MURAT CEMAL YALÇINTAN / Mimdap
Dünya Şehircilik Günü kutlamaları çerçevesinde 6-7-8 Kasım tarihlerinde İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nde düzenlenen 6. Türkiye Şehircilik Kongresinde Planlama – Siyaset ve Siyasalar ilişkisi tartışıldı.

Planlama, mimarların ve mühendislerin kreması olmayı bıraktığından bu yana sosyoloji, iktisat ve siyaset ile olan ilişkilerini yoğunlaştırdı. Planın teknik ve estetik bir eserden öte, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını hedefleyen toplumsal bir ürün olduğuna yönelik genel kanı, sosyal bilimlerle ilişkinin artmasının genel gerekçesi olarak gösterilebilir. Ancak son dönemde, siyasetin genel kaygan yapısına ilaveten çıkarların temsilini sıkça kapalı kapılar ardından gözetmeye başlaması, merkez-yerel ilişkilerinin iyiden iyiye gerilmesi ve ulus-devletin giderek zayıflaması, iktisadi üretim süreçlerinin küreselleşme süreçlerinin etkisi altındaki post-fordist yeniden yapılanması ve sosyolojinin sosyal bilimlerdeki paradigma kaymalarına cevaben analiz birimlerini küçültmesi, planlama için siyaset-siyasa ilişkisini yeniden sorgulamayı gerektiren bir türbülans ortamı yarattı. Yakın ilişki içerisinde olduğu disiplinler büyük değişimler geçirirken planlamanın olduğu yerde kalması, zaten büyük güçlüklerle karşılaşılan uygulanabilirlik açısından daha da sıkıntılı bir dönemi getirebileceğinden, dahası disiplinin kuramsal olarak yeterince beslenememesine neden olabileceğinden kongrenin konusu anlamlıdır. Dahası, son dönemde planlama disiplinin siyaset ile çeşitli gerginlikler yaşıyor olması ve pratiğin içinde yer alan arkadaşların bu ilişkilerin geleneksel biçimlerine hapis olmak durumunda kalmış olmaları, bu konuda yeni açılımlara ihtiyaç olduğu saptamasını beslemektedir. Kongre bütününde yapılan konuşmaları değerlendirmeye çalışacağım bu yazıda, sunulan bilgiden çok öne çıkan saptamaların ve tartışma alanlarının kendi yorumlarımla zenginleştirilmiş aktarımını yapmaya çalışacağım.

Üç gün süren Kongrenin ilk gününde, davetli konuşmacılar, bütün halinde değerlendirildiğinde planlama-siyaset ilişkisi sorunsalına yanıt arayan özel sorularla sınırlandırılmış konuşmalarını yaptılar.

Kongrenin açılış konuşmasını yapan ve artık bütün plancıların hocası olarak kabul gören İlhan Tekeli, “Siyaset ile Planlamanın İlişkisi Yeniden Tanımlanıyor” isimli konuşmasında, genel olarak, kentin biçimi, bilimsel bilgiye bakış açısı ve aktörlerin demokratik hakları değiştikçe planın niteliğine de bağlı olarak planlama-siyaset ilişkisinin değiştiğini ve bu değişimin Türkiye’de 3 dönem üzerinden okunabileceğini anlattı:

Tekeli’ye göre, 1960 öncesi olarak tanımlanabilecek ilk dönemde plan kente yönelik bir tasarım süreci içerisinde oluşan “bütünlüğü olan bir nesne” olarak algılanmakta, siyaset ile ilişkisi çok sınırlı kalmaktaydı. Siyasal müdahale, müellifin seçimi ve siyasi programın tasarımcıya verilmesi ile sınırlıydı. Plan sonrası müdahale de nesnenin bütünlüğünü bozabileceğinden başvurulmayan bir yöntemdi. 1960 sonrasında, modern bir kentin tasarım ağırlıklı bir planlama sürecinde yönetilmesinin mümkün olamayacağı anlaşıldı. Dahası, sermaye birikiminin yetersizliği, büyük kentlerde gecekondu benzeri emrivaki gelişmelerin artmasına neden oldu. Kent nesne olmaktan çıktı, büyüyen bir olgu olarak algılanmaya başlandı. Büyümeyi kestirmek bilimsel bir işti ve plan disiplinlerarası bilimsel bir ürün haline geldi. Bilimle olan doğrudan ilişki, planlamanın siyaset ile olan ilişkisini yine sınırlı tuttu ve müdahale planlama ekibinin seçimi ve siyasi programa bağlı kimi kararların bu ekibe aktarılması ile kısıtlanmış oldu. Tekeli’ye göre son dönemde yaşanan ise kestirimle oluşumu barıştırmaya yönelik özneler arası oydaşmaya dayanan ve bilimle siyasetin ilişkisini arttıran bir süreç olarak açıklanabilir.

Bu tarihsel bakışın ardından Tekeli bugün gelinen nokta itibariyle toplum-birey ilişkisinin planlama-siyaset ilişkisinde belirleyici olabileceğini, bu nedenle kavramsallaştırılması gerektiğini söyledi. Toplum adına müdahalenin iki farklı biçimi vardı: Bunlardan birincisi, kamu yararı kavramı üzerinden gerçekleştirilen müdahalelere dayanıyordu. Planlama, bu durumda kendisini teknik akıl olarak tanımlıyordu. Bu çerçevede siyaset, plancıya toplum için neyin iyi olduğunu dışarıdan veren kurumdu. Siyasetin bunu verdikten sonra müdahale gücü sınırlıydı, çünkü siyaset uzmanlık gerektiren bir alanla karşı karşıya kalıyordu. Araçsal rasyonellik olarak tanımlanan siyasetçi ile plancının bu işbölümü, Tekeli tarafından meşruiyet alanlarının ayrışması için iyi bir yöntem olarak sunuldu ve Weberci bir bakış açısı sergilediğinin altı çizildi. Ancak, Tekeli, temsili demokrasi sisteminin aşınması ile bu noktanın artık aşıldığını ve yeni dönemde plancı, siyasetçi ve tüm diğer aktörlerin etkin rol oynaması gereken katılımcı demokrasiye bağlı bir müdahale biçiminin gerekliliğine işaret etti.

Tekeli’nin bu saptamalarına göre artık siyaset ile planlama arasındaki ilişkilerin giderek yoğunlaşacağı, dolayısıyla ayrımların azalacağı, aksine kesişme noktalarının artacağı ve nihayet geleneksel yaklaşımlardaki siyasal müdahale sınırlamaları konusunda ciddi sorunlar yaşanacağı düşünülebilir. Ancak Tekeli, bu sorunun katılımcı ve temsili demokrasinin bir arada yaşıyor ve birbirlerini sınırlıyor olması ile aşılabildiğini öne sürdü. Benzer şekilde araçsal rasyonalite ile katılımcı yaklaşımların da planlama açısından bir denge ve birbirini sınırlama hali söz konusu olduğunda sorun oluşmadan yok olacaktı. Bu anlamda plancı gelecekteki rolü açısından değerlendirildiğinde, planlama süreçlerinin bel kemiğini oluşturan, sistemin varlığının devamını sağlayan bilimsel bilgi, altyapı ve doğal ve tarihi değerler üçlüsü üzerinden bıçak sırtı bir iş olan müzakereciliği üstlenebilirdi.

Tekeli, konuşmasını, yukarıdaki çerçevede geleceğe dair yeni açılımlar yapabileceğini düşündüğü bazı sorular ile tamamladı:

  • Yönetişim karmaşık sistemleri yönlendirmek açısından ne kadar uygundur?
  • Temsili kamu yetkileri kente müdahale konusunda ne kadar meşru sayılabilir?
  • Müzakere süreci nasıl ahlaki kalabilir?
  • Katılım yaşamsal doyumun bir öğesi haline nasıl gelebilir?
  • Yurttaşlık ve hak yeniden nasıl tanımlanabilir?

Tekeli’nin konuşması planlama disiplininin gelişmesine yalnızca kuramsal olarak değil pratikte de şahit olmuş olağan üstü bir birikimin saptamalarını beraberinde getiriyor. Kanımca tartışılması gereken tek nokta, plancının müzakereci olarak rol alacağı yeni planlama süreçlerinde yine ancak “ahlaklı olmak” şartıyla “iyi plan” üretebileceği saptaması. Mevcut sistemin getirdiği rekabet koşullarının özel sektörde plan üreten arkadaşların “ahlaklı” olmalarına izin vermediğini düşünüyorum. Dahası, “ahlaklı olmak” gibi sübjektif bir yafta taşımanın mümkün olmadığını da düşünüyorum. Herkesin ahlak anlayışı farklı olduğundan plancıların daha nesnel kriterler üzerinden değerlendirilmesinin daha doğru olacağı açık. Eğer plan toplumsal bir ürün haline geldiyse, “ahlaklı” olması gereken kesimin de, illa böyle bir yafta taşınacaksa, planı üreten toplum kesimleri olması gerekiyor ve bunun için nihai kararların söz konusu toplum kesimleri tarafından verilmesi gerekiyor. Plancı uzmanlık alanındaki bilgi birikimini toplumun seçmeler yapacağı alternatifleri onlara sunarak kullandığı zaman, geleneksel olarak üzerinde taşıdığı toplumsal ve ahlaki yükten arınarak siyasal bir ortamda tarafsız kalmak suretiyle yalnızca uzmanlığını icra eder hale gelebilir. Bu şekilde minimize edilebilecek “plancının ahlak sorunsalı” da, herkesin hem fikir olacağı rüşvet, belirli çıkar gruplarının aleni olmayan temsili gibi ilkeler üzerinden Şehir Plancıları Odası tarafından denetlenebilir bir olguya dönüşebilir diye düşünüyorum.

Tekeli’nin konuşmasından sonra gerçekleşen “Planlama” ve “Siyaset” oturumları planlama camiasındaki ciddi bir ayrışmayı gözler önüne serdiğinden oldukça ilgi çekiciydi. Aslen konuşmasında planlama-siyaset ilişkisini devlet ile toplumun bir dengesini kurmaya çalışarak geliştiren Tekeli’den sonra, ister daha devletçi – daha toplumcu/halkçı, ister ulus-devletçi – demokrat, ister ulusal solcu – solcu olarak ayırın konuşmacıların saflara ayrıldığını ve benim de dahil olduğum tartışmaların tam da ikiliklerden arınmak gerektiğini söyleyen konuşmalara rağmen bu ikilikler üzerinden zıtlaşmalara sürüklendiğini söylemek mümkün. Herkes bilimsel bilginin üzerine ister istemez normatif kalıplar giydirerek kendince doğruyu söylüyordu!

“Siyaset” oturumunda önce Nilgün Toker söz aldı. Toker, demokrasinin bir rejim olarak değil, siyasi pratiğin kendisi olarak tanımlanması gerektiğini söyleyerek başlayan konuşmasında demokrasinin merkezine “müşterek alanın yaratılmasını” koydu ve siyaset ile planlama ilişkisini bunun üzerinden kurdu. Mekansal karşılaşma alanlarını yaratmanın şehir plancılarının işi olduğunu vurguladı. Tekeli’ye atıfla, müzakere alanlarının oluşması için “karşılaşılacak alanlar” olması gerektiğini söyledi. Müzakere sürecinin başlamasının önündeki önemli bir engeli, toplumun içerisinde “eyleyenler” ve “seyredenler” olarak iki grubun bulunması olarak ortaya koydu ve seyretme pratiğini eyleme dönüştürme şansının olabilirliğini sorguladı. Daha sonra söz alan Tarık Şengül toplumcu yaklaşımı geliştirmek üzere Beurdieu’nun kuramına dayanarak sosyal mekanı “Alan (Field)” kavramı üzerinden tartıştı. Buna göre toplumsal alan birbiriyle ilişkili çeşitli alanlardan oluşuyordu ve toplumsal alanın içinde çeşitlenme önemliydi. Toplumsal alan içerisindeki alanlar kaynaklara ulaşım ve kontrol için geçen mücadelenin sahneleriydi. Gelişme, alan sayısındaki artışla açıklanabilirdi. Alanların her biri içerisindeki çeşitli sermaye biçimleri vardı ve her alan kendi sermayesini geliştirmeyi hedefliyordu. Bu arada alanlar arası ilişkiler de sermayelerin alanlararası geçişlerini sağlıyordu. Alanların her birinin kendi “Habitus”u vardı ve habitus, alan içerisindeki aktörlerin belli durumlar karşısındaki davranış yatkınlığını ifade ediyordu. Şengül’e göre toplumsal yapının bu şekilde kavramsallaştırılması siyaset ve planlama için yeni açılımlar sağlamada kolaylaştırıcı olacaktı. Siyaset oturumunun son konuşmacısı olan Çağatay Keskinok ise “siyasetten bağımsız bir planlamaya nasıl ulaşırız diye bir sorun yok ama siyasetin temel bileşenlerini planlamada nasıl içselleştirmeliyiz sorunu var” saptaması üzerinden yapılması gerekenleri tartıştı.

“Planlama” oturumu Birgül Ayman Güler’in uluslararası piyasaların siyaseti yönlendirdiğine ilişkin saptamalarını ve örneklerini konusuna çok hakim bir şekilde sunduğu konuşması ile başladı. Devletin boşalttığı siyasi alanı dolduranın piyasa olduğunu söyleyen Güler, bu kapsamda tüm sivil toplum hareketlerini ve oluşumlarını ya etkisiz ya da piyasanın oyuncağı olmakla suçladı. Uluslararası sermayenin saldırısına karşı mücadele alanı eskiden olduğu gibi yine devlet olmalıydı. Plancıların da uluslararası sermayenin hedefleri arasında görülen kentsel toprakları korumak için ilgilerini yeniden rant teorisine çevirmelerini salık verdi. Aynı oturumun diğer bir konuşması ise benimdi ve konuşmamın kurgusu radikal demokrasi üzerinden geliştirilecek çok sesli iletişimsel kamusal alanlarda halkın kendi planını üretmesi üzerineydi. Plancı, uzmanlığı çerçevesinde alternatifler sunarak bu kamusal alanlara sorunların çözümü ve gelecek tahayyülü açısından seçme şansı vererek siyasallaşmayı ve demokrasiyi besleyebilirdi. Sunacağı alternatifler de, halkla birlikte karşılıklı etkileşim içerisinde yaşanacak bir öğrenme sürecinin ürünü olmak durumundaydı. Ulus-devletin uluslararası sermayenin ulusal ölçekteki kuklası haline gelmesi ve planlamada merkeziliğin yarattığı dezavantajlar nedeniyle planlamanın halkı yeniden merkezine taşıması gerekiyordu. Diğer bir deyişle, planın algılanması artık ulus-devletin halkı kontrol ettiği ve yönlendirdiği bir nesne olmaktan çıkıp, halkın kendi kendini kontrol ettiği ve yönlendirdiği bir sürece dönmeliydi. Bu anlamda, “Planlama” oturumu “ulus-devlet merkezli bir savunma” ile “halk merkezli bir kontra” argümanlarını ortaya çıkardı diye düşünüyorum. Planlama camiasının tercihi siyasal alanda yapacağı tercihe bağlı olarak değişecektir. Bu da planlama ile siyasetin plancının öznelliği açısından farklı ilişki biçimleri doğurabileceğinin açık bir göstergesidir.

İkinci ve üçüncü gün yapılan oturumlarda sunulan bildiriler planlama ve siyasete ilişkin farklı konuları ele aldı. Bu oturumların en ilgi çekicilerinden birisi Kentsel Dönüşüm üzerine olanıydı. Zafer Şahin bildirisinde dönüşümü “belirli gerekçelerle istenmeyen bir dokunun belirli bir aktör tarafından kaldırılması” olarak tanımlarken, batıda kullanılan çok sayıda müdahale kavramına karşılık Türkiye’de dönüşümün tek kaldığını, her müdahale biçimine dönüşüm denmesinin de yanlış değerlendirmelere neden olduğunu, dönüşümün bu şekilde siyasetin bütüncül planlamadan kaçış ve istediğini yaptırma aracı haline geldiğini vurguladı. Ankara’da 2006 yılı itibariyle ilan edilen 24 kentsel dönüşüm alanının çoğunun çeperlerde yer aldığını ve yine çoğunun aslında dönüşüme ihtiyacı olmayan alanlar olduğunu harita üzerinden açıkladı. Hatta dönüşüm ilanı yapılan alanların bir kısmının boş olduğunun altını çizdi. Önemli bir saptama olarak gördüğüm argümanı, uygulama itibariyle planlama ile kentsel dönüşümün birbirinin alternatifi haline geldiği ve kentsel dönüşüm planlamadan bağımsızlaşmaya devam ederse, planlama süreçlerinin önemli derecede aşınacağıydı. Aynı oturumda konuyu Galata örneği üzerinden ele alan Besime Şen ise dönüşümü, alan çalışmasına bağlı olarak soylulaştırma, yerinden etme ve ona bağlı bir konut sorunu olarak değerlendirdi. Oturumun bir diğer konuşmacısı gecekondu bölgelerinde yaptığı sosyolojik çalışmalarından tanıdığımız Şükrü Aslan’dı. Aslan, Okmeydanı-Güzeltepe araştırmasını sunarken dönüşüme konu olan gecekondu bölgelerini “kurbanlık mekanlar” olarak tanımladı. Kimi mahallelerde gözlenen politik direnç potansiyelinin Güzeltepe’de bulunmadığı dolayısıyla kaderini bekleyen kurbanlık sıfatının uygun düştüğünü vurguladı. Aslan, gecekondu için kırılma noktasını 1970’lerde sosyalist hareketin kent mekanına talip olmasından sonra enformel hareketin sisteme karşı bir mücadele alanı haline gelmesi ve devletin yıkımlara başlaması olarak tanımladı ve son dönemde yıkımların kent mekanının değer kazanmasıyla arttığının altını çizdi.

“Sosyal Politika, Sosyal Gruplar ve Planlama” oturumunda gelecek yıllarda çokça düşünmemiz ve tartışmamız gerekeceğini düşündüğüm iki sunuş vardı. Bunlardan birincisi Muğla kıyılarının Avrupalı sakinlerini değerlendiren ve son dönemdeki yabancılara arazi satışı tartışmalarına da bu bağlamda yer veren Asuman Türkün’ün sunuşuydu. Beni en çok düşündüren ve şu an itibariyle kafamda bir karikatürün oluşmasına neden olan soru şu: Bu Avrupalı sakinlerin sayısı arttıktan sonra, bir grup haline gelerek yerel siyasette etkin olma, planlama süreçlerine katılma talepleri karşısında yerel siyasetin aktörleri nasıl bir tavır alacaklar? Oturumun ilgimi çeken diğer sunuşu Yıldız Tokman tarafından kadın, siyasette cinsiyet eşitliği ve planlamaya katılım üzerine yapıldı. Tokman’a göre katılıma en istekli toplumsal grup kadınlardı. Sokakların çamurlu olması en çok çocukların üstünü başını yıkamak durumunda kalan kadınları ilgilendiriyordu. Bu konu, bir süredir üzerinde düşündüğüm fakat bir çıkış bulamadığım kadının planlama yoluyla toplumsal rolünü arttırma sorunsalı ile üst üste geldiğinde yeni bir çelişki daha oluştu: Planlamaya katılım açısından en istekli grubu oluşturması muhtemelen iktisadi faaliyetlerin fazlaca içinde olmamasına bağlı olan kadının toplumsal etkinliğini arttırmak onun iktisadi faaliyetlerle ilişkisini arttırarak mümkün! Belki kadın üretimine yönelik kooperatifler bir çıkış yolu gibi duruyorlar ama Türkiye’nin toplumsal yapısı düşünüldüğünde bunların ne kadar yaygınlaşabileceği de meçhul.

“Yönetim-Yönetişim” başlıklı oturumda Mustafa Demirci, Forrester ve Healey’in geliştirdikleri “iletişimsel planlama”yı kuramsal olarak değerlendirdi. Habermas’ın iletişimsel eylem kuramı üzerinden araçsal ve stratejik ussallık yerine iletişimsel ussallığın getirildiği iletişimsel planlamanın öncelikli derdi uzmanların yaşam dünyalarından kopuşlarını engellemek olarak düşünülebilir. Demirci, iletişimsel planlamanın etik ve meşruiyet konularında yaşanan çıkmazlardan kurtulmak için faydalanılabilecek bir yaklaşım olduğunun altını çizerken plancının konsensüs arayışını yürütmesi, konsensüs oluşmaz ise de çatışmaları çözen bir plan üretmesi gerektiğini söyledi. İletişimsel planlamanın yakın gelecekte gündemimizi belirleyecek kuramlardan birisi olduğunu düşünüyorum. Aynı oturumda bildirisini sunan Gökçen Kılınç ise yeni illerin kurulmasını siyaset bağlamında inceleyen çalışmasında kurulan yeni illerin öneriyi sunan siyasal partiye bir sonraki seçimlerde belirgin bir çıkar sağlamadığını öne sürdü. İl bazında kazanan parti üzerinden yaptığı değerlendirme söz konusu siyasal partinin Türkiye genelinde aldığı oy ve ilde kazanamayan partilerin de aldığı oyları sunsa daha tatmin edici olacaktı ama yine de önemli bir yanılsamayı ortaya çıkardığı için üzerinde durulması gereken bir çalışmaydı. Benzer çalışmaların üniversite, havaalanı gibi büyük yatırımlar için de yapılması siyasetin ülke planlaması üzerindeki popülist etkilerini azaltmak açısından faydalı olacaktır.

Son gün yapılan forumda uygulamada yer alan plancı ve siyasetçilerin deneyimleri aktarıldı. Açılış konuşmasını yapan Tekeli forumdaki toparlayıcı konuşmalarıyla bir anlamda kapanışı da yaptı. Tekeli, planlamada katılımın ön koşulunu “siyasetçi olmadan siyasetçi olmak” olarak tanımladığı “aktif yurttaş” olarak belirledikten sonra, iktidarların son dönemde planlama alanına ilgilerinin artmasını emlak piyasasının uluslararasılaşmasına bağladı. Plancıların fikri üretimi ve deneyimlerden öğrenmeyi sürdürmelerinin önemine vurgu yaptı. Küreselleşmeyi tek taraflı bir süreç olarak algılamanın üretkenliğimizi kısıtlayacağından yanlış olduğuna dikkat çekerken, küreselleşme ve yerelleşmenin eş zamanlı olduğunun altını çizdi. Bu yöndeki argümanlarıyla bir yandan da ulus-devlet merkezli bir savunmanın önümüzdeki fırsatları kaçırmak anlamındaki sakıncalarına dem vuruyordu. Daha sonra bütünleşme sorunsalına değindi ve aradığımız bütünlüğün nasıl bir şey olduğunu tartışmaya açtı. Bu kapsamda “sahte bir bütünlük mü arıyoruz?” ve “bütünlük arayışını hepten atabilir miyiz?” gibi üzerinde ciddi düşünülmesi gereken sorular sordu. Plancıların kente bakışının “az bağlı bir sistem” üzerinden olduğunu, halbuki kentin kompleks bir sistem sunduğunu ama plancının da kompleks bir sisteme müdahale yollarını bilmediğini söyleyerek bizler için yeni bir çalışma alanı açtı. Tekeli’nin son sözü sanırım bütün kongreyi ve kongre boyunca yaşanan tartışmaları özetler nitelikteydi: “Bir yerde kavram kargaşası varsa, o kavram üzerinde siyasal mücadele var demektir”.
Planlama ve siyasetin tartışıldığı kongre boyunca bu anlamda ciddi bir siyasal mücadele yaşandı ve bu mücadele uzun erimli olabilirse hem planlamanın siyasetle ilişkisini yeniden kurgulamak hem de bu ilişki üzerinden planlamanın kendi geleceğini belirlemek açısından önemlidir. Bu mücadelenin sürmesi, kongre boyunca tartıştıklarımızın, kafamızı karıştıranların üzerine gitmemiz ve üretmemizle mümkündür. Mücadele alanlarının büyümesi bir yandan da kutsal değerlerin ve önemli figürlerin düşünceleri boğduğu bir demokrasi kültüründen arınmamızı sağlayacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir