Moskova: Fırtınalı tarihin izleri

7 Dakika Okuma Süresi

SEVİNCE BAYRAK / Express
Uçağımız Karadeniz’in siyah dalgalarının, Ukrayna’nın sarıdan kahverengiye geçen tarlalarının üzerinden geçip Moskova’ya yaklaşıyor. Kuş bakışı bakınca insanın üzerindeki etkisi artan yapılar var aşağıda; sanki inşa edilmeleri aylarca sürmemiş, dev bir vinçle bir seferde toprağın üzerine konuvermiş gibi duruyorlar. Askerî binalar, birbirinin kopyası çok katlı gri konut blokları… Ormanların arasında kendine yol bulan Moskova nehri kıyısında “paksiding”li evler…

Havaalanından şehir merkezine giderken, küreselleşme denen meretin herkese aynı saç modelini kesen bir kuaför olduğunu bir kere daha fark ediliyor. Her büyük şehir merkezinin dünyanın neresinde olursa olsun, birbirine benzetilmesine alışmışız da, “şehir dışları”nın da çaktırmadan aynılaştığını, yolun kenarındaki, yine bir gecede aynı vinçle bırakılıvermiş gibi duran san lacivert IKEA, kırmızı Carrefour kutularını görünce anlıyoruz. Kiril alfabesiyle yazılmış markalarla karşılaşmak, ilk bakışta güneş gözlüklü bir ünlüyü görmek gibi: “Kimdi bu?” Renkleri ve logoları hafızaya kazınmış markaları hatırlamak sadece birkaç salise sürüyor.

Aziz Kiril’in Yunan alfabesinden uydurduğu ABC’yi hemencecik sökmemiz çok yetenekli olmamızdan kaynaklanmıyor. Alfabeyi sökmeden metroya binmek mümkün değil, metroya binmeden de “Moskova’ya gittim” diyebilmek. Stalin’in “halk sarayları” olarak inşa ettirdiği tamamen Rus malzemeleriyle yapılan ağı için “metronun zaferi sosyalizmin zaferidir” diyenler haklı. Türlü orak çekiç kabartmaları ve işçi tasvirli vitraylarıyla propagandanın da ta kendisi olan istasyonlar, dökme demir avizeleri, mermer sütunlarıyla çarların saraylarıyla yarışacak kadar ihtişamlı. Tabii 10 milyonluk nüfusun trafikten azade bir hayat sürmesini sağlamak da bugün için gerçek bir zafer sayılabilir. Tangır tungur, ama çok hızlı giden vagonlar kitap okuyan kadın ve erkeklerle dolu. Rus erkeğinin tükettiği votkayla orantılı olarak kısalan ömrü ortalama 58 yıl olduğundan, yaşlı ve yalnız kadınlar çoğunlukta. Genç kadınlar çok güzel. Mini etek ve topuklu ayakkabıları yoksa, kırmızı deri montları, popo cepleri pullu kotları, yapay kürk yakalı kabanları var. Bu halleriyle sahiden de Laleli vitrinlerinden fırlamış gibiler. Bavul ticareti, burası için aşırı yüksek fiyatlarıyla yeni zengin Ruslara hitap eden Mango-Zara modasının en büyük rakibi. Fiyatlar birçok alanda dudak uçuklatıcı: Kira, alışveriş, yeme-içme ateş pahası… Moskova “dünyanın en pahalı metropolleri” listesinin şaşmaz birincilerinden. Bir de “dünyanın en suratsız insanları” Ruslarmış güya. Tüm dünyayı kendi icatları olan “smiley”lerle donatan Kuzey Amerikalıların bu listesini onaylamak mümkün değil. Buranın insanları Karadenizli olan anneannemi hatırlatıyor bana. İlk bakışta soğuk ve suratsızlar, her soru sorana kibarca cevap vermiyorlar, ama mesela yolumu kaybettiğimi fark edince elime -bizim icadımız derdik ama burada da varmış meğer- dolmuş parasını tutuşturacak kadar samimiler.


Dökme demir avizeli, mermer sütunlu, ihtişamlı, “sosyalizmin zaferi” metro istasyonları

Karadeniz’in Çernobil gibi kilometrelerce öteye yayılan etkileri sadece insan karakterlerinde değil, kelimelerde de ortaya çıkıyor. Anneannemin sözcük dağarcığı sağolsun, “moylu bilina”ları, kuzinede pişmiş “kartof”ları yerken, bir çaynik çayı isterken pek zorlanmıyorum. Tek zorlandığım konu bir Rus gibi sek votkaları arka arkaya yuvarlamak. Ona da bir-ikiden sonra alışılıyor. Hava soğuk, insanın içi sınıyor. Dolmuşlarda, metrolarda, sokaklarda hep bir alkol kokusu var, ama bunun tek sorumlusu da votka değil. Bir de kvas dedikleri, arpa özütlü, şekerli, koyu bordo içecekleri var. Biranın lezzetlisi, sabah, öğlen, akşam yemeklerin yanında içilebiliyor. Mac Donald’s şehri fethetmiş ama, Rus icadı fast food’lar da eksik değil. Krepçiler, patatesçiler her köşe başında. Yine de Ruslar uzun uzun sofrada oturmayı daha çok seviyor; astronomik fiyatlı, şık kulüplerde de, sokaktan bakıldığında pencerelerindeki kadife perdelerin önünde bir porselen vazo ve onun içinde bir adet kırmızı yapma gülden başka bir şey görünmeyen ucuz lokantalarda da olsa… Dekorasyonu 15 yıl önceden kalmış gibi ilan bu karanlık, dumanlı yerlerde yemekler çok lezzetli. Pancar çorbası kıpkırmızı borç, Rus romanlarındaki sofraların baş tacı jöleli etler ve patates püreleri, mezeler, salatalar, pastalar… Bunlardan daha da ucuzunu bulmak içinse sosisçilerin önünde sıraya girmek gerekiyor.


Mac Donald’s şehri fethedeli epey oluyor…

Karşıdan karşıya geçilemeyen sekiz şeritli dev caddelerin dev kaldırımlarına her şey sığıyor bu şehirde. Sosisçiler, krepçiler, konser veren genç müzisyenler, ellerinde bira onları dinleyen başka gençler, anlamasak da yanımıza oturup dakikalarca derdini anlatan sarhoşlar… Daire planlı kentin merkezine varmak için bu şehiriçi “otoban”ların birini takip etmek yetiyor. Fakat doğru yöne yürümeyen biri, yarıçapı 20 kilometre olan bir daire söz konusu olduğundan, Kremlin surları yerine, İvan’ın hafta sonu evine varabilir. Dairenin merkezindeki Kremlin’in surları, kentin göbeğini sımsıkı saran bir kemer gibi, şanslıysanız bir delik bulup içeri sızabilirsiniz. Değilseniz, saatlerce dolanmanız gerekiyor. İçerideki göğe uzanan altın kaplı soğan kubbelerin çoğu, Stalin döneminde yıkılan orijinallerinin yerine 1990’dan sonra apar topar dikilen taklitleri. Göz hizasındaysa bordo boyalı bakımlı surlardan, dökme demir toplardan ve kule çanlarından başka pek kayda değer bir şey yok. Kremlin surları ile Sovyet binalarının, bu rejimlerin halka neyi reva gördüğünü anlatmak için dile gelmesine gerek yok. Mesela bir Novy Arbat Caddesi var ki, güney kanadı, 800 metre boyunca kesintisiz devam eden iki katlı bir kaidenin üzerinde, altı 26 katlı bloktan oluşan tek binadan meydana geliyor. İşte burada insan kendini küçücük ve çaresiz hissediyor. 35 metre ötede uzanan arka caddeye geçiş yok! 130’la giden bir arabanın altında kalmadan, sekiz şerit ötedeki karşı kaldırıma geçmek içinse herhalde Rus atleti olmak gerek. Kimilerine göre, rejimin çöküşünü de sembolize eden, 1960’larda yapılan bu cadde, tıpkı Kremlin’in surları gibi, adı sosyalist de olsa, totaliter olan bir rejimde insanın durduğu yeri iyi anlatıyor.

Son 17 yıldır şehre zerk edilen kapitalizmse galiba en iyi Kızıl Meydan’da görülüyor. Bir kenarına kulüpler, lokantalar, barlar sıralanmış. Diğer kenarındaysa, vasiyeti annesinin Petersburg’daki mezarının yanına gömülmek olmasına rağmen, Stalin’in sivri fikri yüzünden kemikleri hâlâ rahat etmeyen Lenin’in mumyası var -ki bugün mozolenin kitle turizmi için Eyfel kulesinden tek farkı, fotoğraf çekilemiyor olması. Buranın tam karşısındaysa, Sovyetlerin Evrensel Devlet Mağazaları (GUM) var, dükkânlarda şimdi temel gıda maddeleri ve giyecekler yerine astronomik fiyatlı Gucci çantalar satılıyor.


Kızıl Meydan

Gelenin kendinden öncekinin izlerini temizleme hırsı, bu şehrin geleceğini nasıl şekillendirecek bilinmez, ama Putin’in yardımcısı Vladimir Kojin’in geçtiğimiz günlerde dediği gibi, “ülkenin fırtınalı siyasî geçmişinin izlerini silmek” için Lenin’in mozolesini kaldırmak, yıkılan katedralleri yerine dikmek yetecek gibi görünmüyor. Haritadan silinmesi gereken caddeler, çırılçıplak soyulup yeniden giydirilmesi gereken onlarca metro istasyonuyla gözü dönmüş kapitalizm başa çıkamayabilir.


Lenin’in mozolesi

Moskova başından geçenleri tarafsızca anlatan bir başkent… Bu dallı budaklı hikâyenin yeni binyıldaki bölümlerini merakla bekliyoruz. Pet Shop Boys’un, 2005’te Kızıl Meydan’daki konserinde Rus gençlerin bir ağızdan söylediği, Rus millî marşından esinlenmiş şarkısı “Go West”te dediği gibi, “batıya giderken” daha neler olacak?

8 Yorum

  1. metin ilker dişsiz

    muhteşem görüntüler amerikanın maddi gücü rusyada olsa dünyanın en büyüğü rusya olurdu sanırım o tarihlerde öyle inşaat gücü ve aklı şaşırttı açıkçası ama moskova altındaki şehir daha muhteşem

  2. SELMA yolgörmez

    Mimari birikimin gözlem gücüyle kaynaştırılması çok güzel.Tarihi dokunun sosyo-ekonomik gelişmelerle bütünleştirildiği betimlemelerde eksik olan belki de dil ustalığı.Yaratıcı zekanı dil ustalığıyla birleştirdiğinde çok daha güzel şeyeler ortaya çıkacaktır.

  3. meral hacıferhatoğlu

    Temmuz başında kısmetse beyaz gecelere gidicem. Yazını okuyunca heyecanlandım. Çok güzel anlatmışsın. Diğer gezi yazılarınıda okumak isterim.

  4. Sema Dönmez

    Muhteşem ötesi birşey olmuş.

  5. Aynur Bal

    Görselleriyle birlikte yazı beni sabah saat 09.00 da Kızıl Meydan na götürdü.Gerçekten cok güzel olmuş.

  6. SELMA yolgörmez

    muhteşem olmuş

  7. Hakan Şenyuva

    Moskova’nın metrosu hakikaten dillere destan. Ayrıca duvar resimleri tam bir şahaser. Yerin altında başka bir şehir gibi.

  8. Necmettin Yılmaz

    Moskova gibi dünyaca ünlü bir şehri hem tarihi katmanları içinde inceleyen hem de mekanları içinde ele alan bu yazı görselleriyle birlikte çok başarılı olmuş. Mimdap editörlerini bu bilgi paylaşımına bizi dahil ettikleri için teşekkürler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir