Taklit Mimarlık

9 Dakika Okuma Süresi

HAKAN DÖLGEN / Mimdap
Nesne(ler)den ve onların taşıdıkları – kendilerine giydirilmiş – entelektüel düşünce ile yeni sanat objeleri üretebilme, anlık esinle açıklanamayacak kadar karmaşık olgudur. Kişi güçlü bicim repertuarı, kültürel arka-yapısı, hepsinden önemlisi güçlü bir ahlaki yapısı, duruşu yoksa, kendini kolayca taklit noktasında bulabilir ve benliğindeki değerlerin gücüne bağlı olarak, bu arka-yapıyı ilhama dönüştürme potansiyelini elinde tutar.

Bir sanatçının başka bir yerden etkilenmesi, onları hissetmesi, kendi eserlerinde yansıtmaya çalışması ancak, esinlendiği ideayı, biçimi kendi ürettiğinin içinde, izleyenlerin fark edemeyeceği şekilde eritebilmesi, yeni olanın, önceden üretilmiş olandan türediğinin farkına varıl(a)maması halinde kabul edilebilir.

Sanat, doğayı aşabilme çabasıdır. Yaratım sürecini doğa kavramları üzerine odaklayabilmek ve onun milyonlarca yılda oluşturduğu formlarla yarışma dürtüsü, sanatçıyı başarıya sürükler. Ama o öyle bir güçtür ki genelde karşısından yenilgiyle ayrılınır. Onu aşabildiği zaman gerçek sanatçı olunur zaten. Doğanın hiç yapamamış olduğunu yapabilmektir sanat. Onu aşabilmek, yine ondan hareketle, formlarını kullanarak, ilkelerini yakalayabilmekle oluşur.

Sanatçı olmanin ötesinde insan olmamızın amacı, uygarlığın gelişimine katkıda bulunabilmektir. Biz bunu ürettiklerimizle yaparız. Yani var olabilmek için üretebilmeliyiz ve uygarlık gelişiminin üzerine bir parça da biz eklemleyebilmeliyiz. Üretimde yeni olmayan her şey bir tekrar olacağından, insan olmamızın gereğiyle bağdaşmaz.

Mimarlık’ta taklitten bahsettiğimizde, taklit edilen görüntüdür,biçimdir, bazen fonksiyondur. Görüntü, biçim obje-yapının maddesel varlığının üzerindeki ikincil bir katmandır ve tasarlanmış, üzerine emek harcanmış olduğundan, nesnenin maddi varlığına ilave olarak ekonomik değeri vardır. Alındığında oradaki emek, sanatçının emeği de çalınmıştir ayni zamanda.

Taklidi oluşturan, taklit edenin kendisi olamamasıdır. Çaresizlikten oluşan bir saldırganlıktır taklit. Başka bir görüntüyü, imajı taklit edip, kendi isine aktarma alıcıya yeni bir pakette eskiyi satma çabasıdır.

Bütün sanatçılar bir ürünü yaratırken çeşitli yerlerden esinlenebilirler ve milyonlarca küçük imajı özgünde bir araya getirirler. Görülmemişi görünür kılarlar. Ortaya çıkan sanat objesidir. Özgün olarak görüntülenmiş bu varlığı, sanatçı kendi kendisinde bile tekrar ederse, taklidi gerçekleştirmiş olur. Evet sanatçılar birçok zaman kendi kendilerinin hırsızıdırlar. Yaratım sürecinin çıkmazına girildiğinde, kendi kendisini tekrar ederler. Tekrar, bir tarzın sürekliliğini ifade ediyorsa, durum farklıdır. Ömer Uluç’u, işlerinde sürekli aynı figürleri kullanması nedeniyle kendi kendisinin hırsızı olarak nitelendirmek haksızlık olur. Beş katlı bir apartmanın mührünü belediyeye bandırıp her arsaya vuran mimarları ise bu örneğe oturtmak daha doğru olur.

Esinlenmede ise etkilenilen görüntü beynin süzgeçlerinden geçirilerek giydireceği nesnenin özeliklerine göre kendini tekrar tanımlar. Özne- suje ilişkisinde özne burada aktif rol oynar. Filtrasyon vardır ve aklın işlemlerinden geçirilerek yeni bir uygulamaya akar. Esinlenme anında farkında olunan nesne-obje bir kıvılcımdır ve yeni formun, görüntünün ateşleyicisidir.
Öykünmenin koordinatları esin ile alıntı arasındadir. Çağdaşının taklidini ise uzay boşluğunda bile tanımlamak zor.
Bazen beynimizde harmanlanmış, birikmiş imaj repertuarı, hatta matematiksel ifadeler, bizi dogrudan, ilk anda çözüm kanalına kendileriyle beraber ittirir ve biz “ilham geldi” deriz Aslında gelenin ne olduğu belki de hiç bir zaman belli değildir. Bizi yeni ürüne götüreceğine inandığımız bu misafiri en iyi şekilde ağırlarız kafamızın içinde. Hatta o anlar öyle anlardır ki karşımızda birisi konuşsa cevap vermek istemeyiz, anlamayız, görürüz gördüklerimizi görmek istemeyiz, yalnız, sessiz kalmak isteriz. Biliriz ki yaratıcılığın başlangıç noktası olan başka bir dünyaya geçmenin tam da eşiğindeyizdir. Belki de kaynağını bilmediğimiz dürtülerden hareketle yeni olanı ortaya koymak sanat üretimindeki en asil yaklaşımdır. İnsan kendi bile bilmez o an nereye gittiğini, nereden geldiğini. Kendini tamamen bilinçaltının akışına bırakır ve gittiği yere kadar gider. Burada varılan nokta gerçekten özgün olandır. Kişiye aittir. Onun geçmişinden, arka yapısından dökülmüş ortaya çıkmıştır.
Bilinç akışına sanatçının kendini tamamen bırakıp bilinçli bir hale geçmemesi mi gerekir?

Tartışılır.

Mimarlığı eylerken ortaya konan, başka kişilere faktörlere bağlı olacağından, mimar ürettigi binanin sahibi olmadığı sürece, işini diğer sanat dallarındaki gibi içinden geldiği gibi sonlandıramaz.

Murat Uluğ’un bir röportajında zannediyorum okumuştum bu mimarlık tanımını: “Mimarlık ürün olarak ortaya çıkan nesnede kendini gösteren bir şeydir. O nesnenin kendisi değil onu olduran şeydir. Zira nesne onu olduran şeyin taşıyıcısıdır”. Mimarlık sadece kendi nesnesine yakışır. Bu yüzden onu ait olduğu yerden koparmak, mimarlığı da, mimarını da basitlestirir.

Taklit aşağılık bir durum mudur?

Neden sivil mimarlık örnekleri taklit edildiğinde yadırganmazken, günümüz mimari örnekleri taklit edildiğinde çok yadırganır? Bunun cevabı halk yapı kültürüne duyulan saygıdan gelir. Bilinir ki o, yüzlerce yılın süzgecinden geçerek gelmiştir. Taklit eden, doğru olandan anonim olandan taklit etmiştir ve hafızalarda affedilir. Tek bir kişinin emeğine saldırı yoktur.

Yapının üzerine giydirilmiş olan mimarlık sanatı, bakanın herhangi çağdaşı bir örnekten alındığını söyleyememesi ile değerini arttirir. Buradaki “herhangi çağdaşı örnek” önemlidir. Çünkü yeni olana bakan, onda Van Gogh’un bir tablosunu ya da Anadolu’da bir köy evini görse rahatsız olmaz da, çağdaşı olan bir yerden alındığını anladığında bunu aşağılayıcı olarak görür ve rahatsız olur.

Alıntı da, taklit de, iki üreten arasında gidip gelen bir şeydir. Taraflar bu işe soyunmuş kişilerdir. Yoksa bir sanatçı doğadan ister alıntı yapsın, ister taklit, isterse de öykünsün ne fark eder ki?

Bir mimar Muğla evinin bir bacasını, ya da başka bir tasarımdaki daire ile karenin birleşim tarzını alıp kendi tasarımında kullanabilir. Bunu, esinin üzerine katar. Ama kompozisyon bir tek kişiye ait olmalı, özgün olanın, yeni olanın içinde herşey eriyip gidebilmelidir.

Tipoloji hangi tanıma girer? Bir tipolojinin tekrar edilmesi sadece taklit midir yoksa esinlenme midir? Yorumlama mıdır?

Yoksa hepsi midir?

Tipoloji aslında yeni olana bir temel oluşturur, üzerine giydirilenle bir bütünlük oluşturur, sonunda yalnız bir şema olarak çıplak bir şekilde ortada durmuyorsa, mimarlık üretimine desteğini yapmıştır. Örneğin ülkemizde yapılan camiler tamamen kopyadır ve tipolojik referansından – birkaç örnek dışında – bir adım bile ileri götürülememiş, yorumlanamamıştır. Tipolojilere oldukça bağlı Aldo Rossi, ya da geleneksel tipolojileri ülkemizde sıkça kullanan Cansever’in Bektaş’ın bunları cami örneklerindeki gibi ilerletmediğini, şema düzeyinde bıraktığını, üzerine günümüzden birşeyler eklemediğini kimse söyleyemez.Yapılması gereken de budur, tipolojik referansı yeninin mayası yapıp, algılayana yeninin içinde eridiğini hissettirebilmektir.

Mimarlık sanatı, nesnelere objelere olduğu kadar tipolojilere de giydirilmiş entelektüel kılıftır.

Mimarlıktaki taklidi sahne sanatlarındaki taklitle de karıştırmamak gerekir. Sahne sanatlarında başka birinin taklidini yapan komedyen, başkasını taklit ediyor diye aşağılanmaz. Orada önemli olan taklit ettiği kişi değil onu taklitteki becerisidir. Taklitteki ustalığın mimarlıkta ise bir ise yaramayacağı açık. Bu yüzden de belki taklite sanatkarane yaklaşım gösteren mimarlar da komedyenleşirler. Böyleleri mimar olarak değil de komedyen olarak anılmak istiyorlarsa gene sanatçıdırlar ve korkacak bir şey de yoktur bunda! Hatta bunun teorik açıklamalarını da yapabiliyorsa iki kere sanatçıdırlar. Doğan Kuban’ın dediği gibi : “ her şeyin yeteneklisi olur, canbazın, hokkabazın, yalancının, hırsızın, haydudun…”

Ve tüm bunları açıklayabilenlerin.

Mimarlıkta alıntı yazıdaki kadar masum olmasa da, anonim olandan alınan yadırganmaz. Yazıda alındığı yeri belirterek yapılan aktarımlar onu daha da değerli kılar. Mimarlıkta başka bir yapıdan aldığımızı, dipnot olarak belirteceğimiz bir yer yok.

Taklit; Yaratıcılık süreci bittikten, tasarım tamamlandıktan sonra bile fark edilir, adeta sırıtır. Sanatçının da zaten gizliden gizliye burada bir vicdan azabı vardır. Ama o çaresizdir. Bunu yapmıştır. O iş ya bir yere yetişecektir, bir yerlere sözler verilmiştir, ya da birilerine kendini göstermesi gerekiyordur. Minareyi çalanın da kılıfına uydurması gerekir.

Tüm açıklamalar onun ne kadar özgün oldugu üzerine yapılandırılır.

“ her şeyin yeteneklisi olur, canbazın, hokkabazın, yalancının, hırsızın, haydudun…”

Ve tüm bunları açıklayabilenlerin.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir