MURAT CEMAL YALÇINTAN / Mimdap
Kent tanımlarından birisi çeşitlilikten bahseder hatırladığım kadarıyla: “Ne kadar çeşitlilik, o kadar kent” noktasına taşıyabilir miyim bu yazıyı; acaba bu çaba okuyanı taşır mı bir noktaya? Çeşitlilik; çünkü “kent ve kesişme”… İçinde kent olunca, aynılıklardan arındırmak istedim kesişmeleri nedense! Kıymetli olan sanki farklılıkların kesişmesi; biraradalığı, zıtlaşması, gibi… Kıymetli olan sanki bunların aynı mekanda sahne alıyor olması, gibi…

Yoksa tekilliğin/tektipliğin içerisindeki kentsizliği mi sorgulamalıyım? Aşağılamadığım, ama içinde yaşamayı da sevmediğim kasaba işi bir benzerlik hali, kent yaratabilir mi? Kent olmak için farklılıkların biraradalığına, dahası zıtlaşmalarına/gerilimlerine ihtiyaç var sanki; kesişmelerine…

Hangi farklılık düzeyini kent addedeceğim peki? New York’ta kalabalık bir sokakta dakikada bir fotoğraf çeksem benzer bir simaya rastlamam neredeyse mümkün değil! İstanbul’a göre çok farklı portreler alacağım kesin! Ya İstanbul’u Rize ile karşılaştırsam? Rize’yi Çamlıhemşin ile? Farklılığın/çeşitliliğin kabul düzeyi ne?

Hem kesişmelerin sıklığı hangi kriterlerle ölçüle? Kesişme zamanları kentlerin hangi mekanlarında, kesişme mekanları kentlerin hangi zamanlarında vuku bulur/bulmuş/bulacak acaba? Kesişme mekanları eşzamanlı kesişmelere sahne olurken zamansız mıydı kesişenler, memnun değil miydik o halimizden? Yoksa kesişmeme hallerini ayarlayan zamanların zamanlamalarına hayranlığımız hakiki mi?
Bir de mevcut farklılıkların sunulabilme hali var! Londra’da katılma şansı bulduğum 1 Mayıs yürüyüşlerine yapılan hazırlıklar hiç yapılmasa da, yürüyüş, farklılıkların kesiştiği bir karnavala dönebilir mesela! Oysa, bırakın birlikte yürümeyi, “Bursa’dan eşcinsel çıkmaz” yumrukları havaya kalktı, eşcinseller kentte yürüyüş yapmak istediklerinde! İki saatliğine, acı paylaşma niyetine, Hrant olmamız, Ermeni olmamız, hoş görülmedi Türk milliyetçilerince! Malatya’yı Alman’a, Trabzon’u piskoposa mezar ettik, farklılıklarını haykırma ihtimalleri var diye!

Farklılıkların çokça kesiştiği, olabildiğince ifade edilebildiği ve gündelik hale gelebildiği kentlere kozmopolit metropoller diyorlar… “Kozmopolit: ulusal özelliklerini yitirmiş kimse” diye tanımlanıyor TDK tarafından… İstanbul’un kozmopolitlerden oluşmuş bir metropol olduğu zaman dilimleri vardı sanki! Ne oldu sonra da Arnavutköy iskelesinden denize atılan haçı ilk çıkaran Hristiyanı tebrik eden Müslümanlar, yerlerini denize atlayanları taşlayanlara bıraktı? Ne oldu sonra da Türk olduğumuzu haykırmadan geçirdiğimiz gün kalmadı!

Giderek ulusal ve milli ve dini ve kendinden olan özelliklerini yeniden kazanan bir topluluk oluşuyor ise İstanbul’da, İstanbul’un dünya kenti olma hedefi niye?

Müslüman Türk kenti olmak neyine yetmez?

Kandıran kimdir ve kandırılan ve niye?

Eskiden eşzamanlı kesişmeler vardı bu kentte…

Üç büyük kulübün taraftarı Mithat Paşa Stadyumunda bir araya gelir, takımlarının peş peşe oynadıkları maçları hep birlikte seyrederken “Haydi Bastır! Köşeye de Kıstır!” diye tezahüratta bulunurmuş mesela… En büyük fanatiklik karşı takımı tutmak olurmuş ki, bu bile ayıplanırmış!

İstiklal Caddesi, namı diğer Pera, belki de bu coğrafyada farklılıkların hep birarada olduğu tek mekan olmuş… Belki bir garip ama bugün hala öyle: Yanımdan geçen eşcinsele selam verdikten sonra, ona küfreden arkadaşı ayıpladığım, çok kibarca yaptığım ayıplama eylemini sokakta müzik yapan Afrikalı göçmenlerin çokça çıkardığı güzel seslere de güvenerek söze dökme cesaretini gösterince kafama bir yumruk yiyebildiğim; yediğim yumruğu gören polis memurunun “sesini kısman gerektiğin yeri bileceksin arkadaş” şeklinde dostane nasihatlerine şahit olurken Arjantinli bir hocanın verdiği Tango dersine iyice geç kaldığım için boşverip hızla Anzavur Pasajına ilerlerken Fransız ekollü Galatasaray Lisesi önünde Cumartesi Anneleri eylemine çarpabildiğim, polisi anne olmadığıma ikna ettikten sonra tam pasajın girişinde çantamı muhtemelen anne olmadığıma içerleyen bir öksüze kapkaçtırabildiğim yegane mekan eski Pera!
Eşzamanlı olmayan kesişmeler de hep vardı bu kentte…

Mithat Paşa Stadı eşzamanlı kullanılmaktan çekildi, ardarda kullanılmaya başlandı önce… Bir gün önce rakip takımın oturduğu tribünlere ertesi gün sizin takımınız oturup bağırıyordu. Eşzamanlılıktan çıkma hali birbirine karşı nazik olma halini yok etti önce; küfürler yer bulmaya başladı tribünlerde. Eşzamanlılık yalnızca iki rakip İstanbul takımı birbiriyle oynadığı zaman görülmeye başlandı. Küfüre artık alışılmıştı, ama en azından karşılıklıydı; adildi!

Beyoğlu Emek’teki koltuğa ilk seansta ve ikinci seansta oturmuş olabilecek ikilileri yukarıdaki Pera hikayesine bağlayıp zorlasak ne kesişme hikayeleri çıkacak; ve selam verdiği eşcinsel arkadaştan sonra ona küfreden genç! Cumartesi annesinden sonra onu döven polis! Benden sonra kapkaççım! Hrant’tan sonra katli tezgahlamışlardan biri! Isıtılan koltukta oturuyor olacak!

Emek’teki koltuk gibi Çağlayan’a itilen ve gözden ıralanan mitinglerde ardı ardına atılan birbirine zıt sloganları dinleyen meydanın da şahitliği var eşzamanlı olmayan kesişmelere! Birgün bayraklarıyla ulusal solcular, ardından başörtüleri ile özgürlükçü sağcılar basıyor aynı asfalta! Bu zoraki siyasal kesişmelerin eşzamanlı olmayan siyasal kesişme mekanı, Çağlayan’a taşınan Taksim Meydanı –taşınabilir mi?- İnadına herşeyin şahidi Taksim Meydanı verse bu 1 Mayısta kimin doğru söylediğinin kararını!

Altında gecekondu ve gecekondulu kalmış villaları da sayabiliriz bu eşzamanlı olmayan kesişme hallerine! Önünden geçen sokak boyunca yapılan dedikoduların yerini pahalı köpek havlamalarının aldığı, kamusaldan çıkıp özele kaçmış alanlar, altta kalan gecekonduluların ‘ah’larından olma kesişmeler yaşıyorlar!

Bir de kesişmeme halleri var olmaya başladı son zamanlarda bu kentte!

Kalabalıktan bakkal Ali Amca’ya selam vermeden geçmek gibi günlük haller değil, kalıcı ve kalıcılığı bilinçli oluşturulmuş kesişmeme hallerinden ve mekanlarından bahsediyorum!

Hani içine girince, “benim de olsa yahu şöyle toprağa değebileceğim bir bahçem” diye öykünmeye başladığınız; havuz başında sefa yaparken “öteki” biri tarafından sunulan atıştırma servisinden büyük keyif aldığınız; bahçeye dokunmayı da zamanla başka bir “öteki”ne devrettiğiniz o muhteşem keyif villaları var ya, onlardan bahsediyorum; hakiki yaşamdan izole, onunla kesişmeyen, hakiki insanları içine almayan, muhtemel çevresi duvarlarla kapanmış ve ihtimal birkaç gecekondu yok edip yerini almış… Ötekiler üzerinden sırtını dayadığı köyle hiçbir bağ kurmamayı tasarım sayan, kendinden olmayan hiçbir şeyle barışık olmayan kapalı lüks siteler!
Yalnızca 1567 rakip taraftara tahammülü olan, onları filelerin altındaki maymunlara çeviren ve giderek açık –fukara- tribünü bile localaşan yeni inşa edilmiş renkli stadyumlar!

Kapısında adamına göre gülen güvenlikçileri olan, tüketimimizi arttırmak için elma ve tarçın kokusu salmaktan geri kalmayan, içindeki mağazalara eşit haklar sunabilmek adına yürüyen merdivenleri her gün farklı yönlere çalıştıran tekil mimari şaheserler, alışveriş merkezlerimiz var sonra; farklılıklarla kesişmeme halimizi bilinçli olarak tasarlayan! Sokaklara da taştı onlar ya ve hatta İstiklal’in kenarlarına ilişti: Cezayir Caddesi; bir sabah uyandım olmuş güvenlikli bir Fransız Sokağı!

Giderek kesişmeme halleri çoğalıyor İstanbul’da. Farklılıklardan arınma, kaçınma halleri… Başımıza örülen kente bir tanım yapsak “farklılıklardan arınmış mekanlar” deyeceğiz neredeyse! Birşeyler yanlış gidiyor; hem kesişme hallerimizde, hem bilinçli kesişmemelerimizde!

Bu kentten umudu kestim gibi… Giderek kasabalaşıyor!

Her yerde yapay sarışın kadınlar var! Sayıları her geçen gün artıyor!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir