YAŞAR SEYMAN / Birgün
Turizmin başkenti Antalya’da elimde Guillermo Cabrera İnfante’nin ‘Şehirler Kitabı’nı okuyor; tutkulu olduğum kent olgusuna yolculuğa çıkıyorum. Yazar, gezdiği, tanıdığı, yaşadığı, sevdiği kentleri yazıyor:

“Venedik öteden beri ne sudan ne de şehvetten yoksun kalmıştır. Bir Venüs kenttir Venedik.” İtalya’nın Venedik’in den Amerika’nın Las Vegas’ına uzanıyor: “Las Vegas büyük bir evdir, tam da bu haliyle bir ca-sino’dur. Remus ve Romulus’un bir dişi kurttan değil de ruletten meme emdiğini düşleyelim.”

Yazar Amerika’dan; Avrupa’ya kentler yolculuğunu sürdürüyor: “Her fırsatta Brüksel’e dönüyorum: Yolculuklarda, rüyalarda. Onu iyi tanıyanlarımız, Degas’ın kadınlarından birine çok benzediğini bilir.” Kitabı büyük bir zevkle okuyorum. Her kent her yazarı farklı vurup götürüyor. Kent olgusu her insanda neler çağrıştırıyor neler. Bizim kentlerin acı çağrışımları davar. Koca ozanlar diyarı kent, katliam kenti olarak anılıyor. Bir dönem faili meçhul ölümlerin, ‘ölü kenti’ var. İntiharlar kenti…

Töre ölümlerinin sarıp sarmaladığı kentler gibi. Oysa kentler suçlu olur mu?

Kentleri ölümsüz kılan sanatçılardır… Kentlerin tarihini fırça darbeleriyle, fotoğraf karele-riyle, heykelleri, tabloları, besteleri, türküleri, şiirleri, yazılarıyla ölümsüz kılarlar.

İlk kentim ilk aşkım Ankara… Ve Altındağ… Ve de Çankaya… Ankara ile başladı kent tutkum. Dünyanın karanlık başkentleri arasında ismi sıralansa da; Erzincan’ın dağ köyünden sonra gördüğüm Ankara.

Işıklı başkentim… Ankara sonrası tanıdığım kentler arasında sevdiklerim oldu. Sevgimi bölemem o nedenle zengin yüreğimde sevdalı olduğum kentlere de yer açtım. Ankara’dan çıktıkça bizim kentler yurtdışına çıktıkça da dünya kentleri yüreğime sessizce sızdı. Ve kentler tarihleriyle, güzellikleriyle, gelişimleri, sanatsal yönleriyle beni içine almayı, ufkumu açmayı, yüreğime imza atmayı, sevdamı saklamayı başardılar…

“Senin isminin yazdığı kirli tabelayı bile özledim, sevda kentim.” Cep telefonu kullanmaya başladığım günlerde dostlarım, sevdiklerim bilirler ki; özel insanları yaşadıkları kent adıyla kaydederim. Aradığı zaman doğduğu değil yaşadığı kent telefonumun ekranına düşer… Koca kent benim için bir tek insandır. O kenti onunla tanımak, sevmek anlatılmaz güzel bir duygunun eylemi, o kentin de sicil varakası olur…

Diyarbakır sessiz ve sakin akan Dicle’dir. Bir de ışıklandırılmış tarihi surlar… Bilirim; Dicle sessiz ve sakin aksa da insanlar artık sesli ve sitemlidir. Turizmin başkenti Antalya, kültürün başkenti İstanbul olsa da kentli olduğumuzu söyleyemeyiz. Kent kültürü, kentlilik bilinci, kent güvenliğinden o kadar yoksunuz ki, anlatamam. En çarpıcı örnek, Siz hiç Paris’te, Cannesliler Derneği duydunuz mu? Ya da Roma’da Milanolular Derneği. Ben duymadım, duyamazsınız…

Kentli olmak, doğduğunuz büyüdüğünüz, anılar biriktirdiğiniz; kentinizi unutmanıza neden olmaz. Tam tersi onun dokusunu, ruhunu, size katkılarını anımsatır. Sizde kalan güzellikler sizi oraya çeker, özlem tüketir, tutkuyla bağlanırsınız. Sevdalı olduğunuz kent sayıları çoğalır. Onu, yaşadığınız kente dernek olarak taşımak yaşadığınız kente ihanet etmektir…

İnsanların doğdukları, doydukları kentler vardır. Yaşadığınız kent doğduğunuz kent olmayabilir. O kentte yaşıyorsanız o kentle bütünleşmelisiniz. Yaşadığınız kentle bütünleşmek kentli olmaktır. O kentin tarihi ile kişisel tarihiniz yazılacak, kentin ruhunu içsesinizle bulacak, kentin dokusuna dokunanlara dokunacaksınız. Yoksa kentli olamazsınız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir