Siyaset eşitsizlik üretiyor

9 Dakika Okuma Süresi

KORHAN GÜMÜŞ / Birgün
Katılım fikrinin nasıl daralan bir müzakere ortamına dönüştüğünü göstermek için artık daha objektif bir dil kullanmalıyız. Sermayenin temsilcileri, ‘paragöz’ kamu yöneticileri değil söz konusu olan. Asıl sorun siyasetin bir eşitsizlik makinesi halini alması. Bugün eşe dosta iş dağıtma mantığı ile halkın çıkarları çelişiyor.

Bugün kamu gerçekleştirdiği her uygulama ile halkı sembolik bir mekanda yeniden kurmaya çalışan bir aygıta dönüşmüş durumda. Kamu sivil toplumu devşirmeye çalışan ve enerjisini yutan bir kara delik gibi. Sivil toplumun bu şekilde dönüştürülmeye çalışıldığı bu özel durumu da ‘fiili bir modernlik’ (*) olarak adlandırabiliriz. Bu modernlik biçiminde kamusal ve özel birbirinin içine geçiyor, örtüşüyor. Kamusal alan farkındalık içermeyen bir sivil toplum aidiyeti kazanıyor. Modernleşmeyi tek özneli bir sürecin, tepeden inme uygulamaların bir sonucu olarak algılıyoruz. Bu durum yaşadığımız gelişmeleri etkileyen kurumlaşmaların tarihini silip atmamıza yol açıyor. Modernleşmeyi sonradan içine yerleştirdiğimiz bu hayali sürecin bir sonucu gibi algılıyoruz. ‘Fiili modernlik’ yalnızca geçmişin bir algılanış biçiminden ibaret değil yalnızca. Bugüne, yaşadıklarımıza uzanıyor. Tarihsizleştirdiğimiz, bağlamsızlaştırdığımız modernleşmeyi yalnızca bir biçim değişikliği, bir akım, bir yaşama biçimi gibi kavrıyoruz. Bu kayma güncel olanı tepe taklak bir biçimde okumamıza kadar uzanıyor. Örneğin İstanbul’daki kent sistemindeki reformu (1850) böyle bir bakışla kayda dahi geçmiyoruz ve bu sistemin devletleştirilmesini (1930) asıl ‘milat’ olarak görüyoruz. Bu unutkanlık tarihte neler olduğunu, bugün neleri tartıştığımızı ve gelişmelerin hangi bağlamda yer aldığını algılamamızı zorlaştırıyor. Çünkü asıl olup bitenleri yok sayıyoruz. Böylece modernleşme adına, modernleşme ufkundan ve pratiklerinden bihaber, homojen, ilerlemeci, ‘ideolojik’ bir tarih bilgisi çıkıyor karşımıza. Tarih kendi biçimini başkasına empoze eden, geçmişi ve geleceği olmayan bir yaşama anından ibaret kalıyor.

Kayda geçmeyen özne

Bu tarih algısının belki de ihmal edilmemesi gereken bir kökeni var. Hepimizin bildiği gibi modernleşme deyince gündelik hayatta yaşanan gelişmeler kentlerdeki hayatı köklü bir biçimde etkileyen kamusal hizmetlerin ortaya çıkışı ile eş anlamlı. Modernleşmenin ilk aşamasında kentsel kamusal alanda yaşanan yenilikler sivil hayatı köklü bir biçimde etkiledi, değiştirdi. Ama bu gelişmelerin kamusal hizmetlerde gerçekleşmesi, fiiliyatta kentin bir ‘havagazı fabrikası’ gibi yönetilmesi anlamına gelmedi. Cumhuriyet kurulduğunda, devlet, yani kamu bu işletmeleri devraldığında da durum aşağı yukarı aynıydı. Devlet gaz dağıttı, kentleri planladı, vapur işletti, hatta belediyeleri yönetti. Belediyeler devletin bir şubesi halini aldı. Ancak şu farkla: Böyle bir dönüşüm modeli içinde kökleri 19. yüzyılın ortasına uzanan kamu hizmetlerindeki yenilikçi ve teknikçi yönetim fikrinin öznesinin yerini devlet ve onun sonradan bürokrat kimliği kazanmış uzmanı almış oldu. Değişim ise devletin iradesi ile ve tepeden inme bir biçimde başlamış gibi algılandı. Oysa gerçekte bu arada unutulan, kayda geçmeyen şey, dönüşümün geçmişteki öznesinin tek başına devlet olmamasıydı. Tam tersine, koskoca bir reformlar süreci boyunca, devlet kamusal alandaki gelişmelere, yeni örgütlenmelere izin veren, onaylayan bir merci konumundaydı. Bu süreçte hastaneler, okullar kurmak, enerji elde etmek için kömür taşımak, vapurları işletmek, suyu, gazı pompalamak devletin asli bir görevi değil, yalnızca imtiyaz tanıdığı, izin verdiği, yönettiği bir şeydi. Kamusal hizmetlerin yapılanması, özellikle altını çizmek gerekir ki, modernleşme atılımları içinde, yönetmekle eş anlamlı değildi. Yönetime eşlik eden, hatta belki çoğu zaman sürükleyen bir şeydi. Ayrı bir yerde başladığı, geliştiği açıkça belli olan, uzmanlıkların, düşünce insanlarının ve gelişmeleri yönlendiren sivil bir dünyanın girişimcilerinin uhdesinde.

Yeni sivil toplumculuk ya da kamu fikrinin daralması

Dolayısı ile her şeyi devlete bağlayan, yeniliklerin devletten kaynaklandığını bize düşündüren tarih yazımının tek özneli modernleşme fikrinin unuttuğu ya da unutturduğu şeylerden birincisi çok boyutlu bir özne olan kamu. Bu kamunun yerini yalnızca resmi (temsili) alandan oluşan kurmaca bir kamu aldı. Hala modernleşmenin ulus devletin hakimiyeti ile başladığını düşünüyor ve bunun doğal sonucu olarak uzmanlıkların da yönetimle örtüştüğünü varsaymaya devam ediyoruz. Uzmanların, girişimcilerin, hatta sivil toplumun ortadan kalktığı, daha doğrusu devşirildiği bu kurmaca kamu modeli ile yönetmek, planlamak fiilleri de ister istemez teknikçi bir hüviyet kazanıyor. Bir bakıma kamusal alandaki bütün gelişmeler, farklı failler ortadan kalkıyor, kurmaca bir tarih yazımı ile birlikte kamusal alandaki bütün işlevler devlete mal ediliyor. Yenilikçilik, teknik ilerleme sivil dünyadan kopup devletin bir vasfı halini alıyor. Modernleşme tarihinin yeniden kurulması (veya icad edilmesi) ile içinde kamusal alandaki her şey devlete endeksli olarak okunuyor. Bu uzmanların, aydınların da ‘devlet memuru’ olarak iş görmesi demek. Modernliğin kapsamı devletle sınırlı kaldığı için, uzmanların da nefes alabileceği zaten başka bir yer kalmıyor. Bu durumda teknikçi planlama metodunu benimseyen ve iktidarla aynı yerden bakan uzmanın farklı kamu yararlarına açık bir planlama/karar ortamına hazır olmadığını söylemek elbette ki mümkün. Ancak gelişme, modernleşme uzmanın kamuya dahil olması ise, bunun öncesi, sonrası, ötesi gibi bir sorun da yok, bu bağlamsız hatta tarihsiz bir modernleşme hikayesi içinde. Modernleşme kamu alanında genişleyerek değil, dışlayarak iş görmeye başladı. Siyasal hayatta çok partililiğe geçiş ise kentsel kamusal alanın yeniden yapılanmasını gündeme getirmedi. Belediyelerin ise yerellikle bir ilişkisi olmadığı için, siyaset çok uzaklarda, kentsel kamusal alanın dışında kuruldu. Uzmanların siyasal aparattan dışlanması bir sorun yaratıyormuş gibi gözüktü ama siyasetçilerle yeni bir ittifak durumuna girmeleri çok zor olmadı. Çünkü üniversitelere korporatist bir temsil olanağı sağlanması ile uzmanların sivil toplum aidiyeti kazanmaları ile eş anlamlıydı. Profesyoneller en çok siyasallaştıkları biçimde, bir cemaat gibi bilim adı altında kendi kamu yararlarını temsil eder hale geldiler. Nasıl bir başıbozukluk olduğunu en iyi anlatacak şeylerden biri de kamunun yeni sivil toplumculuk söylemi. Bu katılım modeli aynı zamanda siyasetçiler, sermaye ve bir sınıf haline gelen seçkinler arasındaki bir uzlaşmayı simgeliyor. Onların kendi özel alanlarına hapsedilmesini sağlayan yeni bir anlaşmayı.

Katılım fikrinin nasıl daralan bir müzakere ortamına dönüştüğünü göstermek için artık daha objektif bir dil kullanmalıyız

Kurmacalık aslında hep modernleşmenin bir gölgesi gibi yanından hiç ayrılmamıştı. 20. yüzyıl başında, milli kimliklerin icad edilme aşamasında resmi ideologlar tarihi yeniden kurduklarına değil, yeniden keşfettiklerine inanıyorlardı. Mimarlıkta, edebiyatta, müzikte, resimde kurdukları şeyin bir gerçek olduğunu düşünüyorlardı. Korporatist modelde örgütlenen faşist devlet yapısı da temsili görelileştiren entelektüelleri, bağımsızlaşan profesyonelleri yok etmeyi amaçlamıştı. Ancak sosyal bilimler, güncel kültür ve sanat kurumlaşmaları ideologlara istediklerini vermedi. İdeolojik yönetim aparatı kültürel ve bilimsel çalışmalarla sürekli sorgulandı. Sürekli yeniden tanımlanan bir varlığa dönüştü ve hukuksallaştı. Türkiye’de ise bu gelişme bugün yalnızca bir dış dinamik olarak, akademik ve politik alana bir ölçüde yansıyor. Türkiye’de bir taraftan kamu fikri daralır ve siyasetçilerin kamu kaynakları üzerinde patronajı güçlenirken, kamu kaynaklarının ve imkanlarının informel süreçler içinde yönetilmesi söz konusu. 1930’ların tek özneli planlama anlayışının yerini tam bir başıboşluk almış durumda. Bu başıboşlukta merkezi otoritenin yerel sorunlar üzerindeki söz sahipliğinin sürmesi kadar, yerel politikalar ile ulusalcı politikalar arasındaki mesafelerin de kalıcı bir rolü var. Yerel politikaların geliştirilmesi konusunda da bir beklenti yok. Bu bir tesadüf değil. Tam tersine bu sistemden nemalananlar için bilinen, arzulanan bir şey. Ayrıca sistemin ayrıcalık üretmesi de hiçbir şeyi değiştirmiyor, çünkü Türkiye’de güç sahipleri ile kararlardan dışlanan kesimler çıkarlarını geliştirmek için aynı politik aracı kullanıyorlar, bundan aynı ölçüde istifade etmeseler de. Politikasızlık, yani ‘kamusuz kamu modeli’ bir uzlaşma aracı işlevi görüyor, her kesim için. Yani eşitsizliğin yeniden üretilmesi konusunda kalıcı bir uzlaşma var, iktidar çeperleri içinde ve dışında kalanlar arasında. Bu uzlaşmanın garantisini yani sürdürülebilirliğini ise yalnızca eşitsizliğin yer değiştirmesi belirliyor. Bugün siyasetçilerin katılım/müzakere modelinden ne anladıkları, uzmanları kamusal süreçlere nasıl kattıkları önemli bir okuma anahtarı oluşturuyor: Kamusal hizmet modeli nasıl arka planda kaldı, kamusal olanı kim, hangi özne temsil edecek? Katılım fikrinin nasıl daralan bir müzakere ortamına dönüştüğünü göstermek için artık daha objektif bir dil kullanmalıyız. Sermayenin temsilcileri, ‘paragöz’ kamu yöneticileri değil söz konusu olan. Asıl sorun siyasetin bir eşitsizlik makinası halini alması. Bugün eşe dosta iş dağıtma mantığı ile halkın çıkarları çelişiyor.

( * ) ‘Fiili modenlik’ kavramını modernleşmenin temsil pratiklerinin sorunsallaştırılmadığı, kurumlarının doğallaştığı özel durumu adlandırmak için kullanıyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir