İstanbul’da Sürdürülebilir Bir Planlanma Anlayışına Nasıl Ulaşabiliriz?

14 Dakika Okuma Süresi

ASUMAN YEŞİLIRMAK
ARCHIDEK dergisinin 2006/7 sayısında Sn. İlhan Tekeli ile “Hızlı kentleşme sorunlarını en yoğun biçimde yaşayan İstanbul’un gerçekten çok zor olan planlanma sorununa nasıl bakmalıyız?” “İstanbul gibi günümüzün çok büyük bir dünya kentinin temel sorunları nelerdir? Geçmişe de bakarak o sorunlara bugün nasıl müdahale etme biçimleri olabilir, bu müdahale biçimlerinde değişik tür planlamalara ve bunları yapacak insanlara nasıl roller düşer? Öncelikle bugün plandan ne beklenebilir?” sorularını açan bir söyleşi yapmıştım. Bu yazıda da İstanbul Çevre Düzeni Planının değerlendirmesi ile birlikte aynı soruları sormak istiyorum.
Son yıllarda yurtdışı ve yurtiçinde farklı kriterler göz önüne alınarak yapılan birçok araştırma, İstanbul’un (istesek de istemesek de) dünya kentleri/küresel kentler kademelenmesi içinde alt kademelerde de olsa bir yer aldığını gösteriyor. Gerek iç dinamikler, gerekse küresel dinamikler bizi, “İstanbul’u nasıl planlarız” değil, öncelikle “İstanbul’da sürdürülebilir bir planlanma anlayışına nasıl ulaşabiliriz” sorusu ile karşı karşıya bırakıyor. Çünkü artık yadsınamayacak gerçek, bugüne kadar pek de başarılı yürümeyen bildik planlama süreçleri artık hiç sürdürülemez oldu. Son yıllarda yapılan hemen tüm imar ve uygulama planlarına yüzlerce hatta binlerce organize olmuş itiraz geliyor, onlarca iptal davası açılıyor, bu davalar da çoğunlukla iptalle sonuçlanıyor ve plansız bir gelişme ve dönüşüm süreci yaşanmaya devam ediyor.

Dış dünyanın da etkisi ile yaşanan bu süreçte planlama ve yönetim anlayışında da yeni kavramsal süreçler gelişmeye başladı. Bu gelişmeler kent planlamasında gerek teorik gerekse uygulama alanında çok büyük bir kavram kargaşası yaşanmasına neden oldu. Bu karmaşa yalnızca planlama yetkisi kullanan yönetimler ve planlamacılarında değil, üniversitelerde, ilgili meslek odalarında ve ilgili bütün kesimlerde yaşanıyor.

Kent planlama ortamının kimi kesimleri İstanbul’un öz değerlerini yitirebileceği ve eşitsizlikleri artırabileceği endişesi ile dünya kenti /küresel kent olmanın gereği olan yapısal dönüşümlere tümüyle karşı çıkıp mevcut durumun devamını tercih ediyor. Ancak İstanbul bir dünya kenti olmayı hedeflemez ve bu yöndeki dönüşümleri gerçekleştiremezse bir mega kent olarak gelişimini sürdürür ki bu durumda da öz değerlerinin korunması ve sosyal adaletin sağlanması mümkün olamaz.

Kimileri ise İstanbul’un dönüşümünü tümüyle küresel sermayenin tercihlerine bırakıyor. İş alanlarında ve yerleşim alanlarında gerek ekonomik ve sosyal yapının, gerekse mekanın dönüşümü olarak ifade edilen, ancak çok da tüketilen bir kavram olan kentsel dönüşüm kavramı, katılım, şeffaflık, müzakere süreçlerinden söz edilerek sunuluyor. Ancak bakıyorsunuz Haydarpaşa kuleleri gibi ucube dönüşüm projeleri, hiç de böyle bir süreç yaşanmadan gündemimize gelebiliyor. Burada ne katılım, ne şeffaflık ne de müzakere var. Yalnızca küresel sermayenin tercihi öne çıkıyor.

Bütün bu karmaşa ortamında İBB Başkanı tarafından BİMTAŞ bünyesinde oluşturulan bir büroda, hazırlanan 1/100000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı, İBB meclisince onanarak tartışma gündemine girdi. Plan, hazırlandığı ortam, hazırlanma süreci, niteliği ve içeriği ile ilgili tartışmaları ve itirazları da beraberinde getirdi. Bütün planlarda olduğu gibi bu plan da itiraz süresi içinde vatandaşlardan ve kurumlardan yüzlerce itiraz aldı ve yine bütün planlarda olduğu gibi birçok iptal davasının da açılacağı öğreniliyor. Sayıca çok olan vatandaş itirazları genellikle havza alanları, tarım alanları, 2b alanları gibi korunması gereken alanlardaki yasadışı veya hukuki olmayan belde planları ile yapılaşan yerleşmeler ve sanayi tesislerinden geliyor. Meslek odaların ve diğer kurumların itirazları ise genellikle sürece ve içeriğe ilişkin oluyor.

Plana ilişkin tartışmalar hangi konularda odaklanıyor?

Yasal ve kurumsal bir yapılanması ve devamlılığı olmayan bir büronun planı yapmış olması ve müellifliği ile ilgili sorunları planın hukukiliğini tartışılır duruma getiriyor. Ancak planın hukuki meşruiyetini bir kenara bırakıp, “İstanbul’da sürdürülebilir bir planlanmaya nasıl ulaşabiliriz” sorusu çerçevesinde konuya bakarsak, esas olarak kamuoyu meşruiyetinin sağlanması bakımından “katılım kavramı” planın en temel tartışma konusu olarak ortaya çıkıyor. Planın hazırlanma sürecinde ilgili kurumların davet edilip genel bilgi verilmesi ve görüş istenmesi asgari bir katılım biçimi şüphesiz, ama yeterli değil.

Çünkü “günümüzün batı dünyasında artık toplumlar öyle tepeden yönetilemez hale geldi. Toplumun değişik aktörleri kendilerine karşı emrivakiler şeklinde alınan kararları değil, o kararların parçası olmayı, uzlaşmayı yani yönetişimi bir değer olarak karşımıza getirdi. Yönetişim bir değer olarak ortaya çıkınca eski planlama süreçleri de sürdürülemez oldu, yeni süreçler gelişti.”(1) “Bir taraftan değişik aktörler plan sürecinin içinde ve karar alma mekanizması içinde yer almak istiyor. Öbür taraftan da değişik ölçeklere, daha mahalle ölçeğine indirdiğinizde orada yaşayan kişiler, oradaki yaşam değerlerinin ancak kendi konsensüsü ile değişmesini istiyor. Toplumun demokrasiye ve yönetime bakış açısı değiştiği için karar alma süreçleri de artık bir noktadan yönetilebilir olmaktan çıkıyor, katılımcı süreçler haline geliyor. Tabii bu hiç kolay bir şey değil. Eskisi daha kolaydı ama bugün sürdürülme olanağı kalmadı.”(1)

Planla ilgili yapılan açıklamalarda üniversiteler ve profesyonellerden katkı alınmak suretiyle katılım sağlandığı ifade ediliyor. Ancak tabii planın araştırma, analiz ve sentez çalışmaları için Üniversitelerin bazı değerli hocalarından ve profesyonellerden hizmet alınmış olması da katılım anlamına gelmiyor. Ayrıca bu konunun diğer bir yanı da, planın araştırma çalışmalarını yürütmüş olan bu değerli hocalarımızın plan karalarının alınmasında sorumluluk almayı tercih etmemiş olmaları. Tabii bu şöyle bir durumu ortaya çıkarıyor; sanki araştırmaları yapmışlar ama plan kararlarının sorumluluğunu İstanbul’u planlamayı en iyi bilen üç kişiye bırakmışlardır. Kuşkusuz plana imza atan bu üç plancı “İstanbul için en iyiyi ben biliyorum” demiyorlardır ve yine kuşkusuz kendi bilgi ve görüşleri çerçevesinde en iyiyi yapmaya çalışmışlardır. Ama İstanbul gibi büyük bir nüfusa sahip ve çok büyük planlama sorunları yaşayan bir metropolün 2023 yılını hedefleyen plan kararlarında en iyiyi kim bilebilir? Tabii bu planlama yaklaşımı içinde planı etkileyen ve etkilenen kesimlerlerle geniş bir konsensüs sağlamak pek olanaklı görünmüyor. Ama hiç olmazsa planın araştırma çalışmalarını yürüten ve hazırlanmasına katkısı bulunan akademisyenlerle bir konsensüs sağlanabilmiş midir? Bu konuda hocalarımızın bir açıklama yapması aydınlatıcı olurdu.

Planın niteliğine ve temel arazi kullanım kararlarına ilişkin değerlendirmeler de birçok yeni kavramı ve planlama yaklaşımlarını tartışmaya açıyor;
Birincisi İstanbul’un ülke, bölge ve dünyadaki yeri ve il sınırlarını aşan metropoliten etki alanına ilişkin tüm araştırma ve değerlendirmeler, İstanbul’un il sınırları içinde planlanamayacağı sonucunu açıkça gösteriyor. Bu gerçek Çevre Düzeni Plan Raporunda da belirtilmiş ancak plan şu andaki yasal düzenlemeler çerçevesinde il sınırları içinde hazırlanmıştır.

İkinci önemli tartışma konusu planın niteliği ve tekniğine ilişkin olabilir. 2005 yılı nüfusu 12 milyon olan ve 2023 yılı nüfusunun mevcut dinamiklerin ve eğilimlerin devam etmesi halinde 20-25 milyon olacağı hesaplanan, ekonomik ve sosyal etki alanı il sınırlarını aşan, dünya kentleri /küresel kentler sistemi içinde daha üst karar noktalarında yer alması hedeflenen İstanbul fiziki bir arazi kullanım planlaması ile planlanabilir mi?

Diğer önemli bir tartışma alanı da planın bazı temel arazi kullanım kararlarına ilişkin. Örneğin; batıda Büyükçekmece’den il sınırına uzanan Silivri merkezli alanın ve doğuda Sabiha Gökçen Havaalanı ve Şile’den il sınırına kadar olan bölgelerin “İstanbul kentinin yapısal dönüşüm sürecinde itici güç oluşturacak bilgi ekonomisinin alt yapısının yer alacağı” “yeni çekim merkezleri” olarak tanımlanması. Bu kapsamda batıda sahille TEM arasıdaki bölgenin gelişme konut alanlarına ve TEM’in kuzeyindeki alanların da havza sınırına kadar üniversiteler, teknoloji geliştirme parkları, sağlık köyleri, kongre alanları, fuar alanları, oteller ve lojistik alanlarla birlikte “yığılma ekonomilerinin gerektirdiği” küresel ölçekte iletişim ve ulaşım bağlantıların sağlandığı kullanımlara ayrılmış olması. Bu konuda birçok soru sorulabilir. Mevcut yerleşim alanlarını rehabilite edecek “mekansal dönüşümleri” ve söz edilen “yapısal dönüşümleri” yönetme ve yönlendirme şansı olmayan bu nitelikteki bir planın, mutlak korunması gereken tarım alanlarını da feda ederek yeni alanlarda küresel kullanım alanları belirlemiş olması, tarihi kent merkezleri de dahil olmak üzere mevcut yerleşim alanlarının daha da çöküntüye uğramasına neden olabilir mi? Ulaşım maliyetlerini yükselten bu kararlar hizmet maliyetlerini ne kadar artırır? Kısa vadede çözüm önerileri getiremeyen planın uzun vadeli kabullerle küresel ölçekli faaliyetlere yer göstermiş olması, spekülatif davranışlara neden olabilir ve korunması gereken bu alanlar öngörülmeyen sonuçlara feda edilmiş olabilir mi? 2023 yılını hedefleyen bu plan yaklaşımı bu olası sonuçları önleyebilir mi?

Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen ISOCARP etkinlikleri kapsamında uluslar arası bir forumda tartışılan planla ilgili olarak yabancı bir katılımcı (Pablo Vagione) planın vizyon çelişkilerine dikkat çekerek ilginç bir yorumda bulunuyor. İstanbul’un bilgi ve enformasyon tabanlı bir yapıya dönüşümü hedeflenirken, uluslar arası arenada yarışmaya gireceği kentlere iyi bakması gerektiğini, “ikisi birden olunmaya çalışılırsa sonucun tıpkı Frankenstein’a benzeyeceğini” vurguluyor. Ayrıca İstanbul’un geleceğine bakarken ekonomik tabanın değiştirilmesinin çok da kolay olmayacağını da hatırlatarak “İstanbul’un ufak bir tekne değil, metropol olması nedeniyle bir transatlantiğe benzediğini bu nedenle de yön değiştirmesinin o kadar kolay olmayacağını” söylüyor.

Küresel ölçekte gerçekleşen ekonomik süreçlerin bir sonucu olan dünya kenti/küresel kentler olgusu içinde İstanbul’un da daha üst karar noktalarında yer alma talebi ve bu doğrultuda bir yapısal dönüşüm hedefi kaçınılmaz olabilir. “Dünyadaki pek çok kentin bir dünya kenti/global kent olmak gibi bir amaca sahip olduklarını görüyoruz. Bu amaç aslında kentlerin küreselleşmenin sadece dezavantajlarını değil, avantajlarını da yakalamak istediğini söyleyen bir yaklaşımı tanımlıyor.”(2) Ancak “1970’lerden başlayarak adım adım yaşanan küreselleşme süreci İstanbul’daki farklılıkların giderek artması şeklinde oldu. Bir taraftan gerçekten dünya ölçüsünde nitelikli mekanlar yaratılıyor, öbür taraftan da sıradan vatandaşların insanların hiç görmediği ve orada yaşayanların da İstanbul’u görmediği mekanlar ortaya çıkıyor.”(2)

Sosyal adaleti ve kentsel bütünleşmeyi sağlayacak, kültürel ve doğal değerlerini koruyup geliştirecek, kentsel kaliteyi ve güvenliği artıracak sürdürülebilir bir planlama sistemi oluşturmadan bir dünya kenti olunabilir mi? Küreselleşme etkisi ile dünyadaki kent mekanlarında gözlenen ve İstanbul’da da izlediğimiz soylulaştırma esaslı mekansal dönüşümlerin, ekonomik-sosyal kutuplaşma ve eşitsizliklerin derinleşmesine yönelik olumsuz etkilerini azaltmak, mevcut planlama pratiğimize dayalı böyle bir planla mümkün mü?

“Bugün planlama yalnızca bir mekan düzenlemesi değil, aynı zamanda bir süreç tasarımı, diğer bir deyişle karardan uygulamaya kadar giden süreci tasarlamak. Sürecin, ondan etkilenenler, şimdi katılanlar veya sonra katılacak olanlarla birlikte tasarlanması gerekiyor. Ne istendiğini, neyin olup neyin olmayacağını o süreç içinde tanımlamak mümkün.”(2) “İstanbul için alınan kararlarda, sloganlarla değil, her projenin getirisinin, götürüsünün çok ince olarak düşünüldüğü bir mekanizmayı kurarak düşünmek gerekli. Çünkü bir şehri yönetmenin esası sadece genel geçer söylemlere değil, tanımlanan süreçler, kurumlar ve kurallara dayanıyor.”(2)

Planlama ortamında yaşanan bütün bu karmaşanın net bir fotoğrafını çektikten ve bu fotoğrafa “bakmak” değil, “gördükten” sonra ortaya iki temel yaklaşım çıkabilir. Kötümser yaklaşım “zaten bu memlekette plan falan yapılmıyor, biz de boşuna uğraşmayalım, ‘mış’ gibi yapalım” der. İyimser ve yapıcı yaklaşım “bu durumu değiştirmek için nerden başlayalım” sorusunu sorar. Bu sorunun cevabı için çok bilinen bir deyimimiz var; “sapı, samanı birbirinden ayırmak” diye. Önce bunu yapmalıyız. Önce mevcut durumu doğru tespit etmeli, sonra da hem bildiğimizi sandığımız kavramları, hem de iç ve dış dinamiklerin de etkisi ile planlama ve yönetim anlayışında ortaya çıkan yeni kavramları doğru tanımlamalıyız.

30 yıldır kent planlamasını öğrenmeye çalışan biri olarak, bugüne kadarki deneyimlerden ve çağdaş bir planlama yaklaşımının avantajlardan yararlanarak, öz değerlerini yitirmeden, insanca yaşanacak bir İstanbul planlamasının mümkün olduğuna inanıyorum. Bu çabayı göstermek bu kaos ortamında planlama eğitimi verenlerin de, plan yapanların da, planları iptal ettirenlerin de sorumluluğudur. Bilerek ya da bilmeyerek, (ya da başka çare yok zannedilerek) çarpıtılmış veya içi doldurulmamış kavramlarla ve sloganlarla yapılan planlar gibi çarpıtılmış kavramlarla yapılan muhalefet de sonuçta plansızlığa hizmet ediyor. Ve plansızlık yalnızca bulanık suda balık avlamak ve bundan maddi ya da siyasi çıkar sağlamak isteyenlerin tercihidir.

Konuyu Çevre Düzeni planın eleştirisi ile birlikte ele alışımız hazırlayanları eleştirmekten çok bu deneyimin bir değerlendirmesini yapmak ve ortaya çıkardığı bu sıcak tartışmalardan yola çıkarak, “İstanbul’da sürdürülebilir bir planlanma anlayışına nasıl ulaşabiliriz” sorusuna cevap aramaktır. Bu amaçla, başta üniversiteler olmak üzere kent planlaması ile ilgili meslek camiasında ve siyaset alanında olumlu bir müzakere sürecinin başlamasına yardımcı olmaktır.

(1) ARCHIDEK – 2006/7 “Prof Dr İlhan Tekeli ile İstanbul Planlamasına Farklı Bir Bakış”
(2) ARCHIDEK – 2005/4 “Küreselleşme Kıskacında Yeni Kentsel Oluşumlar”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir