NİLGÜN KIVIRCIK / Mimdap
İnsanlık tarihinde, üretim biçimlerinin ve sosyo-kültürel yapının değişimine bağlı olarak yerleşme biçimlerinin ve yerleşmeden pay alma biçimlerinin de değiştiği gözlenmektedir. Teba toplumundan, yurttaşlara giden süreçle birlikte, toplumların yaşam alışkanlıklarına göre şekillenen, mülkiyet edinme modelleri geliştirilmiştir. Özel mülkiyet alanlarının tanımlanması ve kamusal alan kullanımlarının oluşması ile şekillenen kentsel doku, sosyo-kültürel ve politik etmenlerle de etkileşim içinde dönüşmektedir.
Çağdaş kent toprakları politikası, kent toprağı üzerindeki bireysel iyelik ile toplum ve kamu yararını bağdaştırmaya, bireysel arsaların toplum yararına aykırı kullanılışlarını önlemeye çalışmaktadır. Arsa politikası ne denli başarılı ise kent planlarının başarısı da o ölçüde artar. U. Radcliff, kent planlarının en iyi olanlarının toprak değerlerini en düşük düzeyde tutabilen planlar olduğunu ileri sürmektedir. (R. Keleş)
Kentleşmenin başlaması ve kentlerin çağdaşlaşmanın lokomotifi olması ile birlikte mülkiyet ve rant ilişkisi de artmıştır. Özellikle küreselleşme süreci ile birlikte sermaye dünyanın her yerinde arsa üretmek ve yatırımlarını genişletmek ihtiyacı duymuştur. Kentsel topraklar küresel sermayenin önemli yatırım alanları haline gelmiştir. Özellikle, Türkiye gibi arsa mülkiyetinin çoğunluğunun devlet elinde toplandığı ülkelerde ise kamu arazileri de kentsel toprakların paylaşılması yarışında önemli yer tutmaktadır.
Mülkiyet ve rantın tarihsel gelişimi
Hem antik hem de ortaçağ Avrupa kenti bünyesinde, kiraya verilmiş çiftliklerle, şehir dışında malikâneli topraklara sahip olan ailelerin şehirdeki evlerini barındırıyordu. Prensip olarak kentsel toprak mülkiyeti devredilebilir, miras bırakılabilirdi. Oysa şehir dışındaki malikâneli araziler ve köylü toprakları, çok çeşitli biçimlerde köyün, Pazar topluluğunun veya her ikisinin lehine sınırlamalara tabi idi. Avrupa şehri parasal kazanım yoluyla kölelikten özgürlüğe yükselmenin mümkün olduğu bir yerdi. Avrupa şehirlerinde şu ilke ortaya çıkmıştı: ‘Şehrin havası insanı özgürleştirir.’ (M. Weber)
Osmanlı İmparatorluğunda ise toprak, açık ve kesin bir biçimde bir özel kişiye ya da bir vakfa ait olduğu kabul edilmemiş olduğu sürece devlete ait sayılırdı. Devlet mülkiyeti üzerindeki topraklar üzerinde, vergisini ödemek koşuyla köylüler hak iddia edebiliyordu. Ama bu özel mülkiyet olarak görülmezdi. Kentsel bölgelerde ise evler ve bahçeler özel mülkiyet olarak tescil edilirdi. Gerçekte ise toprak üzerindeki hiçbir hak güvenceye alınmamıştı. Tebaanın bakış açısından toprak mülkiyeti devletin elinden koparılması gereken ve her an devlete kaptırılabilecek olan bir şeydi.
İmparatorlukta özel mülk olan topraklar; 1)Fetihten önce özel mülk olan ve fetihten sonra da özel mülk olarak kalan topraklardır. 2)Fethedilen topraklardan ganimet olarak gazilere taksim edilen topraklar. 3) Fethedilen topraklardan miri toprak olarak ilan edilip, sonrasında memur ve askerlere, padişahın gözde ve kızlarına verilmiş topraklar. (M.İ.Erdost, Asya Üretim Tarzı,2005)
Batı kentindeki arazi mülkiyeti hukukunun temelinde, tamamen soyut olan sınır kavramı bulunur. Bu iki özel mülkü ya da bir özel mülk ile bir kamu alanını birbirinden ayıran ve hiçbir kalınlığı olmayan bir çizgidir. Oysa İslam kentinde sınırın yerini, bir birimden diğerine aşamalı geçişi tarif eden ‘fina’ kavramı alır. Fina alanın hak sahibi sokak sakinlerince ortak kullanılan bir bölümüdür. Taraflardan birinin hakkı kendi tarafına yaklaşıldıkça artar.(S. Yerasimos, 1999)
Dışarıdan dayatılan modernizasyon, ülke yöneticilerinin Batı ölçülerine daha yakın bir özel mülkiyeti kabul eden yasaları çıkarması halini alacaktı. Bu yasalar toprağı özel mülkiyet olarak tescil etmeye olanak tanıyor, öte yandan toprak mülkiyetinin özel ellerde toplanmasına ve ticaretine sayısız kısıtlama getiriyordu.(Ç. Keyder, 2000)
Osmanlı İmparatorluğunda 1839’dan itibaren devleti ve toplumu batılılaştırma doğrultusunda girişilen ve Tanzimat olarak adlandırılan reformlar kent alanını da ilgilendiriyordu.
Tanzimat’ın tam sözlük anlamı düzen vermektir. Bu düzeni sağlamak için gerekli modelleri batı tarzı şehircilikten alan Tanzimat yönetimi,1840’lardan itibaren tam gelişmemiş bir ‘Haussman vari’ bakışla özellikle sokakları genişletme ve sıralama doğrultusunda yeni şehircilik kuralları ve mülkiyet rejimini esnekleştirecek kamulaştırmalara olanak tanıyacak yasal düzenlemeler yapılmaya başlandı. (P. Dumont, F. Georgeon, 1999)
Arazi mülkiyeti için gereken esneklik 1858’de Arazi Kanunnamesi ile sağlandı. Bu kanun ile miri topraklar mülk topraklarına dönüştü ve tapu kavramı getirilerek mülkiyet kayıtları sistemleştirildi. 1869’da çıkarılan bir yasa ile yabancıları mülkiyet edinmesi de yasallaştırıldı. Tanzimat’ın mülkiyet konusunda getirdiği güvenceler iş hacmi genişleyen ve nüfusu artan bir kent yapısı ile yan yana gelince spekülatif faaliyetlerin gelişmesi de gecikmeyecekti. (İ.Tekeli, 1999)
Osmanlı İmparatorluğunda 1839’dan itibaren devleti ve toplumu batılılaştırma doğrultusunda girişilen ve Tanzimat olarak adlandırılan reformlar kent alanını da ilgilendiriyordu.
1840’lardan itibaren tam gelişmemiş bir ‘Haussman vari’ bakışla özellikle sokakları genişletme ve sıralama doğrultusunda yeni şehircilik kuralları ve mülkiyet rejimini esnekleştirecek kamulaştırmalara olanak tanıyacak yasal düzenlemeler yapılmaya başlandı. (P. Dumont, F. Georgeon, 1999)
Ticaretin tarıma dayalı ekonominin yerini almasını tanımlayan merkantilist dönem ile birlikte Avrupa kentleri de bu yeni biçime bağlı olarak değişmeye başladı. Ticaret, kapitalizmi beraberinde getirdi. Kapitalizm, üretim araçlarının genel olarak bireylerin iyeliğinde bulunduğu ve kar sağlamak amacıyla üretim yapılan bir ekonomik sistemdir. Kapitalist kentlerde zengin, orta halli ve yoksul semtler birbirinden kolayca ayrılabilir. Sınıflı bir toplumun tüm özellikleri kentlere yansır.
Toprak iyeliğinin kamunun değil bireylerin elinde olması, kentlerin imarında ve planlanmasında yüksek gelir gruplarının başrolü oynamasına yol açar. Toprak ve konut çoğunlukla ticaret konusu yapılır. O kadar ki bu sistemde arsa değerlerinin spekülasyon ile alabildiğine artmasına olumlu gözle bakılabilir. Arsa spekülasyonu arsalarda özel mülkiyetin geçerli olduğu toplumlarda söz konusudur. Değer artışlarına yol açan, kamunun kendi eylem ve işlemleri sonucunda arsalar üzerinde imar hakları yaratması yoluyla ya da ilerde meydana gelebilecek değer artışlarından yararlanabilmek için, bireylerin ellerindeki arsaları boş bekletmeleriyle spekülatif artışlar sağlanabilir. Bu artış karşısında kazanılan değerlerin kamu ile bireyler arasında bölüşülmesinde de, kamu söz ve hak sahibi olmalıdır. Bu anlamda imar haklarının yol açtığı değer, kazanılmamış, emek ürünü olmayan, karşılıksız ve haksız bir değerdir. Spekülasyon, kentlerin düzenli gelişmesini de önler. Kentin gelişme yönlerini, önceden hazırlanmış kent planları değil, arsa spekülatörlerinin istekleri belirler. Bu çoğu zaman, kentin ideal gelişme yönü, bilimsel ve nesnel verilerin gösterdiği doğrultu değildir. ( R.Keleş)
Kapitalist ülkeler sermaye sahiplerinin büyümesini desteklemek adına spekülasyona göz yummaktadırlar. Ancak, dar-orta ve az gelirliler için sosyal konutlar üreterek ya da bu yüksek rant getiren alanlardan elde edilen artı değeri bu alan ve yakın çevresindekiler içinde fırsatlar içeren bir yönteme dönüştürecek kaynak aktarımı modelleri üretmektedirler. Böylece büyük kar sağlayan kurumlarında sosyal sorumluluklarını yerine getirmeleri sağlanmakta ve toplum içinde uzlaşma alanları yaratılabilmektedir.
Az gelişmiş ekonomilerde ise sermaye tüm pervasızlığı ile yatırımlarını gerçekleştirirken toplumsal fayda içeren hiçbir projeyi desteklemesi istenmemektedir. Bunu istemesi gereken yönetimler ve otoriteler bu artı değeri farklı ilişkiler ve şekillerde paylaşabilmektedirler!
Kapitalist kent çerçevesinde yaratılan eşitsizliklerin en çarpıcı örneğini kent merkezlerinde oluşan çöküntü alanları vermektedir. Eşitsiz gelişme kuramını kentsel düzeye taşıyarak inceleyen Smith, yaratılan bu yoksulluk ve mekansal çürümenin kentsel yenileme süreci ile nasıl tekrar bir rant sağlama aracı haline dönüştürüldüğünü ve bunun sonucunda da bu kesimlerde yaşayan alt gelir grupları ve marjinal kesimlerin soylulaştırılmış alanlardan nasıl dışlandıklarını ve yeni orta sınıfların bu alanlara el koyduklarını göstermektedir (Smith, 1992). Bu tür sorunların kapitalizm içinde sosyal politikalar çerçevesinde ortadan kaldırılması olanaksızdır. Çünkü kentin bir bölgesinde ortadan kaldırılan çöküntü alanı başka bir bölgede ortaya çıkacaktır.(Harvey, 1973)
Devlet destekli ve tüketime dayalı bir kentleşme modelinde kente aktarılan kaynakların nasıl ve hangi kaynaklara aktarılacağı temel sorundur. Üretimi merkeze alan kentlerin bölüşümü yeniden tanımlaması gereklidir. (Doç. Dr. H. Tarık ŞENGÜL)
Sosyalizmde ise temel öğe, üretim araçlarının özel iyeliğe konu olmaması, kamuya mal edilmiş bulunması ve devlet aracılığı ve karışması yolu ile gelir ve gönencin dağılımında görece de olsa bir eşitliğe varılmasıdır. Toplumsal yapının kentler arasında ve kentlerin bütün kesimlerinde türdeşlik göstermesi, sosyalist kentin dayandığı bir ilkedir. Gecekondu ve büyük kentlerde yaşayan işsizler ordusu, sosyalist kentlere yabancı olgulardır. ( R.Keleş)
Küreselleşmenin Baskısında Kentler
Günümüz kentleri ise geçmişe göre çok daha fazla ekonomik gelişmenin ‘Küreselleşmenin’ etkisi altındadır. Kentler artık büyük sermaye gruplarının yönetim, denetim ve eşgüdümü sağladıkları komuta merkezleri haline gelmektedir. Bu yeni bir kentsel stratejinin doğrudan ya da dolaylı olarak sermayenin etkisi ile oluşmasına yol açmıştır.
Habitat II’nin devlet yerine ‘devletsi yapılar’, yönetim yerine ‘yönetişim’ gibi kavramları kullanması, dile getirilen stratejinin akademik dilini oluşturmaya yöneliktir. Ekonomik anlamda kendi başlarına yaşam savaşı verecek olan kent yönetimleri kaçınılmaz olarak sahip oldukları doğal, tarihi ve kültürel değerlerden ekonomik gereklilik uğruna vazgeçme noktasına geleceklerdir. (Doç Dr. H. Çağatay KESKİNOK)
Küreselleşmeyi oluşturan akışların, piyasa olmaksızın oluşması imkânsızdır. Mekân üretimi alanında, bu koşul toprağın yasal yapılaşmaya açılması anlamına geliyordu. Buna bağlı olarak büyük inşaat şirketleri gelişiyordu.1980 sonrası dönemin müteahhitleri bütünüyle farklı bir türdü.(Koç, Alarko, Enka, Maya, Doğuş vb.) Yabancı sermaye ile işbirliği kapasitesi olanlara, hazırladıkları ortak girişim paketleri ile dolar cinsinden kredi sağlıyorlardı.
Örneğin; Büyükdere aksı için önemli iki karardan ilki Levent Konutlarının inşası, ikincisi ise ilaç ve otomotiv sanayi kuruluşlarının Zincirlikuyu Levent arasında yapılamasına izin verilmesidir. Büyük sermaye grupları ilaç ve otomotiv fabrikalarının karşılarındaki arsaları satın almıştır. ( Sabancı, Yapı Kredi, İş Bankası vb)(B. Öktem)
Bu gruplar 1970’lerde genel merkezlerini yapmak üzere belediyeye müracaat etmiştir. Ancak İst. Nazım Plan Bürosu bu aksın gelişiminin kentin kuzeyindeki havza ve orman alanlarına zarar vereceği için bu gelişmeye karşı çıkmıştır.1980’de Askeri idare Nazım Plan Bürosunu lağvetmiş, Büyükşehir modeli getirilmiş ve plan yapma ve onama yetkisi belediyeye devredilmiştir. Devamında da sermaye gruplarının genel merkezleri alana yapılmaya başlanmıştır.
Tüm dünyada üretim biçimlerindeki değişimlere bağlı olarak kentler değişmeye devam etmektedir. Bu değişimin yönetilmesi kentlerin ve kentlerde yaşayanların geleceği açısından önemlidir. Kentler binlerce yıllık sosyal gelişmelerin sonucu dönüşmektedir. Bu dönüşüm süreçlerini ekonomiden, sermayenin gelişme isteğinden bağımsız ele almak çağımız açısından safdillik olacaktır.
Bu anlamda, kentsel toprağın, yatırımları şekillendiren önemli bir rant aracı olması, bu günkü üretim biçimleri ile kaçınılmazdır. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki küresel yatırımlar için bu süreç işlemektedir.
İstanbul için, Londra, Tokyo, New York gibi küresel kentlerdeki gelişme anlayışını kopya eden bir süreç tehlikelerin en büyüğü gibi durmaktadır. Kentleri şirketlerin yönetim arenaları haline getiren anlayış parçalanmış ve belli saatlerde yaşayan ölü alanlar yaratmaya devam etmektedir. Parçalanmışlığın önüne geçebilen, kendine yeten çok fonksiyonlu kent tasarımları ile ulaşım açısından daha az kaotik mekânlar yaratılabilecektir.
Birinci adım, dönüşen üretim biçimlerini kavramak bu sürecin gereksinmelerine kent toprağının neresinde ve ne ölçüde yatırım yapılacağı yönündeki politikaları geliştirebilmektir. Politikasızlıktan, plansız kentlerden acı deneyimler yaşayan İstanbul için, bu politikaların üretilmesi acil gündem gibi durmaktadır.
İkinci adım olarak, stratejik kararların alınmasını takip eden süreçlerde, bu yatırımları, kamu yararını destekleyecek formüller ile destekleyen yasal çerçevelerin oluşturulması gerekmektedir. Ancak bu şekilde kentsel projelerin tartışmasız, şeffaf, toplumsal kalkınmayı destekleyen şekilde gerçekleşmesi mümkün olabilecektir. Önemli Kentsel Projeler bu anlayış ile gerçekleşebilirse planlama ve projenin ilişkisi kurulmuş olabilecektir. Kentsel gelişmeyi tetikleyecek ve önemli kamusal alanlar yaratma fırsatları taşıyan bu projelerin fırsatlarına olanak sunarak, tehlikeli taleplerini frenleyebilecek iradede yönetimlere ihtiyaç vardır.
Kaynakça
1.MAX WEBER- Şehir -s. 105
2.RUŞEN KELEŞ- Kentleşme Politikası, 2004
3.Doç. Dr. H. Tarık ŞENGÜL, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
Dünya Şehircilik Günü 23. Kolokyumu, Kasım,1999, s. 69
4.Doç Dr. H. Çağatay KESKİNOK ODTÜ, ŞBP. Dünya Şehircilik Günü 23. Kolokyumu, Kasım, 1999
5. P. Dumont, F. Georgeon, Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri, Tarih Vakfı, 1999)
6. Çağlar Keyder, İstanbul, Küresel ile Yerel Arasında, 2000, Metis yay. s.171-191
7. Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı İmp. Mülkiyet İlişkileri, M. İlhan Erdost, 2005,
8. Binnur Öktem, MSGSÜ, İstanbul’da Kentsel Ayrışma (H. Kurtuluş)


