HASAN KIVIRCIK / Birgün
11 Eylül şimdiye kadar bütün dünyada çeşitli yönleriyle tartışılmıştır. 11 Eylül’e birlikte küresel emperyalizmin ve onun başını çeken ABD’nin dünya ölçeğinde işgalleri ‘haklılaştıran’ yeni terör tanımı ile girilen yolu ve bunun trajik sonuçlarını Afganistan işgali, 2. Irak işgali ve son olarak İsrail’in Lübnan’ı vurması sırasında hep birlikte yaşadık.

Ancak kentlerin içinde büyük iş merkezleri, metro istasyonları gibi noktalara yöneltilen saldırıları da 11 Eylül’den sonra sıklıkla gördük. Bunlardan üç tanesi çok yakınımızda, Galata’da Neve Şolom Sinagog’u önünde, diğeri İngiltere Büyükelçiliği kapısında ve HSBC Banka binasına yapılan bomba yüklü kamyonların patlatılmasıyla gerçekleştirildi. Onlarca insan bu saldırılarda yaşamını kaybetti, yüzlercesi yaralandı. Dünyada bunun benzeri saldırılar İspanya’da, İngiltere’de yaşandı.

Verdiği mesaj ne olursa ve kimler tarafından yapılmış olursa olsun insan hayatını hiçe sayan bu saldırıları kınamak bir insanlık görevi elbette. Son günlerde Kuşadası, Marmaris ve daha sonra Antalya’da yaşanan vahşi saldırıları da atlamadan bunlara eklemek gerekir. Kentlerin ortasında patlatılan bombalar ve günlük hayatını sürdüren insanların bir anda felaketle yüz yüze gelmeleri ne tür bir açıklamayla telafi edilebilir ki? Bu tür bir saldırının Beyrut’a havadan bomba yağdıran, çocukları katleden İsrail uçaklarının yaptıklarından ne farkı olabilir?

Bağdat’ta bomba yüklü kamyonların neredeyse hergün onlarca kişiyi yok etmesini sıradan bir televizyon haberi olarak duymak, hem Bağdat’ta hem bütün dünyada hayata ‘kaldığı yerden devam etmek’ nasıl bir toplumsal ‘sağlık’ göstergesi sayılabilir acaba?

Hepimiz, yeniden ama yeniden düşünmeliyiz…

Ancak ve maalesef kentlerin savaş alanının bir parçası olması gerçeği önümüzde duruyor. Emperyal terör, modern savaş makineleriyle bastırdıkça, daha küçük parçalı ama nitelikçe yine insanları vuran bir dizi terörü doğurup güçlendiriyor. Bu durumun reel gerçeklik olarak kamu alanına doğması bir sonuç ve planlamada da, tasarımda da bu durumdan yavaş yavaş etkilenmeye başladı.

Daha fazla güvenlik-daha az özgürlük

Doğal afetlere karşı yerleşim yerlerinin güvenliğini tam sağlayamamış olan ülkemizin sorunları tabiî ki daha büyük. Yaşam güvenliği yahut güvenli çevre dendiği zaman aşılacak yol dolayısıyla çok daha fazla.

Büyük caddelerin, bulvarların, meydanların elektronik ortamda izlenmesi projeleri dünyada olduğu gibi ülkemizde de artan bir hızla gerçekleştiriliyor. Önemli yapılar ve alışveriş merkezleri bu izleme birimlerini çoktan kurdular zaten.

Şiddetin şehir sokaklarında gündelik bir hale gelmesi hepimizde bu günden daha derin kaygıları zaman içinde doğuracaktır. Ortak yaşamın değil korkunun yükseldiği, endişenin kol gezdiği, güvenlik zincirleri ve önlemlerin mühim hale geldiği şehirler yenidünya düzenin son sunumları olsa gerek. Kutsanan sistemin “insanların mutluluğu “ hesabı çok tartışmalı bir hale gelmiştir.

New York’daki binası için Paul Goldberger “güvenlik uzmanları bugüne kadar yapılmış bütün projelerde sanki yardımcı mimar rolünü üstlenmiştir” demektedir.

Yapıların giriş katları ve çevresi olası saldırılara göre planlanmaya başlanmıştır. Dünya metropollerinde yeni inşa edilecek olanların dışında kullanılmakta olan önemli yapıların çevresinde çeşitli fiziki engeller oluşturulmaya başlanmıştır.

“Binaları sokaklardan uzağa yerleştirmek, onları güçlü betonarme siperlerin üstünde inşa etmek, yürüyüş yollarını barikatlarla engellemek, binalara girerken ya da çıkarken devamlı olarak insanları aramak, onları her adımda elektronik olarak gözetim altında tutmak, tüm bunlar bizi ayrı tutarken korkularımızı ve şüphelerimizi büyütmektedir.” (1)

Yapıların sokakla olan konumları, kamusal alanla kurduğu ilişkiler değişmiştir. Tasarımda eğilim sayılan şeffaflık, açıklık başka bir ölçekte yapının hemen yakın çevresinde güvenlik gerekçesiyle neredeyse çelik zırha dönüşmektedir. Binaya bir kamyonun ya da hızla gelen bir aracın çarpmasını önleyen çiçeklik görünümündeki engelleri fark etmemek mümkün değildir.

Yeni peyzaj planlamaları engellemenin aracına dönüşmektedir. Artık önemli yapıların içlerine sorgusuz sualsiz girebilmek olanaksızdır. Birkaç kademeli güvenlik çemberinden geçmek, güvenlik görevlisinin sizi durdurması, soru sorması, üst araması, kimlik gösterilmesi… gibi ‘güncel hayatın gereklerini’ yerine getirmek kanıksanmış gibidir.

Korkunun yeni merkezi olarak kentler

Herhalde hiçbirimiz bu sonucu beklemiyorduk. Dünyanın değişmesinden ve sürekli gelişimden kastedilen bu değildi. Güvenlik sisteminin artık bir sektör olacağını ve hizmet alanında önemli bir payı bulunacağını ummuyorduk. Korku ve şüphe üzerine tercih geliştirilip insanların “güvenlik mi- özgürlük mü” ikilemine itileceklerini sanmıyorduk. Hele hele ‘güvenlik için özgürlüklerden vazgeçilebileceği toplumsal mutabakatı’ öteden beri kabul ettiğimiz insani yaklaşımımıza sığmıyordu.

Savaşın kutsandığı, dünya kamuoyunun duygu ve düşüncelerinin açığa alındığı, barış fikrinin yeterince temsiliyet kazanamadığı bir dünyada, şiddet içsel bir olgu haline getirilmektedir. Oysa içinde yaşadığımız yüzyılda kentler için örneğin, ansiklopedik bir tanımda diğer tariflerinin yanı sıra “özgür ve mutlu insanların yaşadığı yerlerin adıdır” diye yazabilmeliydi.

Morphosis Mimarlık Grubundan Tim Christ “Mimarlık her defasında sıkıntılı zamanlarda toplumumuzu asilleştirir” (2) diyor. Kentleri savaş alanının parçaları olmaktan çıkaracak olan özgürlük rüzgarlarının küresel egemen politikaları sarsacağı uzun erimli mücadele aslında herkesi bekliyor. Üstelik bu fikri çoğaltmamız için tam sırası.

(1), (2) “Kent Ölçeğinde Korku” , www.mimdap.org

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir