NİLGÜN KIVIRCIK / Birgün
Kentler bin yıllara dayanan geçmişlerinden günümüze değişmeye devam ederken, mekânlar bugün, hiç olmadığı kadar hızla ayrışmaya ve farklılaşmaya başlamıştır. Mekânsal ayrışma ekonominin ve küreselleşmenin yoğun akışlarının etkisi ile artarken, toplumda yer alan ekonomik-sı-nıflar arasındaki uçurumların derinleşmesine paralel olarak daha da belirginleşmektedir. Dünya üzerinde ekonominin, ticaretin ve bununla paralel olarak inanç ve ideoloji sistemlerinin değişimi; kentsel gelişme politikalarını da şekillendirmiştir. İdeolojinin kentleri şekillendirmesine en iyi örnek olarak, sosyalist toplumlar gösterilebilir. Gecekondu ve büyük kentlerde yaşayan işsizler ordusu, sosyalist kentlere yabancı olgulardır. Toplumsal refahı tüm kesimler arasında eşit olarak paylaşma, şeklindeki temel ilke; kentleri biçimlendirmiştir. Kapitalizm ise, üretim araçlarının genel olarak bireylerin iyeliğinde bulunduğu ve kâr sağlamak amacıyla üretim yapılan bir ekonomik sistemdir. Tüm diğer ‘mallar’ gibi toprak ve konut ta alınıp satılan, ticarete konu olan bir ‘mal’dır. Spekülatif hareketler sayesinde, kent toprağında hiçbir emek süreci içermeyen, hak edilmemiş kazançlar elde edilebilmektedir.

ZAMANLARIN RUHU

Toplumların üretim biçimleri bu gelişimi belirlemede ne denli etkili ise kültürel yapı ve ideolojiler de o denli etkili olagelmiştir. Zamanın ruhu kentlere yansımıştır. Kentlerin binyıllar içinde oluşturduğu, topluluğa ait olma- birlikte güven içinde yaşama dürtüsü; bugün yerini insanların birbirinden sakınmasına, güvenli- ayrışmış mekânlarda yaşamasına bırakmıştır. Ortaçağın kentleri, gündüz sur dışında, tarım alanlarında çalışan halkı, gece dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korumak için surlarla çevrilmiştir. Burada halkı korumak kaygısı vardır. Bugünün ‘Gated Community’ örneklerinde ise halktan korunma ve kendini ayrıştırma isteği surları oluşturmaktadır. Kendilerine ayrıcalıklı alanlar yaratma isteğindeki yeni ‘seçkinler’, kendileri dışındakilerden ayrı ve farklı yaşama isteklerini bu yolla gerçekleştirmekte, bir anlamda sınıfsal ayrıcalık ve üstünlüklerini mekâna da taşımaktadırlar. Kentler, eşitsizlik temelindeki sınıfsal ayrışmanın sonucu olarak, artı değerin küçük bir azınlık tarafından paylaşıldığı; çoğunluğun ise kentin olanaklarından yararlanamadığı parçalanmış mekânlar haline gelmiştir.

AYRIŞMANIN MEKÂNSAL İZDÜŞÜMÜ

50’ler sonrasında İstanbul’a yoğun göçün etkisi ve stratejik bir karar ile kentsel gelişme politikalarının bilerek oluşturulmaması nedeniyle kent çeperleri gecekonduların işgaline uğramıştır.

Sanayinin gelişmesinde gerekli olan ucuz işgücünün barınması için gerekli olan ucuz konutlar, gelişmiş ülkelerde devlet eli ile üretilirken; bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde sermaye ve devlet arasındaki gizli mutabakatla devlet arazilerinin işgali ve gecekondulaşma ile sağlanmaktadır. Ancak kapitalizmin kendi araçlarını desteklemek için göz yumduğu bu silahı, bir süre sonra kendisine doğru dönmekte ve bu dışlanmış kesim, diğer kesimler için tehdit olabilen bir risk grubu haline gelmektedir. Kenar mahallelerde yaşayan sosyal dışlanmış kesim, çoğunluk haline gelmesine rağmen, sistem karşısında meşru görülmemekte; ancak kendi müziğini, yaşam biçimini ve ideolojilerini hâkim/egemen haline getirebilmektedirler. Türkiye’de AKP’nin iktidara gelmesi de böylesi bir süreci tanımlanmaktadır.

1950’lerde Karadenizli müteahhitler eliyle, yüzlerce yıllık konakların yıkılarak; 3 oda 1 salon tip evlerin yapılması da, modernleşme, ile özdeşleştirilmiştir. Bu süreç, kentleri tekdüze, homojen ve niteliksiz hale getirmiştir. Gecekondular tarafından, yeni zenginlerin (80 sonrası oluşan genç üst düzey yönetici-ler-fînans uzmanları) yaşadığı mekânlar üzerindeki baskının artması ile birlikte, bu kesimin yeni mekân arayışları başlamıştır. Önceleri kent içinde yeni araziler üreterek ya da kent merkezindeki tarihi semtlerin soylulaş-tırılması yolu ile ayrıcalıklı mekânlar yaratmaya çalışmışlardır. Ancak mekândaki olanakların sınırlılığı nedeniyle, kent çeperinde ve özellikli bölgelerdeki konut alanlarını tercih etmeye başlamışlar; bu süreçte devlet politikaları ile de desteklenmişlerdir. Kapitalist üretim ilişkilerinin biçimlendirildiği ve yeni üretim süreçlerinin örgütlendiği kentler, kapitalist ekonomi-politiğin doğal bir sonucu olarak sosyal ve siyasal anlamda eşitsizliği yeniden üreten yapıları ortaya çıkarmıştır. Sosyal-sınıfsal-ekonomik-kültürel ayrışmanın mekânsal izdüşümü ‘Kapalı Yerleşmeler’ olmuştur. Ev-aile-yuva kavramı çeşitli yollarla kârlı hale getirilebilen bir yatırım aracı haline gelmiş, kültür endüstrisi bu kutsal kavramları da yerle bir etmiştir. Nesiller boyu aynı evde doğan, anılarını biriktirebilen aileler ve gelenekler, yerlerini rant odaklı gelişmeye teslim etmişlerdir.

YENİ İDEAL YAŞAM’ TRENDLERİ

90 sonrası inşaat sektörüne el atan büyük sermaye, etkin ilişkilerini ve gücünü kullanarak kamuya ait ve toplumsal fayda için kullanılması gereken arazileri; ticaret konusu haline getirmiştir. Kent merkezindeki nadir alanlar yüksek ofis yapıları olarak uluslararası arenada pazarlanmaya çalışılırken, kent çeperlerindeki su havzaları ve orman alanları da, yeni zenginlere statü ve yaşam mekânı olarak üretilen konut alanları haline gelmiştir. Bu ayrıcalıklı sitelerin büyük kısmının arazilerinin imar planı bulunmamakta, araziler enformel ilişkilerle toplanmakta ve imara açılması mafya ya da inşaat şirketlerinin ‘özel ilişkileri’ ile gerçekleşmektedir. Bu yeni kentsel düzen, toplumsal yapının ayrıştığı, sosyal barış ortamının yaratılamadığı, bireylerin ve sınıfların çatışmalarının arttığı mekanlar yaratarak, gündelik hayatı daha da zorlaştırmaktadır. Mahalle ve komşuluk ilişkilerinin oluşmadığı alanlarda, duvarlarla çevrili konutlarında yaşayan yalnızlaştırılmış bireylere, hedeflenen ideal yaşam sunulamamıştır.

Geçtiğimiz 4-5 yıldır neredeyse durmuş olan inşaat sektörünün, bugün canlanarak ekonominin motoru haline geldiği basında yer almaktadır. Peki bu canlanma ne yönde olmuştur? İnşaat sektörü orta ve üst tabaka için lüks konutlar üretmektedir. Bu konutlar çoğunlukla 2B arazilerinde, su havzaları yakınlarında ve boğaz sırtlarında yer almaktadır. Kamu ise TOKİ eliyle ekonomik olarak üst seviyede yaşayan kesimler için 3.konutlarını üretmekte, gerçek konut açığına yönelik projeler prim yapmamaktadır. Toplumun tüm kesimleri için sağlanması gereken barınma hakkı amacına yönelik hiç bir yatırım desteklenmemektedir.

Sadece deprem riski altındaki kent dokusunun dönüşümü konuşulmakta, köhneyen tarihi kent merkezlerini canlandıracak projeler, İMP’nin Süleymaniye örneğindeki gi-bi’mutena semt’ yaratma masalına dönmekte veya Kadıköy’deki gibi boya markalarının pazarı haline gelmektedir. Maslak akşındaki kapalı ve iki kademeli iş kulelerinin güvenliği tartışılırken yine bu alana üretilen Mashat-tan Konutları gibi lüks yapıların Çeliktepe gibi komşu semtlerle nasıl bir ilişki kuracağı hesaplanmalıdır. Maslak ve Çeliktepe hepimizindir. ‘Siz orada kalın burayı biz kapattık’ mantığı, hiçbir aklıselim yatırımcının dahi kabul edemeyeceği bir çılgınlıktır. Bu çılgınlığın bedelini bu kentte yaşayan her kesim birlikte ödeyecektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir