RAŞİT GÖKÇELİ*
Gelelim Torino 2008’e. UİA 2008 ile ilgili belki beş on tane ilke ya da sorunsal düşünebiliriz. Fatih’in konuşmasında dile getirdiği UIA macerasına kronolojik bir bakış veya biraz daha ontolojik bir ele alışla olayın esasına, içeriğine ilişkin olarak düşündüğüm ilkelere gelecek olursak…

Birinci sorunsal, Mimarlık kuruluşları, Amerika’dan kaynaklanan neoliberalist söyleme, neokonservatif söyleme çok ciddi bir alternatif teşkil eden fikri planda dünya çapında bir muhalefet odağı haline gelen küreselleşme karşıtı entelektüel harekete eklemlenemiyor. Nasıl eklemlenecek? Mimarlık hareketi dünyadaki küreselleşme karşıtı harekete nasıl eklemlenecek? Bakıyoruz mesela, Sınır Tanımayan Doktorlar gibi örgütler var, Sınır Tanımayan Gazeteciler gibi örgütler var. Bunu mimarlık alanında henüz tam ve net göremiyoruz. Cenin halinde, ambriyonik (oluşum) halde görüyoruz. UİA 2008 in ana temalarından biri olarak seçilen “Transmitting Architecture”, bir başka deyiş ile mimarlığın iletişimi, mimarlığın geniş kitlelere mal edilmesi hadisesi bence ancak böyle bir optik altında mümkün olabilir.

İkinci sorunsal, Kültürün özelleştirilmesi ile ilgili olarak mimarların takınacağı tutum ile ilgili. Dünyanın hali bugün iyi değil, dünya birtakım rahatsızlıklar içinde. Küreselleşme ve neoliberalizme karşı olan fikri hareketlerle dünyadaki mimarlık hareketleri eklemlenmeden mimarların sorunlarını çözebilmeleri olası değil. Kültürün özelleştirilmesi meselesi doğrudan küreselleşmeye bağlı olan hadiselerden biridir. Kültür, tanım itibariyle otonom olan, bağımsız olan, kendiliğinden olan, alternatif olan, avangard olan bir kategori. Biz “mimarlık, kültürün ifadesidir” diyoruz. Ama biz hangi kültürün ifadesiyiz. İşte bu dünyadaki çok uluslu şirketler tarafından, dünyadaki küreselleşmenin patronları tarafından rehin alınmış olan kültürü yeniden 18., 19., 20. asrın başlarındaki gibi özerk hale sokmamız lazım, felsefi temellere inmemiz lazım. Kant’ların, Freud’lerin, Marx’ların mirasından bize ulaşan, aydınlanmadan kaynaklanan, sosyal mücadele geleneğinden gelen pratikleri bir kültür vektörü olan mimarlık mesleği ile yeniden buluşturmamız lazım.
Üçüncü sorunsal, 2005 Genel Kurulunda “Başka bir mimarlık mümkündür” teması vardı. Bu temayı ete, kemiğe büründürmek zorundayız. Torino’da “başka bir mimarlık mümkündür” başlığı altında bir aks açmamız lazım. Dünyanın yaşadığı kentleşmeyle ilgili sorunlar, dünyanın bir gecekondu gezeni, “planet of slum” haline gelmesi hadisesi var. Bunu kimi çevreler çok bilinçli olarak bir tehdit olarak algılıyorlar, “gecekondulaşma” metropol odakları tarafından tehdit unsuru olarak tartışılıyor. Adeta bir gecekondu gezeni haline gelen dünyamızda orada yaşamak zorunda bırakılanlar birer potansiyel suçlu imiş gibi. Asimetrik ilişkilerin dünyasında yaşam mücadelesi veren fakirlerin zaman zaman taraf olduğu savaşta direnenleri ya da sadece enformel yollarla hayatlarını idame ettirmeye çalışanları birinci dünyaya karşı bir tehdit olarak algılayanlar var. “Biz metropol olarak bunları nasıl bastırabiliriz?” düşüncesi küreselleşmenin egemenlerinin biricik tasası . Halbuki bence mimarlar soruna başka türlü bakmalı, “gecekondulaşan metropollerde mimarlar olarak nasıl bir tutum almamız lazım?” sorusunu kendilerine sormalı.

Dördüncü sorunsal, Mimarların örgütlenme biçimi ile ilgili. Örneğin, “Küba’daki çıplak ayaklı doktorlar biçiminde çıplak ayaklı mimarlar diye konseptler doğurabilir miyiz, onları yaşatabilir miyiz? Sermayenin mimarları esir alışı, mimarların gittikçe işlevsiz hale gelmesi karşısında daha değişik mimarlık örgütlenmeleri tasarlanabilir mi?” biçiminde tartışma aksları açılmalı.

Nasıl kapitalist dünya çok uluslu şirketler bir network, bir ağ dünyası haline gelmişse, hatta bu ağ dünyası ulus devletleri bir anlamda artık ikinci plana itiyorsa, buna karşılık da bu muhalefet de alternatif network’lar, ağlar halinde örgütleniyor. Örneğin Amerika’da bir alternatif network var ki, 500 tane radyo, bilmem kaç tane televizyonu mevcut.

http://www.democracynow.org/ Amerika’da iki milyon kişi bu networku izliyor. İki milyon kişi Amerika için az bir şey değil. Amerika gibi bir yerde böylesi bir network ile veya Znet gibi bilinen, çok önde gelen alternatif network’lar, ağlarla mimarlık hareketi nasıl eklemlenebilir?

Torino’da bence metropol ülkeler dışından en az yüz seksiyon gelecek. Bizim bu network’lere ilişkin eklemlenmemiz, hatta 2008’e doğru bu network’lerle ortak bir bağlantı kurarak, en azından bir etkileşim, iletişim bağlantısı kurarak böyle bir hazırlık içine girmemiz lazım.

Avrupa’nın kendisinde “GATS free” zonlar, yani GATS anlaşmasını tanımayan bölgeler bizatihi Avrupa’nın kendi seçmenleri tarafından seçilmiş olan belediyeler tarafından ilan ediliyor. Bunlar bir mücadele halindeler, Dünya Ticaret Örgütüne, MAI denilen dünya ticaret anlaşmalarına karşılar. “Corporate Watch” gibi “sweet free shop” gibi, yani çokuluslu şirketlerin organize ettiği iş organizasyonuna karşı bilinçli yönelişler, bilinçli karşı koyuşlar var. Bu mücadele alanlarında mimarların bir an önce pozisyon almaları lazım.
Çünkü mimarların başına gelen nedir?

Çokuluslu şirketlerin emrine girmiş olan belediyeler, onların emrine girmiş olan ve artık en temel enfrastrüktürlerin özelleştirildiği fiziksel çevreler. Kamunun malı olması gereken en temel servisler. Diyelim su dağıtımı, buna benzer şeyler, tabii buna barınma da girmekte elbette. Fiziki çevreyi planlayan bir disiplin mensupları olarak bu oluşuma karşı ne tür bir alternatif tasarlayabiliriz? Ne tür eylemler düşünmemiz ve tasarlamamız lazım? Bunu bizimle birlikte dünya mimarlarının da düşünmesi lazım. Çünkü okkanın altına girecek olan mimarlardır netice itibariyle. Dünya Sosyal Forumuna nasıl eklemlenebiliriz?

Beşinci sorunsal, Küreselleşme düzeninin zayıf bir noktası ile ilgili. İklimle ilgili oluşan tehdit. Dünyanın neredeyse ekolojik felakete sürüklenmesinde küreselleşmenin aktörlerinin sorumluluk payını irdeleyen son derece ciddi raporlar, ciddi bilimsel çevrelerden gelmekte. Buna ilişkin elbette bizim bir öngörüde bulunmamız lazım. Nasıl bir kent düşündüğümüz, nasıl bir yapılı çevre düşündüğümüzü mimarlar olarak dünyaya duyurabilir isek herhalde mimarlığı en iyi biçimde tanıtmış oluruz. İklim sorununa bir çare üretmek herhalde sadece ekonomistlere bırakılacak bir konu değil.

Altıncı sorunsal, kentlerde, metropoldeki alternatif grupların, emekçi sınıf ve tabakaların nasıl söz ve karar sahibi olabileceğine ilişkin. Mimarlar Odası’nda otuz yıl önce seminerler yapmışız, 1977, 1978. 1979’da. Zamanında yayına dönüşmüş bu seminerleri Torino 2008 döneminde tekrar hatırlarsak iyi olur. Amerika’nın başını çektiği küreselleşme ağının ve çokuluslu şirketler dünyasının hazır başını taşa çarptığı sırada bu tür çabaları yeniden hatırlamanın zamanıdır. Temelde tüketiciyi gözeten bu tür ele alışları dünya mimarlarına hatırlatmanın tam da zamanıdır düşüncesindeyim.

Yedinci sorunsal, daha teknik bir konu ile ilgili. Bu konu ile ilgili olarak çok ciddi bir çalışma grubu oluşturulabilir, 2008’de çok ciddi hazırlıklar oluşturulabilir.

Konu, sürekli mesleki gelişim. Sürekli mesleki gelişim çok ilginç bir konu. Bu konuya Amerika’da biraz başka, Avrupa’da biraz başka bakılır. Oda olarak da zaten çalışmalara başlamış durumdayız. Sürekli Mesleki Gelişim ile ilişkin bazı hazırlıklar yapmamız lazım.
Mesleğin eksiksiz ve kusursuz olarak yapılabilmesi; bütün deontolojik kodlarda, dünyada meslek örgütlerinin uygulamalarında yer almakta. Ancak işin bir başka yönü daha var.

Bu yön, küreselleşme çağında, iş organizasyonunun postfordist bir aşamasında, emeğin ve bu arada nitelikli emeğin -mimarlar, mühendisler olarak kimimiz nitelikli emeğe giriyoruz- bazı aşınmalara ve yıpranmalara uğraması olgusudur.
Bunlar nedir? Bunlar deregülasyondur, delokalizasyondur, esnek üretimdir. Deregülasyon temelinde, ulus devletinin kurmuş olduğu sistemlerin çökmesidir, yani refah devleti vesaire gibi. Dolayısıyla çalışanların haklarını ve bu arada tabii en çok okkanın altına giren nitelikli çalışanların okka altına girmesidir.

Delokalizasyon da çok uluslu şirketlerin işlerine geldiği yerde üretim yapması ve bir anlamda ticaret hadlerini -ekonomistlerin dilinden konuşursak- manipüle ederek servet transfer etmeleridir. Bir anlamda drenajdır. Neden drenajdır? Az gelişmiş ülkelerden veya gelişmekte olan ülkelerden metropollere doğru olan bir drenajdır. Bunu tespit etmeniz lazım, bunu çok iyi yorumlamamız lazım.
Esnek üretim ise emeğin düpedüz her türlü güvenceden yoksun bir statüye indirgenmesidir. (Part time işler, talep edilen formasyonun sürekli nitelik değiştirmesi v.b)

Sürekli mesleki gelişime evet ama bu sürekli mesleki gelişimin işgücünü marjinalleştiren, onu değersizleştiren, insanı insan olmaktan çıkartan, bu precarious dediğimiz, yani emeği artık sağlam nirengi noktası olmaktan çıkartan, toplum içinde yer sahibi olmaktan çıkartan senaryo karşısında mimarların bir sözü olmayacak mıdır?

Düşünün, sürekli ve güvenli bir işe sahip olamıyorsunuz, bir meslek sahibi olamıyorsunuz, emek pazarı içerisinde devamlı bir yerden bir yere savruluyorsunuz, parya şartları altında çalıştırılıyorsunuz.

Sürekli mesleki gelişimin yukarıdaki konular açısından böylesi bir optik içerisinde ele alınması olasılığı var. Bazı Avrupa ülkelerinde böylesi bir gelişmenin ön belirtileri mevcut.

Sürekli mesleki gelişimin yine bazı çokuluslu şirketlerin ürünlerini olmazsa olmaz, vazgeçilmez olarak lanse etme özelliği var. Tüketici hakkı kavramı ile çelişki içeren böylesi örnekleri ABD’de görüyoruz, bunlara çok kritik bir bakış açısıyla bakmamız lazım.
Mimarların şu andaki formasyonlarında zaaflar mevcut, sayısal ve sözel becerilerinde eksiklikler var. Bunları gidermek zorundayız, ama bunları giderir iken de sürekli mesleki gelişimle ilgili felsefemizi ortaya koyabilmemiz lazım. Bu konuda bence Torino 2008 olanağından yararlanarak etkili bir workshop ve aks önermemiz gerekir düşüncesindeyim.

* UİA Torino 2008 Hazırlık Toplantısında sunmuş olduğu “Mimarlığın Krizi ve Meşruiyeti Üzerine Düşünceler” adlı sunuşundan

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir