İklim ve biyoçeşitlilik krizleri doğaya bakış açımızı kökten değiştirdi ve mimarlar ile peyzaj mimarları arasındaki güç dengesi çok daha eşit hale geldi. Otuz yıldır mesleklerini icra eden iki peyzaj mimarıyla tanışın. Şehirlerimizi kökten değiştirebilecek paradigma değişimini anlatıyorlar.
Kasper Foged

Peyzaj mimarlığının pastanın üzerindeki krema olarak görülmesinin üzerinden çok da uzun zaman geçmedi. Şehirdeki binaların etrafındaki yeşil alanlar, birçok kişi tarafından mimarlığın bir parçası olarak görülüyordu. Belirli bir inşaat bütçesine öncelikli olarak mimarlar erişebiliyordu; peyzaj mimarları ise işlerini tamamladıktan sonra kalan parayla yetinmek zorundaydı. İklim ve biyolojik çeşitlilik krizleriyle birlikte doğa algımız kökten değişti ve bugün peyzaj mimarları yalnızca bambaşka bir statü kazanmakla kalmadı; şehirlerimizdeki yeşil alanlar artık binaların kendisi kadar öncelikli hale geldi.
İnsanlar binlerce yıldır doğayı işliyor; antik mezarlardan ve Viking alanlarından Roma bahçelerine kadar. Peyzaj mimarlığının köklerinin antik çağlara dayandığı iddia edilse de, bir meslek olarak gerçek anlamda gelişmesi 20. yüzyıla kadar uzanıyor. Danimarka’da ilk peyzaj mimarlığı programının öğrencilere açılmasının üzerinden yalnızca 75 yıl geçti. 1960’lar ve 1970’lerde, büyük şehirlerin eteklerinde büyük konut projeleri ortaya çıkmaya başladığında, kentsel alanları, parkları ve yeşil alanları planlama ve tasarlama ihtiyacı belirginleşti. Ancak iyi bir dış mekan, park veya yeşil bir kentsel alanı neyin oluşturduğuna dair tercihlerimiz yıllar içinde önemli ölçüde değişti.
Kare, Pratik, İyi
Peter Juhl, 1997 yılında kurulan Opland Landscape Architects’in yöneticisi ve kurucusudur. Genç bir peyzaj mimarı olarak işe başladığında her şey çok farklı görünüyordu. Günlük yaşam, tek kültürlü, estetik biçimli, temiz ve sade bir şeyler isteyen müşterilerle şekilleniyordu.
“O zamanlar resme hakim olan, budanmış çitler, şekillendirilmiş çalılar, ağaç sıraları ve gül ve çok yıllık bitkilerden oluşan tarhlar gibi birkaç güçlü tasarım öğesinden bahsediyordu. Her şey çok biçimli, düzenli ve mimariydi. Keskinliğini koruması için çok fazla bakım gerektiriyordu, ama aynı zamanda okunması ve anlaşılması da kolaydı. Ama aynı zamanda biraz sıkıcıydı ve her şey komşunun evinde de görülebilecek bir şeye benziyordu,” diye hatırlıyor.
Bu hikaye, peyzaj mimarı ve SLA ortağı Alexandra Vindfeld Hansen’ın da ilgisini çekiyor. Ayrıca, firmanın kuruluşundan bu yana geçen otuz yıl boyunca mesleğin önemli ölçüde ilerlediğini, ancak peyzaj mimarlığı disiplinine çok daha fazla katmanın eklendiğini de kabul ediyor.
“1990’lardan bu yana bilgimiz önemli ölçüde arttı ve gelişmeye devam ediyor. Bahçe tasarımı tarihinde insanlar doğaya, hayat veren bir ekosistemden ziyade bir yapı malzemesi olarak, mimarinin merceğinden baktılar,” diye açıklıyor.
Daha yakın zamanlarda, inşaat bütçeleri aşıldığında genellikle ilk feda edilenler peyzaj yatırımlarıydı. Ancak günümüzde peyzajlar, biyolojik çeşitliliği, refahı ve toplulukları destekleyen, merkezi bir kaynak ve değer yaratan bir yatırım olarak görülüyor. Alexandra Vindfeld Hansen’e göre bu değişim, peyzaj mimarisinin kentsel gelişimdeki rolündeki en büyük değişimlerden birini işaret ediyor.
“Günümüzde şehrin mekanlarına, inşa edilmiş çevreyle aynı değer ve öncelik veriliyor. Eskiden alt danışman olarak çalıştığımız yerlerde, artık birçok projede baş danışman olarak görev alıyor, şehirler, kurumlar, mekanlar, insanlar ve doğa için geliştirme süreçlerini kolaylaştırıp tasarlıyoruz. Eski hiyerarşi dağıldı; ekonomik olarak da en altta yer alan peyzaj, artık projelerin ve kentsel gelişimin merkezi ve eşit bir parçası,” diye açıklıyor.
Kaynak: Danish Architecture Center


