yaşamının sorunlarını ele alan kapsamlı dosyasını çeşitli açıdan irdeleyen önemli yazılarını akurlarımızla paylaşıyoruz.”  Mimdap

 

GETTO DUVARI YIKILDIĞINDA

Boran Mercan

Kentin merkezinden sosyo-ekonomik nedenlerle uzamsal dışlanma ve akabinde kültürel tutunuma dayalı kapanma,dışlanan kesimleri giderek ayrıksılaştırır;en uçlara iter.

Londra ‘ın periferisinden dalgalar halinde patlayan isyanlar dikkatlerimizi bir anda alışveriş merkezlerini yağmalayan ve ortalığı yakıp döken kalabalıklar üzerine çekiverdi. İngiliz basınında çete-ayak takımı (mob) sıfatıyla nitelendiler ve kriminalleştirildiler. Kamu otoriteleri, kriminal ve gözü dönmüş olanları, tüm yaşananların sorumlusu olarak ilan edip sert idari ve cezai tedbirlerle işin altından kalkmaya çalışacak gibi. Toplumun tüm kesimlerini, İngiliz siyasal yelpazesinde muhafazakâr sağdan sosyal demokrat tınılı siyasete kadar herkesi paralize eden manzara karşısında, söz konusu eylemlerin ‘faili’ alt-sınıflar ve göçmenler olunca, yağmacı ve isyancılara karşı kriminallik ve ‘fırsatçılık’ yaftaları herkesçe kolayca benimsenmiş görünüyor. Bakalım, durum gerçekten böyle mi?
Londra gibi ‘medeniyetin beşiği’ bir kentte toplu yağmaya kalkışan kriminal kitle, ilk bakışta insanı dehşete düşürse de bu toplumsal sınıfsal patlamanın uzun zamandır sinyallerini veren bir literatür mevcut. Bu literatürde öne çıkan isim, Löic Wacquant, Fransa ve Birleşik Devletler’de, metropolleri üzerinden gelişmiş Batı toplumlarında kentlerdeki ‘aşırı-gettolaşmanın’ yarattığı/yaratacağı toplumsal felaketleri yıllardır yaptığı araştırmalarla dile getiriyor. Tabii, meseleyi şehrin periferisinde yaşayan ve her an patlamaya hazır yoksul şişkinlik babında zikretmiyor; aksine, devletin sosyal boyutundaki daralmaya koşut biçimde çalışma yaşamında enformelleşen ve yoksullaşan kitleleri denetim altına alacak idari ve cezai tedbirlerin artışının arkasındaki nedenleri belirleyerek, neticede ortaya çıkan ileri derecede marjinalleşmiş yoksulların çaresizliklerinin cezaevi ve getto arasında nasıl bir döngüye yol açtığına işaret ediyor. Wacquant’ın tezini burada, kriminallikle malul isyan eden yoksular meselesini anlamak adına, biraz açmak sanırım iyi olacak.

Büyük kentlerin gelişmiş kapitalizmin Batı’daki merkezleri akılda tutulmalı sosyal ve ekonomik yönleriyle içerdiği karmaşık ve eşitsiz ilişkiler bütünü, kültürel açıdan tipikleştirilemeyecek sosyal ve uzamsal parçalılık gösteren yeni tip bir marjinalleşmeyi gündeme getirmektedir. Hatları kestirilemeyen bu parçalanmış bütün, yoksulluklanyla damgalanarak şehrin dışına sürülmüş nüfusların parçalılıklarından ötürü grup etnik, ırksal, vb. ve mekân temelli örgütlenmelerine yol açarak, toplumun daha geniş kurumsal çerçevesini değiştirmektedir; yani, kent içinde başka bir kentin kendi norm ve değerleriyle kurulumu. Bu bağlamda kurumsal düzenlemeden kopukluk yoksul mahallelerine karşı dışlayıcı kapanma pratiklerini beraberinde getirmektedir. Wacquant’ın analizindeki temel örnek sosyouzamsal dışlama pratiklerinin Amerika’da ırk temelinde, Fransa’da ise sınıf temelinde gerçekleşmesidir. Çoğunluğunu göçmenlerin oluşturduğu Fransa banliyöleri (red belt) ile Amerika’da siyahilerin yaşadığı mahallelere (black belt) odaklasan Wacquant, bu tip bir dışlayıcı sosyal kapanma pratiği ve periferileşmenin, post-fordist metropolleşme sürecinde geri kalmışlıktan dolayı değil; ileri düzeyde gelişmiş Batı toplumlarının neo-liberal politikaların etkisiyle kararsız çözülmesinden kaynaklandığına dikkat çekiyor. Hatta sosyal çözülme giderek yoğunlaşmakta ve metropollerin en güvencesiz kesimlerini vurmaktadır. Sosyal çözülmeyle birlikte uzamsal olarak da parçalanan kentin mağdurları ise işçi sınıfının en yarınsız -precarious- korumasız kesimleri ile dışlanan etnik kategoriler oldu. Periferideki gettolaşma, en alt sınıf kesimleri ve istenmeyen etnik grupların damgalanarak sürülmesiyle birlikte giderek şişkinleşti böylece.

Periferinin yoksulları ve ötekileri, ne görülmek istenirler ne de kendileri bu halleriyle görünmek isterler. Kısaca ‘ileri marjinalite’ olarak adlandırabileceğimiz ileri düzeyde marjinalleşmenin bir takım belirleyici niteliklerini Wacquant şöyle tespit etmiştir:

Getto Sokaklarının Karakteri
(1) Ücretli emek artık formel ve sabit bir istihdam kategorisinde yer almamaktadır; aksine, enformel ve güvencesiz istihdama tabi olmaktadır. Çünkü iktisadi gelişmeyle artan eşitsizlik kent yoksullarının sayısını artırmıştır. Yüksek gelirler vasıflı üst sınıfların elinde toplanırken, kentli kesimler hane halkı üretiminde ucuz göçmen işçi emeğine yönelmiş ve uçurum derinleşmiştir. Otomasyon ve yabancı işgücü rekabeti düşük vasıflı işlerin varlığını ortadan kaldırmıştır. Ayrıca sosyal sigortaya erişimin güçleşmesi, refah devletinin daralması ve çö-zülmesi metropollerde gözle görülen sosyal gerileme ve yoksunluğun belirleyicisi haline gelmektedir.
(2) Kentin periferisindeki bölgelerin sosyo-ekono-mik koşulları ülkenin ve metropolün genel makro-ekonomik trendlerinden kopmuştur; periferinin dışlanmış ve damgalanmış stigmatizedsakinleri kendi yaşadıkları gettoların iktisadi davranış örüntüleriyle baş başadır çoğunlukla enformel ve kriminal sektörleşme periferideki gettoların sokaklarını karakterize etmektedir.
(3) Getto nüfusunun meşru ekonomik faaliyet zemininden giderek gaayrı-meşru bir zemine kayma potansiyeli devletin idari ve cezai önlemlerle böylesi bir sosyal riski kontrol ve denetleme faaliyetini gündeme getirmiştir.

(4) Böylece bölgesel anlan jinalleşen getto nüfusunun ke güvende hissettiği bir mekân dir. Heterojen nüfus, damgal; hissine sahiptir ve bu da yerel engelleyerek parçalılığı pekiş
(5) Damgalamayla birlils hem de kentin merkezine 1 sosyal mesafe şehrin mekâj daki bağı kopartır.
(6) Yabancılaşma, güven diyet eksikliği bağlamında bancılaşma ya da mekânın şayan nüfusun kolektif biı edebilmesini mümkün kılac tünlüğü parçalar; alternatif bilecek gösterge ve temsiller yoktur,

Getto Cezaevi Döngüsü
Aşırı-gettolaşmış mekân, marjinalleşmiş istenmeyen diği bir araç haline geliveril mayla birlikte, iktisadi anlaı ve idari anlamda muhafaz; sonucunda, mahalle sakinlı yasaları ve illegal sokak tica dışında şansı kalmıyor. Kan rünmez kılma ve dışlama s nalleşme ve kriminalleşmel getto-cezaevi döngüsünde lelerin her an patlamaya ha; Wacquant’m Birleşik De leri üzerinden tespiti birçok oldukça geçerli görünüyor. Bı yeterli. Peki, Londra’da yaşa lerden yola çıkarak ne söyle ipuçlarını verdiği; ayak-takı fırsatçı yağması ve en yaygır sı alündaki değerlendirmeıe sizlik döngüsü içerisinde biı Kentin periferisine sürülme ma, güvensizlik, sürekli bir i larından yararlanamama, yi lik parçalanmışlıktan örgüt! bir hareketi oluşturamaıra ‘kendiliğinden’ neticesini ten, tüm büyük metropolleı de şişen gettoların duvarla] dra’da bu duvar yoksul sem cu satıcısının vurularak öl olabileceğini gözler önüne seriyor.

İKİ BANLİYÖNÜN HİKAYESİ
Balca Çelener

Manş’ın karşılıklı iki kıyısı birbirlerine benzetilmekten ne kadar hoşlanmasada sürekli karşılaştırılmaktan kurtulamaz.Londra’nın kuzeyinde yaşananlardan sonra Paris’in başına başına gelenler bir kez gündeme taşındı.

27 Ekim 2005 günü, Clichy Sous-Bois adlı Paris’in pek de iyi bir namla anılmayan kuzey banliyösünde, akşamüstü saatlerinde, karakola telefonla bir hırsızlık şüphesi ihbarı yapıldı. Bir polis ekibi hemen olayın meydana geldiğinden şüphelenilen inşaat alanına doğru yola çıktı. İnşaat alanında, bir süre önce kendi aralarında futbol maçı yapmış, evlerine dönmeden önce de yol üzerindeki şantiyede biraz daha takılmaya karar vermiş çocuklar, alanın girişine park eden ekip aracını görünce huzursuzlandı. Polis’in dostları ya da arkadaşları olduğu söylenemezdi. Ayrıca iftar saati de yaklaşmaktaydı ve evde sofraya oturmayı bekleyen anne ve babalar nezdinde karakolda sorgulanmış olmak yemeğe gecikmeyi açıklayacak iyi bir bahane sayılmayacaktı. Bu koşullarda durmak her iki cephede de yenebilecek olası dayaklara davetiye çıkaracağından, Polis “dur” diye bağırdığında tam tersini yaptılar ve koşmaya başladılar.
Şantiyeden çıkıp büyük park boyunca koştular, park çıkışında aralarından daha yavaş koşan ikisi yakalandı. Öndeki üçlü daha iyi koşucuydu hatta içlerinden biri okulunda kros koşu şampiyonuydu karşılarına çıkan mezarlık duvarını tırmanıp, dikenli tellerin üzerinden atladı. Fakat telsizle çağırılan ikinci bir ekip mezarlığa daha hızlı ulaşmıştı. Onlara yakalanmamak için tepedeki kurukafa işaretinin alandan geçerek elek¬trik trafosunun içine saklandılar.
Saat 18:12’de şehir sakinleri beklenmedik bir elektrik kesintisi sebebiyle ellerindeki işleri bıraktı. Elektrik beş dakika kadar sonra geri geldi. Kesintinin sebepleri Buano Traore (15) ve Zyed Benna (17) anında can vermiş, Muhittin Altun (17) ise ciddi yanıklarla ağır yaralı olarak trafoda bulunmayı bekliyordu.
Olayın duyulmasıyla haber hızla yayıldı ve aynı akşam çocukların ölümünden sorumlu tutulan emniyet güçlerine saldırılar başladı. Polisin saldırganları durdurmak için caminin önünde gaz bombası atması ve bu olayın Ramazan’da yaşanması banliyölerin Müslüman halkının öfkesini iyice arttırdı ve önce çevre şehirlere, sonra Paris’e ve ardından Fransa geneline sıçrayan büyük bir isyan başladı. 300 bina ve on binlerce araç yakıldı, 130 kişi yaralandı ve olaylar ancak 17 Kasım’da sona erdi.

Olayların başladığı günün ertesi, dönemin İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy çocukların polis tarafından kovalandığını yalanladı. Yalanlamanın arkasında uzun süre durmak mümkün olmayınca bu sefer hırsızlığa teşebbüs gündeme getirildi fakat olayla hırsızlık arasında bir bağlantı tespit edilemedi. İçişleri Bakanı’nın isyancılardan bahsederken hızını alamayıp “ayaktakımı” ifadesini telaffuz et-mesi ise şiddetle kınandı. Nihayet Cumhurbaşkanı Chirac, kendisini müdahale etmek zorunda hissetti ve politikacıların seçtikleri kelimeler konusunda titiz olmalarının gerektiğini üstüne basarak hatırlattı. Suç işlemiş bir kişiye hukuken “suçlu” denirdi böyle buyurmaktaydı. Fransızlar ise t nin şiddetini daha sonra sandıkta tercih etti. Sarkozy başbakan, ardı cumhurbaşkanı oldu.
Olayın hemen ardından savcılık soruşturma başlattı. Polis görevlilerinden ikiı ların trafoya girmelerini engelleme) yatlarını tehlikeye atmaktan yargı başladı. Yargılama esnasında görevi vam ettiler ve olay sırasında iyiniyetli rina karar verilmesiyle 2010’da hak suçlamalardan beraat ettiler.
4 Ağustos 2011’de, akşamüstü i de, kuzey Londra’nın Tottenham ı İngiliz polisi, daha sonrasında önceı lanmış bir operasyon sebebiyle oldu reneceğimiz bir arama yapmak üze tek bir yolcu bulunan bir taksiyi du 18:15’i gösterirken üç el ateş edildi tek yolcusu Mark Duggan (29) ola can verdi. Polis memurlarından biri ve polis telsizine de bir kurşun isabe lis tarafından iki el ateş edildiği iiddia edildi.

Bu durumda üçüncü kurşun ancak araçtaki yolcunun ruhsatsız silahından çıkmış olabilirdi. Ancak, Polise göre kuzey Londra’da nam salmış çetelerden biri olan Stargang’ın bir üyesi ve muhtemel bir uyuşturucu satıcısı olan Duggan, ailesi tarafından son derece sakin, çevresinde sevilen iyi bir aile babası olarak tanınıyordu ve silah kullanacağına ya da en azından polise ateş edecek kadar aptal olacağına kimse inanmıyordu. İki gün sonra aile ve yakınları hak ettikleri makul bir açıklamayı istemek için karakol önünde toplandı. Mamafih, olaylar tamamen farklı gelişti. Göstericiler polis kordonun karşısında beklerken sinirler gerildi ve görgü tanıklarının anlattığına göre, 16 yaşlarında bir kızın polise attığı bir taşla ok yaydan çıktı, 6-10 Ağustos arası Londra’nın da dahil olduğu birçok İngiliz şehrinde etkili Olan bir isyan başlamış oldu. Bu sürede beş kişi yaşamını yitirdi, yirmiye yakın kişi yaralandı, binalar yakıldı, mağazalar yağmalandı ve 200 milyon sterlin değerinde zarar meydana geldi.

İsyanların şiddetini karşılaştırmak
Manş’ın karşılıklı iki kıyısı birbirlerine benzetilmekten ne kadar hoşlanmasa da sürekli karşılaştırılmaktan kurtulamaz. Londra’nın kuzeyinde yaşananlardan sonra Paris’in başına gelenler bir kez daha gündeme taşındı. Gerçekten de olaylar arasında paralellik kurmak için yeterli unsur mevcuttu. İşsizliğin yoğun olduğu bölgelerde yaşayan göçmen kökenli, belirgin derecede koyu tenli topluluklar, içlerinden birilerine emniyet güçleri tarafından şiddet uygulanınca ayaklanmıştı. İsyancıların öfkesinin sebebi ise artık herkesin malumuydu. Kendilerinden önce düşük ücretli ve tercih edilmeyen işleri yaparak hayatlarım kazanmak için o ülkelere yerleşmiş göçmenlerin çocukları, artık vatandaşı olsalar bile oralara tam bir aidiyetle bağlanamıyor, eskiden ailelerinin çalıştıkları işler daha yabancı olanlara daha ucuza yaptırılırken daha iyi işlere de ‘beyaz’larla rekabet edemedikleri için ulaşamıyordu. Öfkenin banliyöde yaşayan göçmen kimliğinin niteleyici unsuru olduğunu ise, sayısız bilimsel, popüler ya da sanatsal eser vasıtasıyla bizler dahi öğrenmiştik.
İsyanların şiddeti karşılaştırıldığı takdirde farklılıklar belirginleşiyordu. Paris banliyöleri ağırlıklı olarak kamu binalarını yakıp yıkar ve kolluk güçlerine saldırırken kuzey Londra isyancıları çevredeki dükkân ve mağazayı yakıp, yağmalayıp neredeyse mahalle içi bir arbede görüntüsü verdi. Bu noktada, isyanın yönelimine dair bir farklılığa hükmetmeden önce şartları hatırlamakta fayda var. Londra şamasına müsaade eden bir yerleşim yapısına sahip. Fakir bölgelerden iki sokak mesafede refah mahallelerine ulaşmak mümkün. Oysa zengin ve refah içinde bir merkez olan Paris, fakir etnik getto uyduları çevresine toplamış durumda. Paris banliyölerindeki isyancıların, isteseler dahi, yakıp yağmalayacak mağaza bulabilmeleri mümkün değil. Ayrıca, İngiltere’nin aksine Fransa geleneğinde polisin bireyi değil devleti korumaya meyilli olduğunu jda unutmamak lazım. Ancak, son olaylarda Ada emniyet güçlerinin isyanlara mesafesini bu liberallik açısından takdir etmeden evvel, menfaati korunacak birey kapsamına kimlerin dahil edildiği meselesini gözden kaçırmamakta fayda var.
İki ülkenin yakın tarihinde bu olaylar tek değil. Son olacaklarını varsaymak için de sebep yok. İngilizler 1985’te, Fransızlar ise 2007’de benzer isyanlar geçirdi. Fransa’da o sırada başbakanlık yapmalrta olan Sarkozy olanların birbirleriyle bağlantısı bulunmadığını, ikincinin tamamen münferit olduğunu iddia etti. İki isyanın ardından da sorumlularla ilgili ciddi bir soruşturma yapılmadı, göstermelik yargılamalarla olayların üstü “kapatıldı. İngilizlerin uzun aradan sonra yaşanan bu sosyal felaketlerle ilgili yapacağı mukayese, hesaplaşma, sorun ve sorumluların tespitindeki kararlılık Manş kıyıları arasındaki esas farkı gösterecek. Ya da benzerliği.
Son olarak ufak bir not: En az, polis yokluğunda dükkânlarını sopalarla koruyan kahraman esnaf kadar Türkiyeli olan, polisten kaçarken yaralanan ve Fransa’daki ayaklanmanın ateşlenmesine sebep olan genç Muhittin Altun’dan, Türkiye medyasında bahsedildiğini hiç duymuş muydunuz?

VAHŞİ KAPİTALİZM SOKAKLARI VURDU
David Harvey

Nihilist ve vahşi gençler” diyor The Daily Mail onlara: Hayatın farklı alanlarından gelmiş, sokaklarda başıboş bir şekilde polise taş, tuğla ve şişe atan, bir dükkânı yağmalayıp diğerini yakan, tvvitterda belirlenmiş güncel hedeflerine doğru ilerlerken polisle köşe kapmaca oynayan gençler.

The Daily Mail’daki ‘vahşi’ kelimesiydi beni çarpan. 1871’de Paris de yaşayan insanların vahşi ha, sırtlanlar olarak etiketlenmesi; aile, ahlak, özel mülkiyet ve din adına öldürülmeyi hak ettiklerinin söylenmesi geldi aklıma. Daha güncel bir örnek olarak ise Rupert Murdoch’un sol cebinden çıkarttıktan sonra sağ cebinde bekleyen David Cameron ile yer değiştirdiği Tony Blair’in ‘vahşi medya’ söylemleriyle medyaya saldırmasını hatırladım.
İsyanları değerlendirirken iki farklı grup oluştuğunu görüyoruz. Bu gruplardan birincisi isyanları katıksız, dizginlenemez ve affedilemez bir suç olgusu olarak değerlendiriyor. İkinci gruba göre ise isyanlar yanlış politika, süregelen ırkçılık, gençler ve azınlıklara eziyet edilmesi, gençler arasındaki kitlesel işsizlik, artan toplumsal mahrumiyet ve ekonomiyle hiçbir ilişkisi olmayan, zenginlerin servetini korumasından başka bir hedefi olmayan akılsız bir tasarruf politikası. Bu iki grubun histerik tartışmaları hiç bitmeyecek gibi.
Eğer şanslıysak, komisyonlar kurulacak ve raporlar hazırlanacak; Thatcher döneminde Brixton ve Toxteth’teki isyanlar için söylenenlerin bir kopyasını dinleyeceğiz. ‘Şanslı’ dedim, çünkü içimden bir ses mevcut başbakanın bunu yapmaktansa panzerleri ve gaz bombası takımını çağırıp bu ahlak yoksunluğunu, medeniyetsizliğirazalan aile değerlerini ve gençlerin disiplinsizliğini plastik mermilerle cezalandıracağını söylüyor.
Lâkin esas sorun, kapitalizmin kendisinin azgınca vahşileştiği bir toplumda yaşıyor olmamız. Vahşi siyasetçilerimiz harcamalarında yolsuzluk yapıyor, vahşi bankacılar toplumun iliklerini emiyor, CEO’lar, hedge fonları yöneticileri ve özel yatırım danışmanları dünyanın servetini yağmalıyor, telefon ve kredi kartı şirketleri herkesin faturalarına nereden çıktığı belli olmayan gizemli giderler ekliyor ve mağaza sahipleri insanları kazıklıyor.

Kitlesel Yoksunluk Sıradanlaştı
Kidesel yoksunluk politikası, yırtıcıları andırırcasına yapılan gün ortası soygunlar, özellikle yoksulların, korumasızların, saf ve yasal güvencesi olmayan insanların sömürülmesi günlük sıradan olaylar haline geldi. Aranızda hiç dürüst bir kapitalistin, dürüst bankacınının, dürüst siyasetçinin, dürüst işletmecinin veya dürüst bir polis komiserinin kaldığına inanan var mı? Evet, böyle dürüst insanlar var. Ancak onlar çok ufak bir azınlık ve mesleklerindeki diğer herkes onlara salak gözüyle bakıyor. Kurnaz olmak, kolayca köşeyi dönmek lazım. Dolandır ve çal! Yakalanma ihtimali her zaman zayıftır. Ayrıca kurumsal ‘suiistimal’lerin ortaya çıkması durumunda bile her zaman kişisel serveti korumanın bir yolu bulunur.
Söylediklerim kulağa şaşırtıcı gelebilir. Çoğumuz bu gerçekleri görmüyoruz, çünkü görmek istemiyoruz. Siyasetçilerin bunu itiraf etmeye cesaretleri yok, basın ise yolsuzluldara bulaşan insanların içerisinde sadece hoşlanmadıkları kişileri açıklıyor. Ancak, bence sokaktaki her isyancı ne demek istediğimi çok iyi biliyor. Onlar herkesin yaptığını yapıyor tek farkları sokak ortasında açık açık yapmaları. Thatcher’cıhk kapitalizmin vahşi içgüdülerini serbest bıraktı ve o zamandan beri hiçbir yönetici bu vahşiliği dizginlemek istemedi. “Yak ve yık”, her yerdeki yönetici sınıfların açıkça mottosu haline gelmiş durumda.
Bu içinde yaşadığımız yeni normal. Kurulacak inceleme komisyonu bu işe de yönelmeli. Sadece isyancılardan değil, herkesten hesap sorulmalı. Vahşi kapitalizm, insanlığa karşı işlediği suçlar kadar doğaya karşı işlediği suçlar için de yargılanmalı.

Çıplak Siyaset: Yolsuzluk Ve Mantıksızlık
Ne yazık ki, ‘akılsız’ isyancıların göremediği ve talep edemediği şey tam da bu. Çevremizdeki her şey bizim görmemizi ve talep etmemizi de engellemek için elinden geleni yapıyor. Siyasal güç odaklarının üstün ahlak ve kaypak nedenlerden oluşan kıyafeti ivedilikle giymesinin nedeni de bu kimse onun çıplak halini göremesin diye: Yolsuzlaşmış ve ahmakça mantıksız.
Ancak dünyanın bazı bölgelerinde umut ve ışık halen mevcut. İspanya ve Yunanistan’daki ‘öfkeliler’, Latin Amerika’daki devrimci kalp atışları, Asya’daki köylü hareketleri artık vahşi ve yırtıcı küresel kapitalizmin yarattığı yalan perdesinin ötesini görebiliyor. Geri kalanlarımızın görmesi ve harekete geçmesi için ne gerekiyor? Nasıl sil baştan başlayabiliriz? Hangi yöne gitmeliyiz? Bu soruları cevaplamak kolay değil. Ancak bildiğimiz tek bir şey var: Doğru cevabı sadece doğru soruları sorarak bulabiliriz.

BİR ŞİMDİKİ ZAMAN AYAKLANMASINDA LİBERTER ETİĞİN ‘NEREDE’LİĞİ ÜZERİNE

BURAK BAYSUN
Totenham, Enfield, Islington, Hackney, Camden, Croyden… Heyecanla olup bitene bağlı kaldığım isyan günleri boyunca yazılıp çizilenleri okuyor, videolar arası mekik dokuyor, bir içtepidir İngiltere’deki yakın dostumla sohbetimizde isyana ilişkin methiyeler düzüyordum. Gizil bir merakla tuhaf bir ajitasyonu, pratiğin sahasında olan dostuma hararetle dillendiriyor, söylediklerine karşın Bookchin’den alıntılıyordum: “Asıl sorulması gereken neden az sayıdaki aç ve yoksul insanın çaldığı değil, neden daha çok sayıdaki aç ve yoksul insanın çalmadığıdır.” Cevabı, “Eğer bu, bildiğimiz şekilde bir isyan ise bildiklerimizin, gördüklerimizin yüz karasıdır” idi. 8u söylemdeki kestirme yoruma karşın sunduğu veriler ve yaklaşımı bakış açımı çoğullamaya itti.

Birbiri ardına yığılan görsel enformasyon içinde çeşitli kaynaklardan izlenen videolar ve makaleler, öncelikle hayret içerisindeki egemen söylemi açık ediyordu. İsyan, salt talan ve yağma olarak yaftalanıyordu. Bu arada ezber bozan söylemler de Deliriyordu sıcağı sıcağına. Yakın zamanda ünlenen ancak ünü isyan sırasındaki söylemleri sebebiyle kolayca sönen ve işinden olan engelli aktivist yazar jody Mclntyre insanları sokağa çağırıyor, yazar Darcus Hovve polis ve egemen medya şiddetini ayyuka çıkarıyor, Tarık Ali eylemcilere ateş püskürenlere “1990?dan bu yana gözaltında gerçekleşen bini aşkın ölümle ilgili polisi sorgulamak akıllarına bile gelmiyor” diyordu. Kuşkusuz bu onurlu söylemlere katılıyordum, katılıyorum. Oradaki, devlet terörüne ve neoliberal yıkıma karşı dolaylı ve büyük oranda haklı bir tavırdı. Ancak aynı anda, çoğunlukla aynı gettolarda yağma ve talanın yine yoksula, emekçiye, yoldan geçen öğrenciye, mahalle bakkalına, bağımsız plak şirketlerine ve dahi yoksul evlerine yönelmesini haklı bulmak mümkün değildi. Bu noktada praksis bağlamında varolanın ardında değil yanıbaşında devrimci bir etik aramak zorunlu ve gerekliydi. Zira tefekkür halinde olan, daha önce çokça görüldüğü üzre ontolojik bir veriyi göz ardı edebiliyordu. Foucault, tam da bu veriden hareketle eleştirel bir tonda kurmuştu sözpnü. Asıl soruyu İngiltere’deki radikal siyasete yöneltmek son derece gerekliydi ki dezenformasyon ağı, bazılarımızın olumlu okuduğunun aksine kötücül bir edayla ‘Anarchy İn The UK’ nidaları atmayı geciktirmedi. Bu dualitede, antiotoriter bir ilişki biçimini gündelik yaşamda kurmaktan ve sürdürmekten bin ışık yılı uzakta olan bazı çok Marksist ve çok Anar¬şistler yerlerini peşinen alıyordu. Çok geçmeden yüreğime su serpen bir açıklama Kuzey Londra Anarşist Federasyonumdan geldi. Şöyle deniyordu:

Kaybedecek Bir Şey Kalmadı

“Polis şiddeti İngiltere’nin her tarafında günlük hayatın bir parçası. Zar zor geçinmeyi sağlayan toplumsal yardım sistemleri azaltıldı ve yok edildi. Yoksul bölgelere para girişini sağlayan devlet destekli iş fırsatları artık sağlanmazken kiraların sürekli artması sonucunda, çok aza sahip olan insanların artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmadı. Hiçbir şey. Bütün bu olan biten sırasında medyanın kendi üstlendiği rolü de küçümsememek lazım. Tottenham’daki olaylar başlamadan önce yapılan ‘barışçıl protesto’ tartışmalarına hiç yer vermeyen medya, protestocuların polis karakolu önünde sessiz bir eylem yapması durumunda yine hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı. Polis şiddeti ve buna karşı protesto her zaman olur. Ancak sadece karşı taraf da şiddetle cevap verdiğinde medya olan bitene yer verme ihtiyacı hisseder. Yani yoksulluk ve şiddet içinde yaşayan insanların en sonunda savaş açması bir sürpriz değil. Aynı şekilde insanların birkaç aylık kiralarını ödemelerini sağlayacak plazma televizyonları çalarken dükkânların raflarındaki kitaplara dokunmamaları da şaşırtmıyor. Çoğu yurttaş için bu yağma, sonuçsuz iş başvurularıyla geçirecekleri önümüzdeki yıllar içerisinde görüp görebilecekleri tek servet paylaşımı olacak. (…)

Sınıf Bilincini Yok Eden Hükümetler
İsyancıların ‘kendi topluluklarına’ saldırmakta olduğu hakkında çok şey söylendi. Ancak isyanlar bir ‘sosyal vakum’un içinde gerçekleşmez. 80?lerdeki isyanlar daha çok hedefe yoğunlaşmıştı; yoksullara dokunmadan sınıf ve ırk baskısının sembollerine saldırıyordu: Polis, karakol ve mağazalar. Peki, 1980?lerden günümüze ne değişti? Peş peşe gelen hükümetler işçi sınıfı dayanışması ve kimliği kavramlarını yok etmek için büyük çaba harcadı. Bunun sonucunda isyancıların sınıfımızın diğer üyelerine zarar vermesi sürpriz olabilir mi? Dayanışma Federasyonu işyeri mücadelesi aracılığıyla direniş üzerine temellenmiştir. Biz yağmanın bir parçası değiliz, düşünmeden konuşan sağcılar veya duygudaş olup yine de isyancıları ayıplayan solcular gibi davranamayız. Bu yüzden hayatları boyunca sahip olmaları engellenen servetleri yağmalayarak evlerine götüren tanımadığımız insanları ne kınayabiliriz, ne de onları hoş görebiliriz.
Devrimciler olarak, masum insanlara ve çalışan insanlara yapılan saldırılara göz yummamız mümkün değil. Dükkânların üst katlarındaki evlerle birlikte yakılması, insanların ulaşım araçlarına zarar verilmesi, soygunlar ve benzerleri, kendimize yapılmış bir saldırıdır. Bı rı, ev sahiplerin ğimizi sömürme rılara da aynı gi yanlar sürdükçe ni, evlerini ve ti şı kendilerini sa İsyancıların me; larla, diğer işçil atfedilen eşitsİ2 daha güçlü olac
Seattle’dan I kısmının yüzünü liberter düşünce me, ‘Arap bahar cak tekil paydaş sında söndüğü s daha nice yakın kitle iletişim ara masyonun geldii meyi aşıyor kanı mın ta kendisini riyle var ediyor, tika sahasında v özneyi savurduğ mayı ‘sağda olm dişini sorgusuz s nımlamanın haki reaktif bir sinizn alanında va rolaı sizce methiyeler ğını büyük ölçüd Eleştirelliği b ‘organsız beden’ anlamına geldiği salcılık sonrası ö yelken açabilme; seslerin gettodal na özgürlükçü et mek suretiyle ‘aı manı geldi, geçiyor.

NEOLİBERAL ÇAĞDA YOKSULLUĞUN CEZALANDIRICI DÜZENLENİŞİ

Loic Wacquant

Kırk yıl önce ceza infaz sistemi analistleri cezaevlerinin, yok olmasalar bile, gerilemekte olduklarına inanmışken, nasıl ve neden gelişmiş toplumların kurumsal ön saflarına geri döndüler? ‘Punishing the Poor’ (Yoksulları Cezalandırmak) adlı kitabımda bu tarihsel bilmeceyi çözmek için üç tane argüman ileri sürüyorum. Birincisi, polis teşkilatının genişletilmesi ve ulvileştirilmesi, mahkemeler ve infaz kurumları kriminal güvensizliğe değil, ücretli emeğin sıradanlaştırılması ve etnoırksal hiyerarşinin bozulmasının neden olduğu toplumsal güvencesizliğe verilen bir cevaptır. İkincisi, toplumsal ve cezai politikaları birbirine tekrar bağlamamız ve marjinalleştirmenin yeni cezai politikasını anlamak için bunları yoksulluk politikasının iki farklı biçimi olarak ele almamız gerekiyor. Üçüncüsü, kısıtlayıcı ‘çalışma rejimi’ ve genişletilen ‘hapishane rejimi’nin eşzamanlı ve birbiri içine geçerek yerleştirilmesinin neoliberal devletin inşasında payı var.

Sosyal güvencesizliğe cevap olarak cezai devletin tahkimatı
İlk tezim, devletin infaz kanadının tahkim edilmesinin suç işleme trendlerine bir tepki değil, sosyal güvencesizliğe bir cevap olduğu. Medeni Haklar hareketinin zirveye çıkmasını izleyen otuz yıl içinde Amerika Birleşik Devletleri ilerici adalette önder olma noktasından, ‘sıfır tolerans’ polisliğinin baş savunucusu, ‘üç hata yaparsan oyundan atılırsın’*1) politikasının mimarı ve hapse atmada dünya şampiyonu haline geldi. Neden? Yaygın cevaba göre cezaların bu ahmakça artışı suç oranlarının artışına paralel. Ama aslında, suç mağduriyeti bu dönem boyunca önce sabit¬tendi, sonra da azaldı. Şu basit istatistiğe bakabiliriz: 1975’te ABD’de ‘endekse giren’*2) her 10.000 suç için 21 mahkûm vardı; otuz yıl sonra bu sayı her 10.000 suç için 125 mahkûma çıktı. Bu demektir ki ABD, suç sabit kalırken altı kat daha çok cezalandıran bir ülke haline gelmiş.
Birleşik Devletler’de infaz politikasındaki bu cezalandırıcı dönüşümü açıklamak için suç-ve-ceza kutusundan çıkmak ve infaz kurumlarının penoloji dışı işlevlerine odaklanmak gerekiyor. Bunu yaptığımızda, l96o’lar daki ırk ayaklanmalarının hemen sonrasında polisin, mahkemelerin ve cezaevlerinin, ekonomik deregülasyon ve etno-ırksal bir kafes olarak gettonun içe doğru patlaması ile ortaya çıkan kentsel kırılmaları denetim altında almak ve kutuplaşan sınıf yapısının en dibindekilere güvencesiz istihdam disiplinini dayatmak için devreye sokulduklarını keşfedebiliriz. Sonuç olarak, cezaevlerinin yaygınlaşması, suçun denetimi ile pek bir alakası kalmamış şu üç misyonu yerine getirir olmuştur: Sanayi sonrası işçi sınıfının fraksiyonlarını güvencesiz ücretli emeğe doğru bükmek; sınıfın en kargaşa yaratıcı ve kalabalık unsurlarını depolara tıkmak ve devletin kendine ayırdığı sınırlanmış alandaki otoritesini vurgularken, hak eden yurttaşların sınırlarını korumak için nöbet tutmak.

şılaştırmalı olarak daha düşük hapsetme oranları olduğunu görürsünüz, Birleşik Dev-letler’dekinin altıda birinden onda birine değişen oranlar. Ancak bu, iki önemli olgunun üstünü örtmemeli: Birincisi, cezalandırma pek çok değişik biçim alabilir ve cezaevine kapatmaya indirgenemez. İkincisi, cezaevine kapatma oranlan Batı Avrupa’nın tamamında düzenli biçimde artmaktadır, 1980’lerin başından beri: Fransa, İtalya1 ve Belçika’da bir buçuk; İngiltere ve Galler’de, İsveç, Portekiz ve Yunanistan’da neredeyse iki kat; ve İspanya’da ve uzun zamandır insancıl cezalandırmanın modeli olarak gösterilen Hollanda’da dört kat. Gerçekte Batı Avrupa’da kentsel marjinalliğin cezalandırılmasına doğru bir savrulma var, yirmi yıl gecikmeli ve daha dar bir alanda (bu toplumlarda devletin ve sosyal uzayın biçimiyle ilişkili olarak) ilerliyor.
Avrupa’daki bu savrulmanın üç özelliği var. Birincisi, Avrupa hükümetlerinin sahiplendiği yeni ceza yasaları tipik olarak “ısırmaktan” ziyade “havlayan” yasalar, çünkü buralarda toplumsal ve ekonomik yurttaşlık daha sağlam, insan hakları standartları aşırı mücrimleştirmeye engel ve yargı çalışanları devlet aygıtından gelen infaz sisteminin genişletilmesi baskısına direnebilir durumdalar. Ama yine de, ihmal edilmiş bölgelerde “asayişsizlik” ve suçla mücadele söyleminin işsizlikle mücadelenin önüne geçmesi ve hükümet önceliği haline getirilmesi sonucu, cezalandırıcı tavır ve eylem hükümetler riezdinde ayrıcalıklı kılınıyor.
İkinci olarak, güçlü devletçi geleneklere sahip Avrupa toplumları, düşük gelirli bölgelerde toplumsal düzensizliği ve çaresizliği kontrol altında tutmak için infaz zincirinin hapishane ucunu değil, sivri ucunu, polisi kullanıyorlar. Örneğin: Fransa’da geride

karakol hücresinde bir gecelik “garde â e”(3) jçjn alıkonulan insanlar neredeyse kat artarak 1 milyon gibi ölçüsüz bir sa ulaştı. Üçüncü olarak, ABD’deki gibi yokluğun toplumsal yönetiminden cezai yöra mine vahşi bir sıçrayış yerine, kıta Avruğ ülkeleri iki tür idare biçimine de yoğunlaj lar. Refah sistemi harcamalarını ve polis nl dahalesini eşzamanlı artırdılar ve bu, cj sisteminin genişlemesini hem teşvik ej hem de kısıtlayan çelişkili bir itki yarattı.
Bu üç özellik, yoksulluğun cezalandırılın sında Birleşik Devletler’dekine benzemea bir “Batı Avrupa yolu” tanımlıyor. Yine d daha uzun vadeli bir makropolitik perspd tiften, hâkim eğilim ayni: piyasanın “göri| mez eli”ni cezai devletin “demir yumruğu”; birleştirici biçimde» kamu politikalarının zalandırma hattında tahkim edilmesi.

Sosyal ve cezai politikaları yeniden ilişkilendirmek
İkinci tezim, sosyal ve cezai politikalarda) değişimleri birbirlerinden koparmak yeril yeniden ilişkilendirmek gerektiği. Sosyal yaı dım hakkından çalışma zorunluluğuna (yan kendini idame ettirebilmek için düşük kalit istihdama zorja katılım) geçişle desteklena kamu yardımlarındaki kesintiler ve cezaej sisteminin genişletilmesi aynı madalyona iki yüzü. Çalışma rejimi ve hapishane rejini birlikte, ekonomik eşitsizliklerin ve sosyl güvencesizliğin derinleşme çağında yoksul luğun çifte regülasyonunu sağlıyor.
Bana göre, refah sistemi ve adalet sistemi yoksullara yönelik kamu politikasının iki kar deş kipi, ve bu yüzden ilkesel olarak analizleri de reformları da birlikte ele alınmalı. Denetleyici çalışma rejimi ve tesirsizleştirici cezaevi, aslında hünersiz işçi sınıfının aynı guıasyonun yııuiı wııu^an;ıa u5ı«?11 runda kaldığında sert biçimde müdahaleci ve otoriter oluyor. Bunun sebebi, piyasa disiplininin dayatılmasının pürüzsüz, kendi kendini harekete geçiren bir süreç olmaması; bu dayatma inatçılıkla karşılaşıyor ve direnişi tetikliyor; alt sınıflarda toplumsal istikrarsızlığa ve dalgalanmaya yol açıyor; etkin biçimde devletin otoritesini sarsıcı oluyor. Bu sebeple piyasa disiplini, onu demirleyecek ve destekleyecek kurumsal mekanizmalara ihtiyaç duyuyor ve bunlar arasında genişletilmiş ve dinamik bir ceza infaz kurumu da var.
Ahlakçılığın rehberliğinde birbirine bağlanan sosyal yardım kanadının cimriliği ve ceza infaz kanadının cömertliği, demokratik ülküyü derinden zedeliyor. Bu iki kol, aynı nüfus ve bölgeler üzerinde birleştikçe, caydırıcı çalışma rejimi ve etkisizleştirici hapishane rejimi, sınıfsal ve etnik yelpazede son derece farklı yurttaşlık profilleri ve deneyimleri üretiyor. Bu rejimler en temel devletin yurttaşlara eşit muamelesi ilkesine ihanet ediyorlar ve mülksüzleri bireysel özgürlüklerinden mahrum bırakıyorlar. Dahası bu rejimler, zorunlu dayatılan programların kişisel sorumluluğu şart koşan (tam da devlet, insanların sorumluluklarını taşıyabilmeleri için ihtiyaç duydukları kurumsal destekleri çeker, kendi sosyal ve ekonomik görevlerinden kaçarken) agresif uygulamaları ile yönetilenlerin rızasının altını oymuş oluyorlar. Kısacası, yoksulluğun cezalandırılması yurttaşlığı sınıf çizgileri boyunca bölüyor, en aşağıda güveni parçalıyor ve cumhuriyetçi ilkelerin bozunumunu hazırlıyor. Kısıtlayıcı çalışma rejimini genişletilmiş hapishane rejimi ile evlendiren yeni sosyal güvencesizlik yönetiminin tesisi, nihayetinde, neoliberalizmin demokrasiyi temelin çürüttüğünü gösteriyor. Ancak bu çürüme, önceden belirlenmiş bir zorunluluk değil, politika tercihlerinin bir sonucu. 1960’ların debdebesi ve 1970’lerin stagflasyonu içinden çıkan başka tarihsel patikalar vardı, buün de bunlar açık. Ama bu patikaları bulmak için ilk önce onların içine yerleştiği kurumsal labirentin mimarisini ve yoksulluğun cezalandırıcı yönetimine geçişin derin nedenlerini açıklamamız lazım,

■ Notlar
[1] “Three Strikes and You’re Out”, orjinal olarak bir beyzbol terimi, vurucunun üçüncü ıskadan sonra oyun dışı kalmasını anlatır. ABD infaz sisteminde, ağır suçları tekrarlayan sanıkların üçüncü kez veya daha fazla benzer suçları işlemeleri halinde alacakları cezayı artıran ve hapis cezası dışında bir ceza almalarını neredeyse imkansız kılan yasanın popüler adı. (Türkçe’ye çevirenin notu.) [2] ABD’de federal hükümetin yıllık suç endeksine dahil ettiği sekiz suç», çeşidi var, bunlara “endeks suçlan” deniyor: Kasten adam öldürme, tecavüz, soygun, meskene tecavüz, ağırlaştırıcı sebep içeren saldırı, 50 dolar ve üzerinde hırsızlık, motorlu araç kaçırma, kundakçılık. (Türkçe’ye çevirenin notu.) [3] Fr7ansızca, gözaltı. (Türkçe’ye çevirenin notu.) [4] Wacquant’ın kullandığı fiil “correct”, aynı zamanda ABD adalet sisteminde cezaevi infaz kurumlarına “correction facilities” deniyor. (Türkçe’ye çevirenin notu.)
[5] Temporary Assistance for Needy Families, “Muhtaç Ailelere Geçici Yardım”, ABD’de uygulanan bir yoksulluk yardım aracı. (Türkçe’ye çevirenin notu.)

KAPATMANIN MORFOLOjİSİ VE ESTETİĞİ ÜZERİNE
ONUR E. KARA

Genel olarak öğrenme isteğimizde bir tür ‘aşağılanma arzusu’ saklı gibidir ve bu kısmen bilginin iktidarı altında ezilmeye, ezilmekten alınan hazza uzanır. Bilgi alanını kat edip, bilgisizliğe eriştiğimiz noktada ise, asıl deneyim alanına girdiğimizi ve şimdi, artık her adımda, yeniden ‘bilgi’leneceğimizi fark ederiz; sanırım burada da “biliyorum, öyleyse varım” tarzı bir coşku yatmakta. Bataille, bu ‘deneyim’ sarmalında yol alırken, olası tüm aşırılıkla “bilgisizlik, bilgiden sonra gelir” diyor ve bununla sessiz sedasız da olsa varoluşçuluğu selamlıyordu.
Görünen (sanılan) ile hakikat (bilinen) arasındaki ikiliğin tarihi, felsefe tarihi ile olduğu kadar (her türlü tanıtlama çabamıza sokmayı adet edindiğimiz Antik Yunan düşüncesi, neyse ki böyle bir ikiliği Platon’la kristalize etmişti ve bu ikilik fenomonoloji dilinde hâlâ devam ediyor), sosyal örgütlenme tarihi ile de birlikte düşünülmeli. Bu tarihe neseple, kölelik, feodalite ve kapitalizm (sınıflı toplum) ayrımı, kaba da olsa, makullüğünü koruyor. Bakış açısı üretmeyi bekleyen bir nokta, sosyal örgütlenmenin mecrasında, görünen ile hakikat arasındaki çatışmayı varsayarak, görünenin, hakikati ‘kapatma’ niyetinde olduğudur. İşte bu noktada, ideolojiyi olduğu kadar, morfolojiyi de yardıma çağırabiliriz; tabii eğer yapay olanın, estetiğin, doğal olana öykündüğünü kabul ederek.
Bu yarım yamalak tezle iddia edilebilecek şey, sosyal örgütlenmenin bir çeşidini tecelli etmeden (ve iki aşamalı sözleşmeler olmadan) oluşamayan toplumların, belki toplu yaşamanın ilk(s)el bir itkisi olarak, morfolojik ve eş ölçüde estetik bir yönelimde olduklarıdır. Yani toplumlar, ‘görünen’ ile ve onun estetiği, ideali, yanılsaması, kolaylığı ve cezbediciliği etrafında var olmaktadır. Ve bu estetik mecra, örgütlenmeyi mümkün kılan, temelde yatan, ama çirkin, karmaşık, zor olan, kaçınılan ve kimsenin görmek dahi istemediği ‘hakiki’ dinamiği/gerçek olguyu daima kapatma, gizleme ve kuşatmayı gerektirmektedir. İster toplumun örgütlenme biçimini belirleyen ekonomiden ya da bunu yönlendiren siyasalın kendisinden başlayalım, istersek de toplum yaşamının, düşüncenin ve aslında zamanın iskân edildiği şehirlerden, onların imarı ve dönüşümünü ele alalım, varacağımız nokta; kendi varlığıyla bir gerçeklik teşkil eden arızi olguların, düzensizliklerin, uyumsuzlukların ve aciziyetlerin kapatılmasıdır. Örneğin, ari ırk bütünlüğü nasıl bir ‘görünen’ olarak karşımıza çıktıysa ve bunun ideali nasıl etraflıca insanları sardıysa, uyumu bozan, çirkinlenen, arıza yaratan ama o mekânın ve zamanın bir gerçekliği olan Yahudileri ‘kapatmak’, o kadar kolay olmuştur. “Biz Türk bir milletiz” diyen ülkü de, başka bir arızi durumu, örneğin “bende bu ülkenin bir parçasıyım” diyen Kürtleri hem siyasal hem de ekonomik olarak ‘kapatma’yı denemiştir. Ya da, gökten dünyamıza bakan Tanrı’ya estetik/uyum içinde bir ‘görüntü’ vermeye yeltenen ‘Müslüman ülke’ sevdalıları da, başta kadınları ve diğerlerini kapanmaya, içe gömülmeye, saklanmaya zorlamıştır. Burjuvazi de, sonlandırmak istemediği besbelli yoksulluğu, onun özneleri ile beraber, şehrin dışına, arka sokaklara, fabrikalara, taşraya, köylere ve ülkenin belli bir bölgesine konumlandırmış ve orada tutmayı yeğlemiştir. Arıza çıkaranların yeri ise, baştan hapishane ya da benzer yerler olmuştur.
Bütün bu ‘kapatma’lara maruz kalanlar, sosyal olarak inşa edilen ‘vitrin’in estetiğini bozanlar, öyleyse hasıraltı edilmek istenenler olarak karşımızdadır. Burada gizil mantık, kötülüğün bireyde olduğu kadar, onun içinde olduğu ve öyleyse orada tutulması gerektiğidir. İşte bu yüzden, bir bütünün, kendi görünüşündeki estetiğe birincil önemi verdiğini ve onu mümkün kılan asıl organ, parçacık ve bunların işleyişini ‘kapattığını’ savlayan morfoloji, başvurulabilir bir bakış açısıdır. Burada iddia edilen de yalnızca bu kadardır. Fakat bu bakış açısı sürdürülmeye açıktır. Bunun için bir toplumun biçimini, nasıl göründüğünü, dış yüzünü incelemek için davet edilen morfoloji, alt dalları anatomi, histoloji ve embriyolojiden yararlanarak, organların/kapatılanların birbirleri ile olan ilgilerini, esaslı dokularını ve de bunların gelişimini bakışına katmak durumundadır. Örneğin, toplum denen bütün, nasıl bir vitrinle kendini sunmaktadır? Bu vitrini, görünüşü oluşturacak kimlerdir? Hangi estetik ideal ile ‘görünmek’ niyetindedir? Bu bağlamda, mecburi ama kabullenilmek istenmeyen gerçeklerinin ‘kapatılması’ nasıl sağlanmaktadır? Kapatmayı mümkün kılan kurum, yapı ve yaşayış şekilleri, hangi görüntüye atfedilen estetiğin getirdikleridir?
Bu bakış açısının kazısında, çeşitli bulgulardan biri ‘iktidarın her yerdeliği’ olacaktır. Foucault, belki bir mimar, ressam ya da kartograf kadar incelikli çalışmalarında, böyle bir morfolojik bakışa sahipti ve biz onu, tıpçının bir hastalığa bakışında gördük. Teleskop, bilimi uzaktakine yollarken, gerçeği genel olanda, bütünün keşfinde arıyordu. Bugün morfolojinin de yararlandığı mikroskop ise, bilimi ters istikamete yöneltti ve yakında, küçükte, parçada, içte bir arayışı mümkün kıldı. Doğa bilimlerinde ‘sicim teorisi’ne kadar ulaşan bu arayış, sosyal bilimlerde ise Foucault ile aradığını buldu. Aslında Leibniz ve Tarde monadolojisi, kriminal ekonomi çalışmaları, tikel olanın, içtekinin, kapatılmış olanın ve bireyin, tüm duygulanışları, hastalıkları ve arızilikleri ile beraber, birçok gerçeği barındırdığını not düşmüştü. Fakat Foucault’nun, iktidarın şeceresine yerleştirdiği de benzer bir şey idi; bir sosyal örgütlenme, iktidarı zorunlu olarak yaratacak ve bu da bir tür kapatmayı gerektirecekti; tıpkı Marx’ın, hâkim sınıflar ve hâkim fikirler arasında kurduğu paralellik gibi. Bu elbette, ideolojiye bir göndermedir. Bütünüyle ‘kamusal’ ve ‘bireysel’ ayrımını da işin içine sokmayı gerektiren bu ‘kapatma’ ideolojisindeki başarı ise, kapatılanları, kapatmanın kendisiyle barıştırmış olmasıdır. Bugün eğer, özünde bir ‘kapanma’yı arzulayan bireysel ve negatif özgürlük baş tacı ediliyorsa, yüzyıllardır dinin yasak ve zorlama olarak koyduğu ‘kapanma/örtünme’ kadın için bir pozitif özgürlük olarak kutlanıyorsa, trajedi büyüktür ve gerçekten iktidar ‘her yerdedir’. Kafka’nın edebiyatına pek önceleri giren bu ‘iktidarın her yerdeliği’, aslında ‘kapatmanın her yerdeliği’ne gönderiyordu; pansiyon odası, devlet binaları, iş ofisleri ya da aile ortamı. Morfolojik eseri Metamorfoz’da söylediği de bence şuydu; bir kez kapatıldıktan sonra, ne biçime girdiğiniz fark etmiyor; insan ya da hamam böceği.
Bu bağlamda, bugün ‘kapatılanlar’, yalnızca yoksullar, işçiler ve kadınlar değil, konforlu ve güvenli evindeki üst sınıf erbabı, yeşil kampusundaki öğrenci, modern sokaklarda gezinen aylak ve belki her türlü pazarda uçuşan kelebek tüketicilerdir de. Bunun bize söylediği, kapalılığın modern topluma temerküz ettiği ve aslında ‘kapalı toplum’un belki yeniden tesis edildiğidir. Açıklık ve özgürlük ise, somut olarak sokağa çıkabilmeye denk düşmemekte, yine morfolojik olarak yaklaşırsak, içi dışı bir olmanın erdemine ve alt üst etmedeki coşkuya göndermektedir.

ARE WE TOO BLİND TO SEE
(Göremeyecek kadar kör müyüz)

VEYSEL ATAYMAN

Ghetto tanımlaması İtalyanca (Venedikçe) ‘Gettore’ sözcüğünden geliyor; halkın dilinde, bitişiğinde hemen bir dökümhanenin bulunduğu Cannaregio semti anlamında kullanılmış. (Getto’dan yerel deyişle türetilmiş getto, ‘döküm’ demek. Venedik Cumhuriyeti hükümeti 29 Mart 1516’da Yahudi cemaatini orada tek bir semtte (mahallede) toplama kararı alıyor. Sözcüğün bir başka türeme kaynağı İbranice ‘Get’ ayırma sözcüğü; tarihsel düzlemde boşanma mektubu, bildirimi anlamına gelmekte. 1555’te Papa Yedinci Paul, Roma gettosunu kurdurmuş; Cum nimis absurdum kararıyla Yahudiler’in bu ayrı alanda yaşamalarını zorunlu kılmış. Beşinci Pius, 25 Şubat 1569’da kendi iktidar alanındaki bütün Yahudileri sürmüş. 17. yüzyılda Livarno ve Pisa dışında bütün kentlerde birer getto bulunmaktaydı ve hepsi duvarlarla ana kentten ayrılmışlardı. Yahudi getto sakinleri, gettoların dışında belli başlı tanıtıcı simgeler taşımaya mecbur tutulmuşlardı. Gettolar, iradeleri dışında buralarda yerleşmeye zorlananlar için birer hapishaneye dönüşmekle kalmamış, kaba kuvvete dayalı saldırıların, yağma ve talanların hedefi olup durmuşlardı.
Getto sistemi, Fransız Devrimi’yle ve onu izleyen özgürleşme hareketleriyle birlikte dağılmış; 19. yüzyılda, Dünya’nın biricik (resmi) gettosu olan Roma gettosuna, kral II. Emanuel tarafından son verilmişti.
Arap dünyasında benzer bir uygulama Fas kentlerindeki Mellah’lardı. Doğu Yahudileri Yahudilerin yoğun yaşadığı yerlere, köylere ya da mini kentlere Şitetl adını vermişlerdi.
Yahudi sosyal tarihi ile kaynaşmış olan getto kavramı, bilindiği gibi, günümüzde, çevresine mahalleler, semtler gibi elle tutulur ya da sosyo-kültürel, etik, manevi vb. sınırların çekildiği sosyal yapılaşmalar ya da yapılaştırmalar için de kullanılmaktadır. İtalya özelinin dışına çıkıp tarihe geri döndüğümüzde Yahudiler’in antik çağdan bu yana özellikle Akdeniz’e kıyı ülkelerde, 6. ve 7. yüzyıldan itibaren de Almanya’da gettolarda yaşadığını görüyoruz.
Başlangıçta Yahudiler hemen bütün meslekleri icra edebilmekteydiler; kendilerine sınırsız ticaret özgürlüğü tanınmıştı, toprak sahibi bile olabiliyorlardı. Ortaçağın kentlerinde ise tek tek sosyal ve meslek gruplarından Yahudiler, genellikle kentin belli bir semtinde ya da ‘caddesinde’ yaşarlardı. Yahudiler’in yoğun olduğu böyle bir caddenin ya da sokağın adı, ‘Yahudi sokağı’ ya da ‘mahallesi’ olarak tanımlanırdı. Bir iple ya da zincirle, bir bakıma sembolik olarak bir yalıtılma, ayrı yerde tutulma hali söz konusuydu buralarda. ‘Eruv’ denen bu yarı sembolik tanımlanmış alanda kutsal Sabbat günlerinde belli faaliyetlere izin verilir, Sabbat buyruklarının uygulanmasına imkân tanınırdı. Kimi Yahudiler kentin bu özel bölgesinin dışında yaşayabildikleri gibi, gene Yahudi olmayanların da orada ikameti mümkündü.

Bölgenin İtibarı’, ‘Değersiz Yerel Halk’
Speyer Psikopsu Huozmann, Kutsal Roma-German İmparatorluğu sınırları içinde bir gettonun oluşturulma örneğini 11. yüzyılda şöyle anlatıyor: “Speyer köyünü kente dönüştürdüğümde, Yahudileri de oraya çekerek bölgemizin itibarını bin kat artıracağımı düşünmüştüm. Gelenleri, öteki yurttaşların kaldığı bölgelerin dışına yerleştirdim ve değersiz yerel halkın terbiyesizliklerinden rahatsız olmamaları için bölgeyi duvarlarla çevirttim.” Speyer’e göre, ilk yerleşimler 1084 tarihinde gerçekleşmiş, böylelikle ilk resmi belgelerle belirlenmiş gettolaşmayı temsil etmiştir. Sonraki yüzyıllarda gettoların yoğunlaşan nüfusu büyük sefaletlere yol açmamıştı; çünkü Yahudilerin çoğu hali vakti yerinde zanaat erbabı ya da tüccardı. Gene de çoğu zaman katlanılması zor kurallara uymak zorunda bırakılıyorlardı.
NAZİ-ALMANYA’sı, Yahudileri Shoa (Soykırım) kamplarına götürmeden önce SS’ler Yahudi yerleşimlerini ‘Yahudi İkamet Semti/ilçeleri’ diye tanımlamaktaydı; getto sözcüğü de kısa tanım olarak kullanılmıştı. Doğu Avrupa’da 1939-1944 yılları arasında yaklaşık 400 kadarı Polonya’da, bir o kadarı da Sovyetler Birliği’nde olmak üzere toplam 950 getto bulunmaktaydı. Nazi güçlerinin istila ettiği bu iki ülke dışında Yunanistan da dahil olmak üzere, 1940’tan itibaren Yahudiler belli mahalle ve ilçelerde toplanmaya zorlandılar. Polonya hükümeti, ilk kez Yahudiler’in kollarına, beyaz bant üzerine Davut Yıldızı’nı resmen takma mecburiyeti getirdi. Himmler’in ‘Doğu Yüksek Düzey SS ve Polis Müdürü’ Krüger, gece bile gettoyu terk etme yasağını uygulamaya koymuş, gene bizzat Yahudiler’den oluşturulan öz-yönetim organları, çalışma grupları kurma, Yahudiler’in geri bıraktıkları malı-mülkü organize edip Nazilere teslim etme, hatta 1942’den itibaren, Polonya’daki gettoların kapatılmasından sonra tutsakların çeşitli toplama kampına yollanması çalışmalarını düzenleme gibi görevler yerine getirmişlerdir.
Dönemin en büyük ikamet bölgeleri, Warşova Gettosu, Lodz Gettosu ve Galiçya’ta Lemberg Gettosuydu. SSCB’deki Riga Gettosu ve zengin Yahudilerin, çocukların biraraya getirildiği ve Alman savaş propagandasının filme aldığı Çekoslovakya’daki Terezya Gettosudur. 1942’den itibaren ‘Yahudi sorununu’ temelden çözmeye(!) karar veren Nazi Rejimi, gettoları boşaltıp buraların sakinlerini toplama kamplarına, total imhaya yollamaya başlayacaktır.
Çin’in Şangay kentinde 2,5 kilometre kare bir alana yayılmış Şangay Gettosu soykırım tarihinde özel bir yere sahiptir. Avrupa’daki Yahudilerin bir bölümü 1941 yılında başlayan japon işgaline kadar oraya sığınabilmişler, kent 1945’te japonlar’dan kurtarılmıştır.


Gettho’nun romantikleştirilmesi

1968’de o zaman 26 yaşında olan Mac Davis bir şarkı yazar: ‘The Vicious Circle’ (Berbat, kötü çevre, alan vb). Elvis Presley 1969’da bir single halinde ‘In the Gettho’ adı altında ünlendirir şarkıyı. Günün birinde bir silah ve bir araba çalıp kaçan siyah çocuğun öyküsüdür bu. Birleşik Devletler’de haftalarca 3. sırada, İngiltere’de 2 ve Almanya’da 1. sırada kalmıştır. “And his mama cries” ile biter şarkı, bir durumun, çaresizliğin sesiyle; çünkü “serin, kül rengi bir Chicago sabahında zavallı bir çocuk daha doğmuştur ve anne ağlar; ihtiyacı olmayan tek şey varsa o da doyurulması gereken başka bir küçük ağız”dır çünkü. İlginçtir, ‘Gettho’ bu bağlamda siyahların yaşadığı semtleri ifade eder hale gelmiş gibidir. Oysa Birleşik Devletler’deki Chinatown, sözcüğün tam anlamıyla birer gettoydu. Çinli ya da Çin kökenli azınlıkların San Fransisco ve New York City gibi kentlerde 1882 yasasına göre bu belli mahallelerde yaşamaları zorunlu kılınmıştı, ama siyahların değil elbette. Birkaç caddeye yayılmış blokları kapsayan bu yerleşim alanları, kimi kentlerde on binin üzerinde insana mekân olmak durumundaydılar. Bu zorunlu ikamet yasası, 1940’ta kaldırıldı. Ama o semtlerdeki yerleşimci nüfus belirleyici olmuştu bir kere.
‘Gettho/getto’ kavramı giderek ortalamadan sapan sosyal ya da etnik yapıların hâkim olduğu, Afro-Amerikan ya da Hispanik nüfusun damgasını bastığı sosyal semt ve mahaller için kullanılır hale geldi. Bu bölgelerdeki aşikâr sosyal, ekonomik ikamet mecburiyetinin yanı sıra tarihsel bir ırk ayrımına geri giden, (WASP) segerasyon denen doğrudan yasa-koyucu zorlamalar da, Afro-Amerikan nüfusun söz konusu kentlerin belli mahalle ve semtlerinde yoğunlaşmasına yol açmıştır. Burada yapılması gereken bir karşılaştırma var: Büyük kentlerde belli bölgelerde yerleşmiş ve yoğunlaşmış ‘Anglo-sakson’ kökenli olmayan İtalyanlar, Polonyalılar ve İrlandalılar gibi Avrupalı göçmenlerden farklı olarak, ayrıca ek sınırlamalara tabi olmaları, Afro-Amerikan semtlerin ‘klasik Gettho’ ya da Ghetti ile karşılaştırılabileceği düşüncesini desteklemektedir. Birleşik Devletlen Sivil haklar hareketi 1950-60 arasında bu yasal sınırlamaları kaldırmış olsa da Afro-Amerikan nüfusun ekonomik durumunda dişe dokunur bir iyileşme gerçekleşmedi. Dolayısıyla da ülkenin Güney Batısındaki Hispanik ve öteki bölgelerdeki siyah nüfusun yoğun olduğu durumlarda ‘getto’ sözcüğünü kullanmak, Bronx ve Harlem gibi New York semtlerine Getto deme alışkanlığı, 70-80’li yıllarda Avrupa üzerinden bize kadar uzandı. Bu arada Chicago’nun güney bölgeleri ve gittikçe artan ölçüde Los Angeles’in Skid Rows denen periferileri, doksanlı yıllarda yaygınlaşıp duran bir sefaletin ve tavan yapan şiddetin sahnelerini sunmaya başladı.
Alt-kültür jargonunda getto kavramı, özellikle Hip-hop alanında zamanla önemli bir anlam dönüşümü ve deyimi yerindeyse romantikleşme yaşadı. Modern sosyo-kültürün dilinde getto, sosyal sorun noktalarını tanımlamakta da kullanılıyor. Duruma göre bir getto, bir gecekondu semtine (slum) dönüşebilmektedir. İtalya’nın Padua kentinde suç sayısının yüksekliğinden ötürü çitlerle çevrili bir semt bulunmaktadır.

Büyük selameti bekleme…
Wikipedia kaynağından acele derlemeye çalıştığım bu yazı; etimolojik, tarihsel veriler üzerinden yol aldı. Dergide felsefi-sosyo-kültürel yorumların yer alacağını var sayarak bir tür ‘kuru bilgi’ eklemesi yapmanın yeterli ve işlevsel olacağını düşündüm. Elimde Ernst Bloch’un ‘Hıristiyanlığın İçerdiği Atheizm’ (ya da içindeki Atheizm) adlı kitabı var. Çevirmeye çalışıyorum ne zamandır! Bana şimdilik epey dokunan bir dram bölgesi var metnin. İsa-Mesih, Kıyametin (apokalyptik olayın) elinin kulağında olduğuna kesin inanıyor. Öyle ki talebelerini (havarileri) hızla o zamanki ‘dünyanın’ dört bir yanına salıp, “Göklerin/Tanrı’nın Krallığı/Egemenliği kapıda, tövbe edin, buna hazırlanın ve layık olun bu yeni Dünya’ya” demelerini istiyor. Kendisi de göğe yükselecek, kıyametten sonra geri gelip o bin yıllık mutluluk ve refah dünyası başlayacaktır. (Chillianizm anlayışı). Hıristiyan eşatolojisi (selamet anlayışı) elbette bir sıkıntının içine giriyor çok geçmeden. Çünkü ne Tanrı Krallığı var görünürde ne de vaat edilen eşaton (selamet). Ve İsa çarmıhta, İncil’in kimi kitaplarına göre, “Tanrım beni niçin terk ettin?” diyor, anlaşılır bir şaşkınlık ve çaresizlik içinde. İki büyük dinde ‘kıyamet’ aynı zamanda “Tanrı’nın o son mahkemesi, dünyanın ve dünyasal zamanın sonu, dünyanın batıp yerine Tanrı’nın gerçek bilgisinin geçmesi” beklentilerini içerme anlamında eşatoloji ile iç içe. Yahudi inancında eşatoloji de bir anlamda, büyük kıyamet yaşanmadan, bu dünyada, evet bu dünyada selametin olamayacağı anlayışında özetlenebilir. Öyle ki daha 1. Dünya Savaşı’nı büyük kıyamet olarak yorumlayıp savaşa gönüllü katılan Yahudiler olmuştur. Bu eşatoloji Benjamin’in tarih ve kurtuluş, Marksizm kavrayışına kadar nüfuz eder. Ama işte, sonunda ne türlü kıyamet yaşanırsa yaşansın, hep Deccal çıkmıştır ortaya son sözü söyleyen olarak. Toplama kamplarında ve öncesinde, Faşizmin gümbür gümbür gelen ayak sesleri karşısında (elbette sosyo-ekonomik şartların yanı sıra) bu inanmanın etkin olduğunu söylemek zor mu? Gettoların bile, Yahudilerce, bir kıyamet bölgesi parçası olarak, tahammül etme, çile doldurma bölgesi olarak ‘manevileştirilmiş’ olması mümkün, diye düşünemez miyiz? (Çok yerde de yazılmıştır herhalde böyle bir şeyler)
Bugün artık Avrupa’da da bütün o demokrasi alışkanlıklarına rağmen, neredeyse gözle görülür fiziki sınırlar içinde göçmenler, mülteciler, azınlıklar, hatta büyük emekçi kitleleri ‘asıl’ ülke temsilcilerinden ayrı bir ‘dünyaya’ hapsediliyorlar. Londra’daki başkaldırılarda sistemden yana güç oluşturan Türkler’in Almanya’daki karşılığı, şimdilik uyuşturucuyla ayakta durmaya çalışan Kreuzberg gençliği. Getto’nun gerçekten romantik bir bağlamı varsa, bu bağlamın içinde, bu dünyadaki tahammülü mümkün kılan katlanmanın mükafatını vaat eden büyük inanç sistemlerinin payı büyük olmalı. Yahudiler yer yer kendi insanlarının Naziler ile işbirliği sonucu gettolardan toplama kamplarına taşındılar. Birkaç direnme, istisna olarak kaldı. Büyük selameti beklediler ve avundular herhalde. Ve dünya gittikçe sayıca çok büyük kitleleri belli noktalarda yoğunlaştıran gettolar oluşturup duruyor. Çünkü dünya/kapitalist sistem, en geniş anlamda, gettoların, Berlin vb örneğinde olduğu gibi, birbirini tamamlayan araçlarla (inançsal-kültürel-psikodelik vb) insanların kendilerini uyuşturduklarını ya da çılgın, aşırı tepkilerle sistemi daha sert önemlere yönleme yolunda meşrulaştırdıklarını ve yerli emekçi güçlerin karşısındaki ucuz emek tehdidi de vb olduklarını biliyor.
Kracauer, daha 20’lerde gittikçe proletaryaya doğru ‘indiğini’ fark eden ‘orta sınıf’tan söz eder. Orta ya da ‘Yeni Orta’ sınıfın, gittikçe ‘aşağıya kayma’, benzeme, öyle olma korkusunun psiko-estetik bir tezahürü de okunabilir mi, ‘kapamalarda’. Bir zengin orta sınıf akrabam, yıllar önce Sulukule’ye davet etmişti beni. Zil, zurna sesleri arasında, genç, esmer güzeli, yeşil gözlü Roman kızına bakıp, “İğrenç değil mi?” dediğini hatırlıyorum. (*) ‘In the Gethho’ şarkısından

Kaynak : Birgün

7 Yorum

  1. Ayça Yalçındağ

    Bozulan gelir düzeyi ve sosyal adaletsizlik dünyanın en gelişmişinden en geri ülkelerine kadar temel sorun. Bunun önüne geçecek yeni ekonomik politikalar hayata geçmediği sürece kentlerin gettolaşması kaçınılmaz. Bize sadece sonuca bakıp üzülmek kalıyor. Temel sorun ise hep orta yerde duruyor.

  2. necmi yazgan

    kentlerin gettolara bölünmemesi, yaşam standartlarının uçurumlarla ifade edilecek şekilde ayrılmaması ne zaman mümkün olabilir? kapitalist üretimin sonuna kadar kutsandığı bir ortam da mı? bütün sorunların kaynağı bu üretim ilişkileri değil mi sonuçta?

  3. Cengiz Yalçın

    Bütün yaşamsal sorunlar ve onu besleyen yoksulluk hep daha az tüketen daha az kazanan ve daha az geliri olan grupların “sorunu” olarak ortada duruyor. Sosyal ya da sosyal olmayıp da son zamanların hayırsever hükümetleri bu gruptan ellerini göbek bağı varmış gibi çekmiyor. Onlara “hayır” anlamında yardımlar yaparak onların tepkilerini kontrol etmeğe fakat bir taraftan pragmatik şekilde ilk seçimde oylrını arttırdıkları “depolar” olarak görüyorlar. Alt gelir grubuyla kurulan toplumsal ilişki ters yönlü. Bir vatandaşlık manzumesi ve hakları çerçevesinde değil, lutuf ve hayır merkezli dolayısıyla tek yanlı.
    Bu döngüyü farkeden ve ya zaman zaman değişik olaylar vesilesiyle resmi açığa çıkaran gruplar ise sosyl patlamalarla tepkilerini dile getiriyorlar.

  4. Raşit Gökçeli

    Fordizm ve ardindan küreselleşen kapital finans döneminde yaşanan post fordist aşama yalnızca metropolleri değil Brezilya’daki Amazon bölgesini de sosyal ve ekolojik yıkıma uğrattı.
    Bu konuda “Le Monde Diplomatique” ağustos sayısında yer alan Greg Grandin’in “Henry Ford’un Amazon Düşü” adlı makalesi Ford’un modelini uyguladığı Fordlandia kenti ile amazon nehrinin öteki ucundaki Manaus kentlerinin başına gelenleri anlatmakta.

  5. Mustafa Açıkalın

    Bugünün kentleri ve özellikle bizdeki uygulamalarda gecekondu denen mahalleler aslında getto niteliğindedir. Fakat bizim toplumumuzdaki sosyal tabakalara gelenekçilik onun ideolojik furyalarından milliyetçilik, muhafazkarlık ve dinadarlık sıkı bir şekilde girdiği için çatışmalar daha çok devlet uygulamalarına karşı değil bu ideolojik aygıtların yönlendirdiği zahiri noktalara yönelir ve oralarda patlar. Eokonmik sosyal siyasal mücadele temeline oturmaz çoğu şey. Dışsal bir olgu gibi kalır. Sönümlenir.

  6. remzi gülen

    sosyal problemlerin çözülmesinden çok ertelenmesi çağı yaşıyoruz. ideolojileri öldürdüğünü zanneden modern kapitalizm sosyal meseleleri geçiştirmekte onları bir hak olma tanımı dışına çıkarmaktadır. fakat yine de sınıf karakteri tam olarak okunmasa bile kitlelerin isyanının önüne geçememektedir. geçemeyecektir de. en önemli avrupa şehirlerindeki patlamalar bence bunun göstergesi.

  7. Cemal Kozlu

    Getto gerçeğini dünyanın gelişmiş ülkeleri kendine göre bir “al-ver” ilişkisi ile dengede tutma çabası sergiliyorlar. Bütün krizler gelişmişlerin vereceği tavizleri sınırlamaktatır. Üstelik ululararası düzeyde göçler almış ve zamanla vatandaşlık kazanmış birçok yabancı kökenli vatandaşlarına aslında dolayımlı olarak uygulanan ayırımı ört bas eden hoşgörü kırıntısı zaman zaman polisin, devletin başka memurlarının davranışlarında eriyip gitmekte ve biriken öfke patlamaktadır.
    Londra’da bütün hizmet işlerini Hintlilerin yapması, siyahi ırkın mensuplarının alt dereceli işlerde çalışmaları tesadüf müdür? Bu şekilde gelir grubu olarak altlarda duranların sınıf bilinci ile olmasa da belirli mahallerde “zenci mahallesi, çin mahallesi, Türk mahallesi,…” şeklinde öbeklenmesi aslında bir çeşit dayanışma motifi içermektedir. Bu toplanmaların toplumsal alanda temsiliyete kavuşamaması ciddi sıkışmalara neden olmakta ve Paris Berlin Londra hattında Avrupa’nın korkulu rüyası haline gelmiştir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir