MURAT BALAMİR / Mimdap
Ulusal Deprem Konseyi (UDK) 2000 yılında Ecevit Hükümeti’nin bir Başbakanlık Genelgesi ile kuruldu. Dört temel görev üstlenen UDK (8 mühendislik, 8 yerbilimleri, 4 diğer disiplinlerden) 20 üyeden oluşmaktaydı. Bu üyelerin seçiminde ilgili kurumlardan, kendi üyeleri dışından aday göstermeleri istenmiş, ön plana çıkan bireyler ayrıca TÜBİTAK’ta bir tarama kurulu tarafından değerlendirilmişlerdi. UDK’nın üçer yıllık ara ile görev yürütme ve yenileme kuralları büyük ölçüde kendi özerkliğine teslim edilmiş, bireylerin kurumları ya da siyasi görüşleri değil, ‘bilimi’ temsil etmeleri hedeflenmişti.

Temel görevleri arasında, deprem tahminlerine ilişkin doğru ve güvenilir bilgiler verilmesi, politika ve stratejiler üreterek gerekli araştırma alanlarının belirlenmesi, kamu kuruluşlarına danışmanlık yapılması olan UDK’nın temel özellikleri, 1. özerklik, 2. çok disiplinlilik, 3. kendini yenileme (sürdürülebilirlik) olarak sayılabilir. UDK, ‘bilgi’ den başka hiçbir yaptırım olanağına sahip değildir.

UDK rutin görevleri yanı sıra, Türkiye’de öncü ve kapsamlı bir çalışma ile ‘Ulusal Deprem Stratejisi’ni tüm boyutları ile kitaplaştırmış (2002), ikinci bir çalışma ile, deprem alanında yapılması gereken araştırma konularını tanımlamıştır (2005). Üzerinde yapmakta olduğu çalışmalar ile ise, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Müsteşarlığı’nın da istekleri üzerine, dünyadaki politika değişikliklerini göz önüne alarak Türkiye’de hangi sistem ve yasal düzenlemelerin gerektiğini ortaya koymayı hedeflemekteydi.

Önceki yönetimler sırasında el üstünde tutulan UDK, iki yıldır tüm ayrıcaklarından adım adım uzaklaştırılmış, kaynak ve destekler esirgenir olmuştur. Tüm zorluklara karşın UDK, 6 Ocak tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan kararla kaldırıldığı bilgisini aldığı Şubat 2007 başına kadar görevlerini yerine getirme çabası içinde olmuştur. Altı yıllık çalışmalarında yeni bir aşamaya geçmişken, UDK’nın hangi merciler tarafından hangi nedenle lağvedilmesinin gerekli görüldüğü bilinmemektedir. Bu bilgi UDK’dan esirgenmiştir. Bunun gibi, altı yıllık danışmanlık çalışmaları sonunda başkanına ve üyelerine teşekkür bile edilmeden görevlerine son verilmiştir. Yapılan işlemin UDK’yı hiçbir biçimde onurlandırmadığı açıktır. UDK’nın hangi kusurları görüldüğünün açıklanamadığı, hiçbir karşılık alınmaksızın danışmanlık verilmesine bile tahammül gösterilemediği bir ortamın Türkiye için endişe verici yönleri olsa gerektir.

Depremler ülkesi Türkiye, yaşadığı 1999 deneyiminden sonra çok yönlü düzenleme ve önlemler almak üzere, kısmi de olsa kurumsal ve yasal önlemler almaya başlamış, Kanun Hükmünde Kararnameler ile ‘yapı denetimi’, ‘zorunlu sigorta’, ‘mesleki yetkinlik’ konularında adımlar atmış, Afetler ve İmar yasalarında yeni düzenleme taslakları gündeme getirmişti. Bunların, ‘risk azaltma’ yönünde değişen dünya afetler politikasına uyumlu olması ümit verici görülmekteydi. Aradan geçen süre içinde bu amaçlılığın kaybedilip liberal eğilimlere teslim olan pasif tutumun egemen olduğu, kimi çıkar lobilerinin de kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmelerde bulunabildikleri bir ortama girilmiştir. Bugün dünyanın en büyük risk havuzlarından biri olan İstanbul için planlı bir seferberlik yaratılması gerekirken, tekil yapıların güçlendirilmesini çare olarak gören ve bunu reçete olarak sunan yabancı görüş ve yönlendirmelere teslim olunmuştur. Afetler ve imar yasalarında değişiklikler yapılması ve yüksek riskli alanlarda toplu kentsel yenilemelerin yerine getirilebilmesi için özel katılımlı süreçlerin düzenlenmesi gereği dururken, ‘Dönüşüm’ tasarısı ile hedeflerden uzaklaşılmaktadır.

Bilgisizlikler ve dış etkiler nedeniyle yapılan çok sayıda yanlışla, afetlere karşı Türkiye bugün daha az korunmalı bir konumdadır. UDK’nın lağvedilmesiyle Türkiye kendi bilgi birikiminden ve kendine yeterliğinden kaybetmiştir. Türkiye’de bağımsız bir ses daha kesilmiştir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir