KORHAN GÜMÜŞ, 01.10.2007
Gazetelerde yer alan haberlere göre İstanbul Metropoliten Planlama Merkezi (IMP) tarafından hazırlanan Süleymaniye projesi UNESCO’yu kızdırmış. UNESCO’nun Türkiye’nin imzaladığı anlaşmaya uymaması ve esşiz dünya kültür mirasının yok edilmesi nedeniyle kızmaya hakkı olmalı. Peki ya eşi benzeri bulunmayan tarihsel zenginlikleri -üstelik kendi parasıyla- yok edilen, ödemiş olduğu vergiler son kuruşuna kadar çarçur edilen İstanbul halkının bu işe kızmaya hakkı yok mu?

İstanbul’un surlarının, Sütlüce Kültür Merkezi’nin, Yenikapı-Taksim metro hattının her biri ayrı birer skandal olan projelerine neredeyse yeni bir metro hattı kadar para harcayan ve ondan yüzlerce, binlerce, milyonlarca misli daha değerli olan kültür mirasını yok eden yönetimin bu defa da yandaşlarına para aktarmak için giriştiği Tarihi Yarımada’daki Osmanlı Mahalleri’ne, insanları yaşadığı mahallelerden çıkarıp atmasına, hukuku ve imzalanan konvansiyonları çiğnemesine karşı sesimizi çıkarmayacak mıyız?

Kavram kargaşası devam ediyor

Kültür mirasinın korunması problematiği güncel mimarliğın alanıdır ve her açıdan, bölgedeki sosyal yaşamın geliştirilmesinden yapı fiziği ve mühendisliği araştırmalarına kadar her konuda yaratıcılığa açık olması gerekir.

25 Eylül’de Milliyet gazetesinde yer alan “Süleymaniye projesi UNESCO’yu kızdırdı” başlıklı haberde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Süleymaniye’de 2 bin 800 binayı yıkıp yerine ‘Osmanlı’ tarzında bina yapma projesine UNESCO İstanbul Dünya Mirası Yürütme Komitesi üyelerinden tepki geldiği belirtiliyordu. Tarihi yapıları yıkıp yerine taklit binaların yapılmasının kültür mirasının yok edilmesi ile eş anlamlı olduğu, bu uygulama nedeniyle Osmanlı ahşap mimarisinin en güzel örneklerinin de yer aldığı çok sayıdaki yapının tamamen ortadan kaybolacağına işaret edilen açıklamada yönetimler bu yanlıştan dönmeye ve işbirliğine davet ediliyordu. Aksi durumda İstanbul’un UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinden çıkarılacağı kaydediliyordu. Bu haberin üzerine yöneticilerden arka arkaya ilginç açıklamalar geldi.

UNESCO Komitesi’nin Süleymaniye projesine yönelik eleştirilerini İstanbul Büyükşehir Belediye Baskanı Kadir Topbaş, gene Milliyet’te 26 Eylül’de yayınlanan haberde “biz de biraz mimar oluyoruz, bu işi biz de biliyoruz, ne gerekiyorsa yapıyoruz” diye yanıtladı. Topbaş, “işin ne olduğunu, nasıl yapılması gerektiğini biz biliriz. Koruma ve bilim kurullarının onayı doğrultusunda bu çalışmalar yapılmaktadır. Söylenenler yanlıştır. Bizim burada tescilli yapılarla ilgili çalışmalarımız, özgünlüğünün dışına çıkmayacak. Birtakım boş alanlar ve geçmişi olmayan yapıların yorumları biraz daha farklı olacak” diyordu. Konuya ilgi gösterdiği belli olan Kültür ve Turizm Bakanı Ertugrul Günay “Süleymaniye’yi yıkmak cinayet olur” başlıklı 28 Eylül tarihli haberde “biz tescilli evleri aslına uygun restore etmeyi düşünüyoruz. Binalar tarihsel mekana uygun hale getirilecektir. Süleymaniye’yi kendi dönemine ait dokusuyla ayağa kaldırarak yenilemeyi düşünüyoruz” diyordu.

Bu açıklamalarda dikkati çeken birinci konu meselenin az bilmek, çok bilmek ekseninde tartışılması. Belediye başkanı kendisinin de mimarlık diploması olduğunu söyleyerek yapığı işi meşrulaştırmaya çalışıyordu. Kültürden sorumlu bakan ise kentsel canlandırma, koruma, restorasyon kavramları ile ifade bulabilecek bir çalısmaya basitçe bir inşa meselesi gibi yaklaşıyor ve “tarihsel çevreye uyumlu binalar” yapılacağını söyleyerek güya yüreğimize su serpiyordu. Görüldüğü gibi UNESCO ve uzmanlar restorasyondan başka bir şey anlıyor, Bakan ve Belediye Başkanı başka bir şey anlıyor. Kamu tarafının kendisini bir proje müellifi gibi görmesinin, bağımsız uzmanlar ve UNESCO ile inatlaşmasının altında başka nedenler olmalı.

Yöneticilerin farklı düşünceleri olması ve kentin enerjisini harekete geçiren bir rol oynaması gerekir

IMP’de bu tür projeler içinde çalışanlar ise şöyle savunmada: “Bizi eleştirenler aslında kendilerine iş verilmediği için böyle yapıyorlar. Onlar her dönem proje işlerinin kaymağını yedikleri için, bugün işlerin ellerinden gitmesi çıkarlarına dokunduğu için bizi eleştiriyorlar. Bu UNESCO sorununu da başımıza musallat edenler onlar. Biz de ecdad eseri kültür mirasının korunması konusunda duyarlıyız. Kültür mirasını yabancılar dayattığı için değil, kendi bildiğimiz ve istediğimiz şekilde koruyoruz.” Belediye bizim cebimizden çıkan devasa bütçeler ile bugünlerde o kadar çok kişi ve kuruluşu himayesine almış durumda ki, kendilerine bir eleştiri yöneltildiğinde olsa olsa “iş vermeyi unuttuğumuz bazı kişiler kalmış olmalı” diye düşünüyorlar. Nitekim belediye başkanının danışmanı bir toplantıda planlara ve projelere bazı kuruluşların itirazlarını engellemek için “yöneticilerine iş verme stratejisi” uyguladıklarını açıklamıştı.

Oysa UNESCO meselesinde durum hiç de öyle sandıkları gibi veya görmek istedikleri gibi değil. Eleştiri getiren kişiler dünyanın en saygın bağımsız bilim ve düşünce insanları. Onları ve İstanbul’daki bağımsız yerel komiteyi kimsenin kendisi gibi görmeye hakkı yok. Bugün belediye adına karar veren kişiler tuhaf bir şekilde kamusal bir işlev yerine getirme vasıflarını kaybetmiş ve taraf olmuş durumdalar. Hem karar verici, hem de proje müellifi pozisyonunu elde etmiş olan bazı kişiler kamusal gücü arkalarına alarak kendilerini eleştirenlere karşı bir çıkar grubu olarak cephe alıyorlar ve kendi çıkarları uğruna İstanbul halkına zarar veriyorlar.

Kültür mirasının korunması çoklu bir mimari düşünce ortamı gerektirir

Bu noktada “Osmanli Tarzı” binalar yapmak gibi ne olduğu anlaşılmayan kararı tartışmak yerine, mimarlık, kentsel tasarım ve uygulama işlerinin nasıl yapıldığına bakmakta yarar var. Ortada ‘pratik nedenler’den yani karanlık ilişkilerden kaynaklanan bir kavram kargaşası var: Mesele bir az bilme-çok bilme sorunu gibi ortaya konuyor. Oysa yöneticilerin görevlerini yerine getirmeleri için mimar veya şehirci olmaları degil, kamusal sorumluluklarını yerine getirmeleri gerekiyor. İstanbul’da Tarihi Yarımada’da ahşap binaların restorasyonu adı altında kamu kaynaklarının ve kültür mirasının heba edilmesi ile sonuçlanan bu olay bu açıdan çok tipik bir sorunu ortaya koyuyor. Bu skandal yalnızca bugünkü yönetimin eseri değil, bir önceki yönetimde kurumsallaşan kapalı bir çıkar grubuna uzanıyor. Unutmamak gerekir ki inşa edilmeye çalışılan her türlü kesinlik, aslında öznel bir tercihin halka kamu fikri olarak dayatılmasıdır. Restorasyon kapalı bir ortamda ayrıcalıklarını konumlarını meşrulaştırmak isteyenlerin iddia ettiği gibi teknik bir konu olarak görülemez. Hem teknik olarak, hem mimari olarak, hem de sosyal olarak çoklu bir düşünce geliştirmeyi zorunlu kılar. Kültür mirasının korunması meselesi kentin nasıl gelişeceği, yaratıcılığın nasıl harekete geçirileceği, halkın nasil katılacağı konusunda yönetimin kamusal bir rol oynaması, profesyonel enerjiyi harekete geçirmesi anlamına gelir; tepeden inmeci her türlü yaklaşım ise kültür mirasının yok edilmesi, bölgedeki yaşamın alt üst edilmesi ve hukuksal normların çökmesi ile sonuçlanır. Kültür mirasının korunması problematiği güncel mimarlığın alanıdır ve her açıdan, bölgedeki sosyal yaşamın geliştirilmesinden yapı fiziği ve mühendisliği araştırmalarına kadar her konuda yaratıcılığa açık olması gerekir. Bu nedenle yalnızca UNESCO’nun değil, ilgili bütün üniversitelerin, kültür kuruluşlarının, STK’ların öncelikle bu kavram kargaşasının arkasındaki sorunu görmeye; yöneticilerden profesyonellik kriterlerini ve hukuku çiğneyerek yarattıkları bu skandalın hesabını sormaya çağırıyorum.

5 Comments

  1. istanbula ne yapsalar yapsınlar istanbulu değiştiremezler istanbul bizim ve bizim olmaya devam edecek değişikliklere karear vermek bizimde hakkımız

  2. Kamu alanında danışma, ortak karar oluşturma geleneği yok. Yönetici sivil toplum desteğini kararını verip işi basına tanıtırken arkda fon olarak düşünüyor. Aralarından bazen bir tanesinin karşı çıkmasını da demokrasinin “gereği” olarak değerlendiriyor. Kamu fikrinin inşaası devletçi bir yaklaşımla ve yönetici olanın herşeyin en iyisini zaten düşündüğü prensibiyle çalıştırılıyor.

  3. Ben şu “çoklu düşünce geliştirme” isteği ve teorik saptaması üzerine bir kaç şey söylemek istiyorum. Çoklu düşünce bir birikime, tasarıma yaklaşıma, mimari nosyana dayanmalıdır, değil mi? Yoksa hem siyasette hem de yönetimlerde çoklu yaklaşım istemek bütün konuşmaların altlığı olmuştur. Mesela “katılım” şarttır, sağlanırsa iyi olur önermesi gibi. Doğrusu Korhan Gümüş’ün kendi retoriği içinde bu sözleri bezeyerek söylemesine neredeyse alıştık. Ben yanlış da bulmuyorum, aksine doğru bir önerme. Fakat çoklu yaklaşım bir kültür ve zenginlik sorunu değil mi?

    Bu açıdan ne STK ların ne de Mimarlar Odasının çoklu düşünceyi doldurabilecek kapasiteleri olduğunu ben de sanmıyorum. Bundan da ayrıca üzüntü duyuyorum. Zira nitelik olmayınca fikrimce çoğulculuk hayata geçemiyor.

  4. Süleymaniye için yapılan projede, tıpkı diğer kamu projelerinde olduğu gibi bir “Önce projeyi basına aç, fazla ses getirmiyorsa hayda hayda yaparsın” tadı alıyorum…

    Hazır tartışma başlamışken mimarlık camiasının bu duruma müdahil olması ve bizzat katkı sağlayarak sağlıklı bir dönüşüm modeli öngörmesi şarttır.

    Bu yönden Ahmet Eryüksel’e katıldığımı belirtmek istiyorum.

  5. Süleymaniye üzerinden başlatılan ve Sayın Korhan Gümüş’ün ısrarla üzerinde durduğu “kamu projelerine yaklaşım” hususunu ben de önemsiyorum. Bir defa Süleytmaniye için yeniden tarih yaratma çabası içine girilmesi ve bunu “çelik konstrüksiyon üzeri ahşap kaplama” olarak canlandırmayı doğru bulmuyorum.
    Fakat Sayın Gümüş’ün burada esasında söylediği bir durum daha var ki, o da projelendirme işini kamu kendi kendine yapmasın çeşitli danışma toplantılarına ve sivil kurmlara açsın, kararları kamu oyuyla birlikte oluştursun. Bu fikre genel olarak katılmakla beraber tarif edilen STK modelini doğrusu pek kabul edemiyorum. Şimdi UNESCO dan yahut AB den çeşitli fonlarla başlatılmış ve STK destekli projeler var. Bunlar Sayın Gümüş’e göre örneğin kamu katılımı sağlanmış sorunsuz projeler mi? Öyle mi bakalım yani?

    Tam olarak katılmadığım bölüm işte budur: STK lar şu anda yeterince fikir geliştirebilecek, ağırlık oluşturabilecek düzeyde değil. Üstelik bu denli uzmanlık gerektiren konuda. Ben meslek örgütleri diyeceğim yine de devrede olmalı. Onların da uzmanca bir yanları yok denecek kadar az ve çoğunlukla genel düzeyde bir protesto oluşturyorlar. Fakat yine de çeşitli “fonlanmaların” daha az etkisinde kalırlar diye düşünüyorum.
    Saygılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir