GÖKÇE AKSOYLAR / Birgün
Türkiye’nin 1980’li yıllarla birlikte, yeniden yapılanan dünya ekonomisiyle organik bağlar kurabilmek için uygulamaya koyduğu ekonomik politikalar, kentler ve metropoliten alanlarda önemli bir dizi dönüşüm ve oluşumu beraberinde getirmiş, kent mekanındaki ayrışmaları daha da derinleştirmiştir. Kent mekanındaki gerçek ve sanal hendeklere yakından bakan kent planlama ise bu dönüşüm ve oluşumları daha çok kentsel yoksulluk ve kent yoksulluğunun mekânsal ayrışmaları üzerinden incelemiştir. Kentsel rantın 1980’li yıllarla birlikte aslında sadece farklı mekanizmalarla toplumdaki her kesim tarafından paylaşılan bir ortak değer haline gelmesi ise mekânsal yapıyı diğer kesimler üzerinden de çözümlemenin gereklilik zeminini oluşturmakta. Ayrıca, kent yoksulluğunun kendisi organik olarak bir başka olguyla, yeni kent zenginleri/zenginliği ile güçlü bir bağa sahiptir. Kentsel ayrışma ve kent mekânının değişimi de en az yoksulluk kadar varsıllık ve varsıllığın üretildiği kent mekânları ile ilişkiler taşımaktadır. Bu açıdan kent mekanındaki değişime yakından bakarken varsıllık ve varsıllığın kentteki üretim biçimleri de anlam kazanmaktadır.

Kentsel varsıllar ve varsıllık üzerine çalışmak, aslında kentlerimizi özellikle 1980 sonrası süreçte yoksullukla birlikte etkileyen bir süreci ve aktörleri de dikkate almak anlamına gelmekte. Bu süreçte kentsel varsıllık ve varsıllığın kent mekanındaki izini sürerken lüks konut yerleşmelerini incelemek bir gereklilik halini almaktadır. Kent merkezindeki değişim ve kentsel büyüme formunun biçimlenmesinde lüks konut yerleşmelerinin yadsınamaz bir payı olduğu son dönemde sıkça vurgu yapılan konulardan biri olmasına karşın; yapılan çalışmalarda daha çok villa tipi, kent çeperinde yer seçen kapalı yerleşmeler ele alınmakta. Kent merkezinde hızla yükselmeye başlayan, riyadan yüz bin ve milyon dolarlarla ifade edilen, stüdyo ve penthouse daire gibi terimleri dilimize kazandıran rezidanslar ise kentsel gelişme ve kent planlama açısından konu edilmemektedir.

YÜKSELEN KALELER

Rezidanslar, 1990’lı yıllar sonrası yeniden şekillenen kent mekânının parsel bazında yükselen kaleleri olarak, İstanbul Metropoliten alanında da görülmeye başlanmış, gayrimenkul sektöründeki olumlu tablo ile birlikte önemli bir yayılma göstermiştir. Adı gibi anlamı da tartışılmayan, geldiği şekliyle kabul edilen ya da tamamen yok farz edilen rezidanslar kimileri için yeni bir yaşam şeklinin göstergesi iken kimileri için lüks konutun yatayda değil düşeyde yayılan biçimini ifade etmektedir. Lüks konut talebi ve bu talebi destekleyen yeni yaşam tarzı söylemi içerisinde şekillenen rezidanslar, ayrıcalıklı imar haklarıyla kent merkezi ve kentin gelişme aksı üzerinde gelişmesine karşın kent planlama yazınında karşılık bulamamakta, kullanıcıları dışında kentin geri kalanı için ne ifade ettiği hiç düşünülmemektedir.

Rezidanslar, 1980’li yıllar sonrası önemli bir kırılma yaşayan İstanbul’da yeni bir konut tercihi olarak ortaya çıkmanın ötesinde, kentin önemli kavşak noktaları, gelişme aksı ve omurgası sayılan ana arterlerdeki yer seçimleri ve konuma bağlı çok fonksiyonlu yapısı ile anlam kazanmaktadır. Avrupa Yakası’nda Fulya, Şişli ve Zincirlikuyu Maslak aksında yer seçen, Anadolu Yakasında ise Ataşehir ve çevresinde gelişme gösteren bu yeni konut kuleleri ana ulaşım aksına yakınlığı ile hızla kente eklemlenmektedir. Kentin, adı sıkça duyulan, gelişmiş ulaşım hizmetlerine sahip, gelir düzeyi yüksek kesimlerinde yükselen bu konutlar tüketim toplumu söylemi ile içlerinde barındırdıkları alışveriş merkezleri, sağlık ve güzellik tesisleri, lokantalar, spor merkezleri ile ayrılamaz bir bağ kurmaktadır.

Kullanıcıları için adeta bir kartvizit haline gelen, sembolik sermayenin taşıyıcısı olan bu konutlar, lüks konut yerleşmelerinin bir alt açılımı olarak güvenliğe, kontrole ve her şeyin tasarlan-mış-düşünülmüş olmasına vurgu yapmadan da duramamaktadır. Genç profesyoneller olarak adlandırılan 30’lu yaşlarında, tercihen yurtdışında eğitim görmüş, zamanı değerli(!), kalite ve üst düzey hizmetten ödün vermeyen ama kentten uzaklaşmadan konforu yaşamak isteyen kesimin kariyer grafiğinde yükselen olcu temsil eden rezidanslar, paradan para kazanan yeni zengin kesimin de sevdiği yatırımlardan biri haline gelmiştir.

YARATILAN YENİ YÜKLER

Toplumdaki tanımlı ve dar bir kesime hitap etmesine karşın rezidanslar konut üretim süreçlerinden ayrı ele alınamaz bir yapıya sahip olup ve bu sürecin dinamikleriyle yakından ilişkili bir kurgu ortaya çıkarmaktadır. Sadece imar izinleri ve aldığı yapılaşma haklarıyla değil, İstanbul’a getirdikleri altyapı ve trafik yükü, yarattıkları yeni kamusal alan tanımı ile de rezidanslar tartışılmayı hak eder görünmektedir.

İstanbul’un 1/100.000 çevre düzeni planının tamamlandığı ve açıklandığı bu günlerde hangi bölgelerin konuta, hangi bölgelerin lüks konuta ve bu çerçevede rezidanslara uygun olduğu konusu belki aslında yapım süreci, metodolojisi ve yaklaşımı tartışılması gereken plana içerik açısından yöneltilen bir soru olarak bir köşeye not edilebilir. Yabancı mimarlara yaptırılan projelerde gördüğümüz, büyük şirketlerin kendi arazileri için ilk öngörüsü ve projesi olarak karşımıza çıkan rezidanslar, üst ölçekli planlarda ve planlama söyleminde yer bulamamasına karşın inşaat sektörünün güvenli kolları arasında hızla büyümekte ve serpilmektedir.

PARÇACI PROJELER GELİŞİYOR

Kent planlamanın rezidanslann gelişimi gibi süreçleri yok sayan anlayışı özel sektöre dayalı parçacı projelerin gelişmesine uygun ortamı hazırlamakta; bugün Ataşehir’den Maslak’a, Ümraniye’den Kartal’a kadar olan pek çok bölgede sadece uygun imar koşulları ve fizibilite raporları sağlandığı için yapılan projeler zaten planlama zafiyeti olan bir kentin daha da içinden çıkılamaz sorunlar yaşamasına sebep olabilecek bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Planlamanın mevcut yapısı ile rezidanslann gelişimi ve kente olan etkilerine karşı hazırlıksız bir yapı sergilediğini söylemek kötümserlik olmayacaktır. Üst ölçekli bir bakış açısı ile rezidanslar gibi özellikli konut alanları ve farklı karma kullanımlı komplekslerin konumlandırılması, ilişkilerinin önceden kurgulanması gerekirken, kent planlama mevcuttaki gelişmeyi bile anlamlandırmakta isteksiz davranmaktadır. Üstümüze doğru gelen kulelere karşı tersi bir Don Kişot durumu yaşayan bizler belki daha farkında olarak değirmenlere karşı gelebiliriz, kim bilir?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir