Yılmaz Kuyumcu / 12.01.2008
Bir garip Mimarlar Odasında Genel Kurul çağrısı gördüm gazetelerde. Bu çağrıda her türlü demokratik oda geleneği bir tarafa bırakılıyor ve ” karşımıza çıkacaklar karanlıktır” mesajı veriliyordu. Bu aydınlık karanlık söylemi beni geçmişe taşıdı.
Mimarlar odası ile ilk tanıştığımda oda, Sular idaresinde iki, Taksim’de İstiklal caddesinde de dört katı kullanıyordu. Oda o dönemde, kurslar, seminerler, sular idaresinin orada rahmetli Şener Özler’in “beni buraya attılar” yakınmalarıyla yürüttüğü arşiv ve kütüphane ile kentin en işlek caddesinde pırıl pırıl, cıvıl cıvıl bir kültür merkezi görünümüydeydi.
Altıncı kata, asansör bozuk bile olsa çıkılırdı, çünkü orada kalabalık bir tanışlar grubu ile buluşur, kendi evimiz gibi gördüğümüz bir mekânda ortak konularımızı paylaşırdık.
Mekân, dışardan geceleri bile ışıl ışıl yanar, “işte orada mimarlar var” dedirtirdi.
Dış karakolun ilk dönemlerinde, hem Taksim, hem de Yıldız’da etkinliklerimizi sürdürmeye devam ettik. Ancak, İstiklal Caddesinin sihirli havası dağılmaya başlamıştı. Mimarlar Odasında bürokrasinin yükselmesiyle, caddeye yansıyan ışığı da azalmaya başladı.
Aynı dönemde yaşadığımız Dış Karakol Baskını ve buna karşı yönetim kurulu olarak verdiğimiz mücadele, mimarların toplumsal konumunu son derece güçlendirdi. Ancak, bu beklentilerimizin, hedeflerimizin aksine odanın açılmasını değil, kapanmasını getirdi.
Bu güçlendirmenin odamıza yansıması ise, artan mali olanaklar ve seçim dönemlerinde etkin destek sağlayacak dar çevrenin etrafında, iki halkanın daha oluşturulması oldu. Bu zırhla, eski arkadaşlarını bile her türlü yalanla suçlayabilen, sözgelimi, meslektaşlarını, “onlar ak partili” karalamalarıyla geri plana itmeye çalışan bir anlayışa dönüştü. Eski arkadaşların, yani “onların”, “ak partili” olmadıklarını, üstelik de demokratik ortamlarda yürüttükleri çalışmalarla bunun hiç mümkün olmadığını bilmelerine rağmen, bu söylemi etrafa yaymaya devam ettiler. Derler ya, “yalandan kim ölmüş?”
Ne diyelim, ‘paranın gözü kör olsun’. Ama, yine de seçim kazanacağız diye bu yola başvurmaları Mimarlar Odasını aydınlatmıyor. Bu akpartili yalanı oda tarihinde bir dönüm noktası oluşturdu.
Yönetim; sen, ben, bizim oğlan, tümüyle yalnız kaldı, daraldıkça daraldı, dedikoduların kol gezdiği bir ortama dönüştü.
O kadar yalnız kaldılar ki, sonunda insanları çekebilmek, görüşecek birilerini karşılarına getirmek için ‘Sürekli Mesleki Gelişim’ diye bir şey icat ettiler. İnsanlar bu sefer de imza atmak için Mimarlar Odasına gelmeye başladılar. Hem de bu icadı o kadar acele yaptılar ki, dünyadaki deneyimlere bakmak için vakit bile bulamadılar. Bu sefer biz mimarlar, hoşnut olmayan, kendisi ve işi olduğu için gelemeyen arkadaşları adına imza atmaya gelen ve bazen de imza atar atmaz salonları boşaltan bir topluluğa dönüştük. Nasıl ki YÖK ve ÖSS aslında bir depolitizasyon aracı ise, bu sürekli gelişim de aynı rolü üstlenmeye aday oldu.
Yıllarını üniversitelerde geçirmiş bir öğretmen olarak söylüyorum, benim için kıstas öğrencimin yoklama zoruyla değil, mimarlığa duyduğu tutku ile aşk ile sevdiği için gelmesidir. Dekanlıktan kaçırabildiğim sürece yoklama almadığımı bütün eski öğrencilerim bilir. Yoklama almak zorunda kaldığım zaman üniversiteyi bırakacağıma dair kendi kendime verdiğim bir söz var. (Bugün 12 Aralık Cumartesi akşamı saat 22.30 atölyemde 28 öğrencimden 24’ü var.)
Mimarlar Odasında da yürüttüğümüz ve benim kurucusu olduğum Galata Grubu çalışmalarında da hiçbir zaman yoklama, kontrol, denetim gibi, meslek odasından çok bir jandarma karakoluna yakışacak yollara başvurmadık. Ayrıca, Hem de aylar boyunca ve gece gündüz süren çalışmalarda, buna gerek de duymadık. Bunu da aslında politik nedenlerle yaptık. Kişiliğin gelişmesinin, yani eğitimin öğretimden çok daha önemli olduğunun bilinciyle…
Neyse, biz yine Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’ne dönelim. Bürokrasi arttıkça, baskı arttıkça, zorlamalar arttıkça ışıklar azaldı, söndü, giderek kayboldu.
Şimdi artık, bu kentsel iletişim mekânının yerinde yeller esiyor. Mekânlarımız ağır bir bürokrasinin “işini bitirenin yer altından yukarı çıktığı” bir çalışma ortamına dönüşmüş durumda.
Bu bürokrasi artık mimarlar odası geleneklerine de saygı duymuyor. En son yayınladıkları Genel Kurul Çağrısı, kendilerini ışık gibi gösterip karşılarına kim çıkarsa karanlıkmış gibi göstermeye yeltenen bir çağrı.
Geçmişte yaptığımız Genel Kurul çağrılarındaki uslüba dikkat eder, rakiplerimizi karalamamaya özen gösterirdik, çünkü en azından, Genel Kurula saygı yani demokrasi anlayışımız bunu gerektirirdi. Herkesten toplanan paralarla, bir yönetimin rakiplerini karalaması en azından iki yıl önce kaybettiğimiz Odamızın efsane avukatı Derviş Parlak’ın dediği gibi “etik değildir”.
Ne diyelim bürokrasinin karanlığı ağırlaştıkça, insanlar ne yaptıklarının kendileri de farkında olmuyorlar.



10 Yorum
Yılmaz Kuyumcu
Bir meslek odası nasıl olmalıdır? sorusuna yakın zamanda yaptığımız SMG uygulaması varmı? araştırmaları sırasında son derece etkileyici cevaplar da buldum. Bu örneklerde sayın Necdet Beyin de özetledikleri de dahil mimarlığın tüm alanlarında aktif olmanın ne demek olduğu anlatılıyordu. Malesef tüm bunlardan oldukça uzak kaldığımızı biliyorum. Bu seçim döneminde yönetimin değişmesiyle İstanbul için yeni ve aydınlık bir dönem başlama şansı vardır. Bu dönemde daha geniş katılımla Necdet Beyin söyledikleri de dahil olmak üzere (ancak şimdiki terör ve zorlamaları bitirerek) Odamızın çalışma akslarını genişletebileceğimizi İstanbul Şube’de ana çalışma aks ve ortamlarını oluşturan çoğu şeyi kuran kişi olarak söylüyorum.
Sadece Ankara Şube ile aralarındaki demokrasi anlayışı farkı bile malesef dikkat çeker boyutlara gelmiştir.
Necdet Demirci
Galiba odamızın kamusal hizmet anlayışına bir vergi ve tapu daireleri gibi bir şapka koymak yanlışlığına düşüyoruz.Evet Mimarlar odası kamusal alanımızdır.Ama Yılmaz Kuyumcu’nun doğru tanımıyla “diğer meslek odaları gibi kamu kurumu niteliğinde sivil toplum örgütüdür.”Ancak;odamızın kendini ifade edemediği gibi yorumlara katılmıyorum. Planlara açılan davalar,mesleki deneyimlerin artmasına yönelik etkinlikler,yarışmalar, yani meslek odamızın yasalarla çizilmiş ,kendi tarihsel çizgisinden gelen mücadele kimliği ile demokratik tepkileri koyduğuna inanıyorum.Tabi ki;tüm bunlar genel kurul ortamında bir tartışılacaktır. Bu da meslek odamızın can suyudur.
Yılmaz Kuyumcu
Mimarlar Odası ile vergi yada tapu dairesinin karşılaştırılmasını talihsiz buluyorum. Bunun düşünülebilir bile olması (her ikisinden de belge alıyor para ödüyoruz) beni çok üzdü. Mimarlar Odası diğer meslek odaları gibi kamu kurumu niteliğinde sivil toplum örgütüdür. 1960 anayasasına konan bir madde ile meslek odalarına kamunun gücü ve sivil toplumun şeffaflığı ikili, dialektik ilişki olarak kazandırılmak istenmişti. Ama dialektik ilişki bozuldu Meslek Odamızın İstanbul kolu tapu dairesine benzetilmeye başlandı.
İşte fırsat. Mimarlar Odasında genel kurul ve seçimler zamanı. Genel kurulda bu durumun tartışmasını yapalım ve seçimlerde de bu durumu değiştirelim.
Saygılarımla.
Hasan Şenler
Eğer mimarlar odası bir vergi yada tapu dairesi gibi sadece belge alınıp ödemeler yapılan bir resmi devlet kuruluşu ise o zaman eleştirilerimiz ülkeninin genel siyasi sistemi içinde yapılır ve bizde çok alışkanlık olmasa da reform niteliğinde değişiklikler isteriz. Tapu dairesi reformu gibi.
Ancak, bu değişiklikler yapılana kadar da eski sistemi sürdürürüz. Örneğin gider, ödememizi yapar belgemizi alırız. O zaman Mimarlar Odası bir kamu kurumu niteliği taşıyan (sivil toplum örgütü) yasal tanımlamasının, yarısına uygun (yani kamu kuruluşu niteliğinde) sınırlı bir alanda kalır.
Yasalar ise temsiliyeti belirli sınırlar içinde gerçekleştiren seçim sistemiyle oluşmuş meclisde yapılır. Eğer bu açıdan bakarsak evrim için, gelişme için, reform için Mimarlar Odasında bir fazla oy alanın tüm yönetim erkini eline geçirdiği ve karşısındakileri dışlayabildiği (bunun ne kadar keyfi olduğunu görmek için Ankara Şube ile İstanbul Şube arasında demokrasi anlayışı açısından karşılaştırma yapabilirsiniz) bir sistem olduğunu düşündüğümüzde, bazı durumlarda gelişme için bir tapu dairesi kadar imkanı olmadığını yada daha kötüsü keyiflere bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Oda genel kurul ve seçimlerinin üye toplamının yüzde beşi ile yapıldığını düşünürsek bu daha da garip bir hal alır.
Nitekim tüm üyelerin büyük bir kısmının karşı olduğu bir SMG konusu bile tamamen bu nedenle ve çok kolay bir şekilde uygulamaya konulabilmiştir.
Örneğin, mimarlar kendilerini ifade edebilmek için (sırf Mimarlar Odasında kendilerini ifade edemedikleri için) istemeseler de farklı kuruluşlar oluşturabililyorlar. Bizim baştan itibaren anlatmaya çalıştığımız şey bu. Üyeliğin zorunlu olduğu bir meslek kuruluşunun ayrımcılık yapmasının son derece sakıncalı ve itici olduğuna sanırım kimsenin itirazı olmaz.
Ben şahsen Mimarlar Odasının sivil toplum yönünü kendime daha yakın buluyorum. Bunun çağdaşlık, demokrasi, insan hakları ile de ilişkisi var. Devlet gibi olmak bana hiç cazip gelmiyor. Tabi bunlar kendi kişisel görüşlerim .
ayça süren
Ben de buradaki tartışmaları heyecanla izliyorum. Mehtap hanımın açtığı “bizi biz eden” söyleme ben de canı gönülden katılıyorum. Aslında bazı arkadaşlarımız burada yapılanları tam olarak “eleştiri” olarak göremediklerini söylerken, anlıyorum ki meslek kültürümüzün saygılı ve seviyeli bir düzeyde konuşmaya bizi zorladığını hem kabul ediyor hem de “her yerde ” “her ortamda” böyle olmasını bekliyorum. Açıkçası ben bizim çok saygı duyduğumuz kurumların içinde, iletişim ortamlarında ve mekanlarında bu kuralın dışında davranış ve söylemlerin tanığıyım. Ve bunun için de çok üzülüyorum. İnanın burası çok seviyeli ve bu ortama haksızlık etmeyelim.
Keşke hep bu denli steril ortamda eleştiriler yapılabilse.
Saygı ve sevgi ile.
Necdet Demirci
Değerli dostlar;Yazılanları heyecanla izliyorum.Kısacası eleştirel bakışta tam tanımıyla “eleştri” göremiyorum.Meslek odamız bir başka tanımla mimarların kamusal alanıdır. Burada mesleğimiz adına neler yapılıyor,neler yapılmıyor;gibi bir eleştiri izlerine rastlayamadım. Bu anlamda sevindirici.Bakıldığında gerek temsilcilikler,gerek şubede her birimiz,her zaman istediğimiz bilgi,belge v.b. hizmetleri alıyoruz. Meslek odamız en azından benim önümde,benim referans noktam ise,izin verin bu anlayışın daha da ileriye gitmesine olanak sağlayalım. Evet dostluklar eksilmesin,dayanışma tükenmesin.
güngörzaman
Ben de meslektaşımız Mehtap hanımın pozitif dileklerine ve önerilerine katılıyorum. Keskin, suçlayıcı bir dili va hatta ismler üzerine inen ve meslek çevremize hiç yakışmayacak dedikodu seviyesine inen söylemlerden bir an önce vaz geçilmesini diliyorum. Bizi biz eden şeyler bence çok ışıklı. İçinde parıltı var. Işıklar sözmesin Yılmaz beyin söylediği gibi. Nihayetinde bir seçim bu, dostluklar kalıcı olsun, görev değişiklikleri normal birşeydir, bir dönem de başkaları görev alabilir. Tahammüllü olmak bize yakışandır. Bu işlerin kaybedeni kazananı olmaz. Listeler olas bile bu görev yarışıdır. Ülkemizin genel seçimleri de böyle değil mi? Tek bir partiyle yapılmıyor sonuçta seçimler. Böyle bizim meslek gibi geniş bir camiada birbirinden değerli görüşler olması çok normal, bunlar var diye ne olur durduk yerden kızıp bozulmayalım. Olağan bunlar. Kazanan hepimizin kazananıdır.
Dostluklar eksilmesin, dayanışma tükenmesin.
Necdet Demirci
Evet;Mehtap arkadaşıma tümüyle katılıyorum.Ayrıca son cümlesindeki “bizi biz” eder tespitinden hareketle eleştiri dozumuzu yalnız seçim ortamında ve keskin çıkışlarla yapılmasını çok doğru bulmuyorum. Oda seçimlerinin tamamlanmasının arkasından bizler en azından ben;geri çekiliyorum.Bu pasifliğimle katkı koyamadığım gibi eleştirel bazda da çok fazla bir şey söyleyemem.Yapılanlarla yetinmek zorundayım.İşin doğrusu katkı koyamama dışında da, bir rahatsızlığım da yok. Ve sonuç olarak gelin yine Mehtap ın tanımıyla bizi biz eden bir anlayışla seçimde yer alalım.
Sevgiler,saygılar
mehtap arlı
Hepimiz karanlığa karşıyız, hepimiz aydınlık bir gelecek için düşler kuruyoruz. Vatanı, ülkeyi, halkı sevmek derseniz kim kimden daha eksik olmak ister. Hal böyleyken bir bölüm insanın gerçek çağdaşlar olduğunu düşünerek başkalarını “karanlık” olaraka benzetmesi bana hiç hoş gelmez. Bu söylemler modası geçmiş bir siyaset dili ve kökünü aşırı milliyetçilikten alıyor. Onun yerine kucaklayıcı olma fikri bizi biz eder. Ülkeyi de daha çağdaş.
Sevgiler, saygılar.
Hüseyin Güvener
Tarlabaşı bulvarının açılması sırasında yıkımlara karşı duran, Yücel Gürsel zamanında yönetim erkini paylaşan, toplumu seferber eden ve mimarları toplumun önemli insanları olarak algılatan o aydınlık günler geride kaldı gerçekten. Daha donanımlı bir örgüt var ama başta kendi üyelerine ayrımcı yaklaşıyor. Bir çekirdek kadroyu sürekli yönetimin başı olarak seçtirmek için bütün gönül bağlarını koparıyor. Bu toplumun odaya gereksinimi var oysa. Meslek insanı bir tel gibidir, o kadar çekiştirilip sarsılmaz. Kopar gider sonra. Büytün pırıltılı insanlar çekip gidiyor, isim mi istiyorsunuz. Bir kaç dönem sonra katlanamyıp o güzel yeteneklerini, o güzelim ışıklarını toplayıp gidiyorlar. Toplumsal muhalefet diyorsanız, onlar gittikten sonra daha mı iyi yapabiliyorsunuz?
Bence daha fazla ışık söndürmeyin. Biraz kalsın en azından. Dostlar çünkü alacakaranlıkta bile yine birbirlerinin gözlerini yakalayabilirler.
Saygılarımla.