ÖZGE YILDIRIM / Birgün
“Bir insanın içinin boşaltılmasındaki ilk aşama onun hafızasını silmektir. Kitaplarını, kültürünü, tarihini yok edin. Sonra yeni kitaplar yazacak, yeni bir kültür oluşturacak, yeni bir tarih yazacak birini bulun. Aradan çok zaman geçmeden insanlar, neyin ne olduğunu ya da nasıl olduğunu unuturlar.”
Milan Kundera

İsrail’in Lübnan’a girmesi ve başlattığı bombardımanlar bir taraftan bir insanlık ayıbını ortaya koyarken, diğer taraftan da Lübnan iç savaşından sonra yeniden yapılandırılan bir kentin hunharca yıkımını sergilemektedir.

Beyrut, savaştan sonra ortaya koyduğu yeniden yapılanma projesi ile dünyaya özgün, bir o kadarda tartışmalı bir örnek sunmuştur. Lübnan iç savaşı başlamadan önce, finanstan eğitime, sağlıktan eğlenceye kadar uzanan geniş bir spektrumda hizmet sunan ve Beş bin yıllık bir geçmişe sahip olan Beyrut, “Ortadoğu’daki Paris” olarak tanımlanmaktaydı. 15 yıl süren savaştansa, ana çatışma noktalarından biri olarak ağır hasarlarla çıkmıştır. Savaştan sonraki manzara, tam anlamıyla bir kentin yıkımıydı: başkentin altyapısı tamamen çökmüş, binlerce evsiz insanla birlikte sayısız bina yıkılmış ya da kullanılamayacak durumdayken, kentin ekonomisi de tamamen gerilemişti.

YENİDEN YAPILANDIRMA

Lübnan hükümeti, iş aktivitelerini ve kent sakinlerini yeniden başkente çekmek ve kentin bölge içerisindeki yarışabilirliğini arttırmak, Beyrut’un eski günlerine tekrar geri dönmesini sağlamak amacıyla yaklaşık 185 hektarlık bir alanı kapsayan Beyrut Kent Merkezi Yeniden Yapılandırma Projesini başlattı.

Savaştan çıkan bir ülke olarak Lübnan bu maliyetli projeyi hayata geçirebilmek ve tek elden idare edebilmek için, kamu özel sektör ortaklığında bir şirket kurdu. Şirket, hem kentin savaşta yok edilen altyapısını onarmaktan, hem de kentin yeniden bir finans merkezi olmasına imkan sağlayacak mekanları ve konut alanlarını oluşturmaktan sorumluydu.

Proje, savaştan çıkan bir kentin yeniden bir cazibe merkezi haline getirilmesinde ve yerel mimarinin çağdaş mimarlık ile buluşturulmasında küresel ölçekteki bir başarı olarak nitelendirilse de, arsa sahiplerinin ihlal edilen mülkiyet hakları, yaratılan rantlar, katılım olmadan gelişen bir yenileme süreci ve bir zamanlar tahrip olmuş kent merkezinin yenilemesinden sonra, çevresiyle arasında gelişen karşıtlıklarla ciddi eleştirilere de muhatap kaldı. Ama kent bir taraftan kimliğini ararken, kendini yeniden yapılandırmaya devam etti.

BEYRUT’UN RÖNESANS’I

Batılı ülkeler, Beyrut’un yaşadığı bu süreç için “Beyrut’un Rönesans”ı demekte. Şimdi ise bu kent ve iyisiyle kötüsüyle gerçekleştirilen Rönesans yoğun bir bombardıman altında yok ediliyor. Savaşın korkunç yüzünü, ölen insanları, yıkılan binaları gösteren bloglardaki manzaralarsa insanlık dışı.

İsrail’in yıllardır Filistin’de sürdürdüğü eylemlerin bir devamı olan bu saldırılar, binlerce insanın ölümüne yol açarken, şehrin dünya ile olan iletişimini ve yardımların ulaştırılmasına imkan veren altyapı sistemlerini ve kentin önemli yapılarını yok ediyor.

Robert Beyan ‘Belleğin Yıkımı: Savaşta Mimarlık’ kitabında, “Tıpkı savaşın gerçekleştiği tüm kentlerde olduğu gibi binaların, kentlerin yıkımı işgalcilerin karşı tarafın hafızasını ve kimliğini yok etmedeki bir amacı … kültürel temizlik, etnik temizlik, soykırım ve toplu katliamların ayrılmaz bir parçasıdır” demektedir. Tıpkı şu anda İsrail’in Beyrut ve Lübnan’ın diğer kentlerinde ve yıllarca Filistin’de gerçekleştirdiği eylemler gibi… Ya da, Sırpların Bosna’da simgesel yapıları günlerce top ateşine tutarak yıkması gibi…

FİLİSTİNE ADALET

İngiltere’de bundan birkaç ay önce Charles Jencks ve Abe Hayeem gibi isimlerin yer aldığı ünlü mimar ve şehir plancıları bir araya gelerek Filistin’e Adalet için Mimar ve Plancılar grubunu oluşturmuştu*. İsrail’in Filistin’de ördüğü duvarın ve yasadışı yerleşim alanlarının yapımına katılan herkesin ve her şirketin boykot edilmesine yönelik bir çağrı yayınlayarak, insanlık dışı olan bu uygulamanın bir an önce durdurulmasını istemişlerdi. Bu çağrıya verilen tepkiler ise oldukça sert olmuştu.

Şimdiyse kendi güvenliğinin tehlikede olduğunu savunan İsrail, bir başka ülkenin topraklarına girerek şiddetine ve yıkımlarına devam ediyor. Birleşmiş Milletlerse bu duruma sessiz kalmayı sürdürüyor.

Oysa karşımızdaki bu insanlık dışı uygulama, kültürel değerlerin yıkımını da beraberinde getiriyor: Beş bin yıllık bir geçmişe sahip bir kentin, kültürel mirasın yıkımını, bir savaş suçunu.

MİMARİ MİRAS

II. Dünya Savaşındaki yıkımlardan sonra mimari mirasın korunmasının önemi üzerinde durulmuş ve Gerek Lahey gerekse Cenova anlaşmaları ile kültürel mirasın tahrip edilmesinin bir savaş suçu olduğuna karar verilmiştir. Ama ne büyük bir tesadüftür ki, Amerika bu anlaşmayı imzalamayı reddederken, Bağdat’taki pek çok yapıyı yıkmaya ve İsrail’in kendini koruma adı altında hem insanlığı hem de kültürel değerleri yok edişine göz yummaktadır. Zaten Filistin’e Adalet İçin Mimar ve Plancılar grubuna da en büyük tepkiyi verenlerde yine onlar değil miydi?

İsrail işgali bittiğinde Beyrut, yaralarını saracak ve kendini yeniden yapılandıracak ama bir şeyler eksik, bir şeyler yitirilmiş olarak. Savaşlar, insanların en büyük düşmanı olduğu kadar, geçmişin, belleğin, kültürün ve mimarinin de en büyük düşmanıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir