KORHAN GÜMÜŞ / Radikal 2
Zaha Hadid’in Kartal’daki kentsel tasarım projesi. Bugün iktidar diye karşımıza çıkan şey, kamusal alanın sivil olan tarafından istilaya uğraması. En görünür olgu ise kentsel dönüşüm projeleri

Kartal-Pendik’te E-5 karayolu ile Marmara Denizi arasındaki eski endüstriyel alan için bir kentsel tasarım projesi hazırlayan ünlü mimar Zaha Hadid’in çalışmasının geldiği son aşamaya bakıldığında mesele iyice anlaşılıyor: Hadid ilk söylediğinden geri dönmemiş, hatta daha da ileri gitmiş. Oysa yarışmayı kazanan “krokodil” derisi benzeri ilk tasarımını gördüğümde, işin belediye elitini baştan çıkarabilecek bir güzelleştirme projesine dönebileceğinden kuşku duymuştum. Belediyenin planlama merkezinde yaptığı son basın toplantısında projesinin son halini görünce kuşkularımın yersiz olduğunu anladım. (Her ne kadar bazıları bu projeyi bir gayrımenkul operasyonu olarak görseler de.) İstanbul’daki mimarlık ve planlama ortamına bir bomba gibi düşen bu olayı nasıl yorumlayacağız? Hadid, geçmişte içinde yer aldığı OMA’yı (Office For Metropolitan Architecture) kuran ve hocası da olan günümüzün önemli mimarlarından Rem Koolhaas gibi, bu entelektüel gerilimi yayınlarla ve sergilerle ifade eden bir kişi değil. Bu nedenle projesini konuşmak için birlikte yola çıktıkları kişiye, gene Koolhaas’a başvurmakta yarar var. NY Times’ın mimarlık eleştirmeni Nicolai Ourousoff’un da belirttiği gibi “gidişata karşı koymaktan çok, yaşanan durumun içindeki gizli, ortaya çıkarılmamış potansiyeli keşfetmeyi”, ya da kendi deyişiyle söylersek “kaçınılmaz olanın içinde bir iyimserlik” yaratmayı amaçlayan Koolhaas’ın stratejisi olan biteni ele vermek; kenti tasarım ideallerinin yarattığı güzellik, işlevsellik gibi kurgusal hakikatlerle değil, gerçekleşmekte olanla yüzleştirmek olarak özetlenebilir.

Güncel sanat cevap olabilir mi?

Şu sıralar Dubai’de, Manhattan yarımadası büyüklüğünde (140 km2) bir kent tasarımı projesi üzerinde çalışan ve tıpkı Hadid gibi kent planlama alanından gelmeyen tasarımcılara olan benzerliği ile Koolhaas “günümüzün Le Corbusier’i” olarak adlandırılabilir. Ancak şu farkla: Le Corbusier modern zamanlardaki Neobarok kenti, yani kent denen şeye gönderme yapan, onu yeniden üretmeyi hedefleyen tasarım fikrini dönüştürmeyi amaçlamıştı. Koolhaas böyle bir dönüştürme misyonunu kendinde görmez. Onun yerine tasarımını kentin durumunu anlaşılır kılmak için kullanır. Dolayısı ile Le Corbusier’den bu entelektüel uğraşı, gelişmekte olan üzerine gerçekleştirdiği kritik eylemsellik ile ayrılır. Yeni ve ilginç formlar yaratma peşindeki günümüzün star mimarlarının tasarladığı ayrıksı yapılarla, geçtiğimiz yüzyılın megayapılarının türdeş olduğunu söyleyen, bu nedenle bütünsel tasarım ideallerinin ortaya koyduğu kentin bugün tersine döndüğüne işaret eden Koolhaas bu durumu “Junk Space” (Döküntü Uzam) olarak adlandırır. Bu açıdan Koolhaas ve Hadid’in ortaya koyduğu kentsel deneyimleri, kamusal olanın imkansızlığına işaret eden güncel sanatın işlevine benzetmek mümkün. Bugün “Gated Communities” (Kapılı Cemaatler) mekânları, iş merkezleri, toplu konut şirketleri tarafından dönüştürülen kent parçaları ne kadar kamusal bir alan izlenimi kazanmış olsa da, tıpkı 19. yüzyılın Neobarok kenti gibi tasarlanıyor. Buna karşılık bugünün kamusal alanı geçmişin akılcılaştırıcı iktidar pratiklerine eklemlenen kenti gibi değil. Söylemleştirilen alan genişlemiş durumda ve temsil iddiası kurallı bir gelişmeyi sağlamak şöyle dursun, kentin parçalanmasına, haksızlıklara, ayrımcılığa yol açıyor. Mimarlık ile şehircilik iki ayrı disiplin olarak kendi statükolarını kurumsallaştırmışken krizle yüzleşmek neredeyse imkansız. Kriz entelektüel düzeyde yeniden üretilirken cevap hiç umulmadık bir yerden geliyor: Kamusal olanın imkansızlığını gösteren bir yüzleşme alanı olarak güncel sanat statükonun yeniden üretimini sorguluyor, entelektüel alana bir soluk kazandırıyor. Her ikisini de birbirine tokuşturarak.
Bütünsel kent imgesi temsillerle, yani hepimizin aşina olduğu planlama etkinliği ile kenti yeniden kurmaya çalışılan ütopyacı bir yaklaşımdı. Batı modernleşmesi bu tür mimari metaforları sorgularken, Batı-dışı modernleşme bunları sorgulanmaz, mutlak iktidar biçimleri olarak algıladı. Böylece merkez-periferi ayrımı ortaya çıktı. (Aynı mimarlık ürünlerinin bu şekilde karşıtına dönüşmesini gösteren en iyi örnek, bugün de star mimarların “Batı-dışı” ortamlarda cirit atmaları.) Sorgulamak için oluşturulmuş araçları hakikatlere dönüştüren eğitim programları içinden yetişen mimarlar Batı dünyasındaki kritik profesyonel ortamın intikamını kentlerden aldılar.

Hakikatler haksızlıkları gizliyor

Bugün karşımızda yüzyıl önceki iktidar yok. İktidar diye karşımıza çıkan şey, kamusal alanın sivil olan tarafından istilaya uğraması. Bu tezi doğrulayacak en görünür olgu ise kentsel dönüşüm projeleri. Kentsel dönüşüm bugünlerde belediyelere iş yapan mimarların sık sık kullandıkları vazgeçilmez kavramlardan biri. Oysa bu kavramın mimarlıkla uzaktan yakından bir ilişkisi yok. Yalnızca yatırımcılara engel teşkil eden mülkiyet problemini, yani özel mülkiyeti kamu gücünü kullanarak çözmeyi, yani daha kolay iş görmelerini sağlıyor. Buna bir de imar kısıtlamalarının kaldırılması, özel yasalarla mevzuat boşlukları yaratılması eklenirse, kentsel dönüşüm kavramının neoliberal düzenin daralmış müzakere alanında oluşan bir iradeye işaret ettiği görülüyor.

Bu iradenin oluşma biçiminin ise ll. Dünya Savaşı öncesindeki durumdan pek farkı yok. Savaştan önce mimarlar aynı kentsel dönüşüm modelini siyasal otorite eşliğinde Avrupa’da da uyguluyorlardı. Özel sermaye kentin çeperlerinde siteler inşa etti. Konuları belki farklıydı, ama bir binayı yapan mimarla, bir kenti tasarlayan plancı sonuçta aynı yöntemi kullanıyordu. Bir bölgeyi planlarken uzmanlar kendi içlerine kapanıyor ve tıpkı kendi kamu yararını temsil eden ilgi grupları gibi kendi fikirlerini temsil ediyordu. Kültürel mirası koruma, deprem, çevre gibi sorunlu konularda ortaya konan planlar tepeden inme kamu yararı anlayışlarını temsil ediyordu. Bu model halka yasak getiren, gücü olana istediğini yapmasını sağlayan, haksızlıkları gizleyen bir kentleşme biçimini destekledi. Bu nedenle bugün kentsel dönüşüm kavramının mimarlıkla ilişkisinin tersine orantılı olduğu söylenebilir: Mimarlar ne kadar uğraşlarını kendi hakikatleri ile temsil etme meselesi gibi görürlerse ve ne kadar erke bağımlı hale gelirlerse, o kadar mimarlıktan uzaklaşıyorlar. Yarattıkları ekonomik dönüşümle insanları yaşadıkları mahalleleri terke zorlayan, bunu da üstelik “insanların yaşantısını iyileştiriyorum, size ne” diyerek yapanlar hâlâ bu eski tasarım ideallerinin arkasına saklanıyorlar. Hâlâ hakikatlerin aldatıcı gücünden, hatta şiddetinden medet umuyorlar.

3 Comments

  1. Rem Koolhaas’tan bahsediyorsak bütün fikirlerine bakarak ona yanaşmamız lazım. Bir de yaptıklarına tabi. Koolhaas’tan bir yerde bahsetmek sonra yine kendi kavramlarımız ortama monte etmek bana pek uygun davranış gibi gelmedi Korhan bey. Çok uyuşmuyorsunuz bana kalırsa.
    Saygılar.

  2. Hakikat gizlemenin birçok yolu var benim bildiğim. Hemen sağ-sol, ezilen -ezen mevzusu gibi kaba bir algılama noktasından bakmamız gerekmez herşeye. Baktığımızda da elde ettiğimiz sonuçlar zaten farklı farklı. Ben yasalarla sağlanan her düzeni hemen kabullenemiyorum ve eleştirel olarak bakıyorum. Acaba toplum kesimlerine bir haksızlık yapılıyor mu diye soruyorum. Tatmnin olmadığımda kendime göre sonuçlarımı arda arda yazıyorum. Sonra başkaları ne demiş diye çevreme (siyasal ortama, yazarlara, meslek odalarına, sivil topluma) balıyorum. Bazen paralelelikler kuruyorum Ama bazen de “bu ne kadar zorlama” olmuş dediğim oluyor. Bir konu da bu “hakikat gizleme” meselesi. Korhan bey ele almış sevindim. Mesela ben Sulukule kentsel dönüşümüne sade biri olarak baktığımda bir sonuca ulaşırken böyle neredeyse haftada bir orası için yazı yazan birinin aynı zamanda orada AB projesi yapmaya çalışmış (her nasılsa şu anda gerçekleşmemeiş) birinin hep aynı şeyleri ısrarla söylemesi durumunda hakikatin gizlendiğini mi, abartıldığını mı yoksa bir başka biimde abartıldığını mı anlayamıyorum. Ne bu ilgi Korhan bey, siz katılım modellemesi konusnda proje yapsaydınız sorunu böyle mi ortaya koyacaktınız. Sonra oranın kültürünin devamı ve insanların yaşam biçimlerini iyileştirme isteği tekleştirilecek, sadece sivil toplumun üstleneceği birşey olamaz ki. Kendisi olmayan ama kendisi gibi davranan, aslının yerine geçen bir muhalefet sürüdürülebilir değil. Korkarım ki mesele Sulukule ve kentsel dönüşüm değil, ona karşı olmak değil, sivil toplum sözcülerinin ‘muhalefet’ (özellikle tırnak içine aldım) görünümün devam etmesi için ona uygun HAKİKAT üretme halinin devamlı kılınması. Bu ortamda ‘aydın’ kalmak, bu ortamda ‘hak savunucusu’ olmak.
    Durmadan profseyonellik sorguluyorsunuz, (sizinle özdeşleşen ‘sivil toplum’ kuruluşunuza ) proje almaya çalıştığınız bir yerde çıkıp dışında biri gibi herşeyi söylemek, bu ölçüde yüklenmek sadece bizim ülkemizde görülecek türden bir ‘aydın duyarlılığı’ galiba. Profesyonelliği önce buralarda sorgulayın ve ondan sonra mimarların toplumsal sorumluluklarına inin bence.
    Kusura bakmayın, ya yazdıklarınız hiç bir camiada mühim bulunmuyor ya da meslek insanları ‘aynı şeyleri’ çok duydukları için artık size cevap vermiyor. Yoksa bu iddialarınız bence cevapsız kalmış şeyler olamaz.
    Saygılarımla

  3. Korhan beye hak vermek isterdim sadece iki olgu olmasaydı.
    Bunlardan birincisi milliyetçi politiklar tarafından çöküntüleştirilen semtlerin durumu: bunlara örnek olarak Tarlabaşı, Galata, hatta biraz farklı bir nedenle Fatih’in önemli bir bölümünü gösterebiliriz. Siyasi iktidarlar çöküntüleştirme için geçmişte ve bugün uyuşturucuyu, fuhuşu kullanıyorlar. Karaköy/Galata bölgesi bu yolla, Fener/Balat/Tarlabaşı uyuşturucu yoluyla kentin dışına itildi ve itilmeye de kısmen devam ediyor.
    Çocukluğumda Balat serserilerin ve esrarın merkezi, Galata/Tarlabaşı fuhuş merkezi olarak bilinirdi. Nasıl kullanıyorlar? Bu bölgelerde bu tür suçların işlenmesine göz yumarak. Tıpkı Gökçe/Bozcaadalarda açık hapishane kurarak buranın yerli rumlarını kaçırmalarındaki gibi. Kahveci Niko’nun adası için Avrupanın göbeğinde nasıl önümde hüngür hüngür ağladığı hala gözlerimin önünde.
    İkinci neden ise tabi ki deprem. Bunun nasıl bir şey olduğunu onyedi eylülde hepimiz gördük.
    Türkiye’de bilimsel çalışma olamayacağına dair bir inancı hep taşıdım. Çünkü hangi taş kaldırılsa altından hayaletler çıkıyor ve bizi suçluyorlar.
    O nedenle ne zaman Türk aydınlarını özellike kültürel geçmiş üzerinde konuşurken dinlesem içimden “siz ancak birbirinizi ağırlarsınız” demek geçiyor. Son genel kurulda bu artık had safhadaydı. Ağırlamak ne kelime birbirlerini sahnede adeta öpüyorlardı. Sanki taraflar dünya görüşleriyle değil yaş gruplarıyla ayrışmıştı. -Bu duyguyu hala kaybetmedim ve bir gerçeği yansıtması ihtimaliyle endişeleniyorum-
    Bence Korhan beyin sorması gereken soru şu: bu gün uygulanmak istenen kentsel dönüşüm projelerinin nedeni bu suçluluk duygusunu yeni bir ortam ve yaşama kültürü oluşturarak aşmak mı? yoksa daha önce başlamış tek ulus, tek dil, tek din amaçlayan politikaların bu sefer görsel olarak tersine döndürmüş bir devamı mı?
    Deprem olgusu bu yönde bir gösterge olabilir mi? Yani en büyük tehlikeyi oluşturan 15,50 apartmanları yerine çoğu zaten terkedilmiş çöküntü bölgelerinden başlamak ayrıca bir anlam taşır mı? Bu sorunun cevabını bilmiyorum ama bunu da tartışmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü tehlike çok büyük. Çöküntü bölgelerine öncelik vermek, onbeş ellilerin kurtarılmasına ekonomi oluşturmanın bir yolu da olabilir.
    Bence ilk iki sorunun cevabı birincisi. üçüncü soruyu ise yanıtlayamadım. Görüşlerinizi öğrenmek isterim. Saygılarımla.
    Saygılarımla.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir