CEYDA BAKBAŞA / Birgün
Fransa, 20.yüzyılın ilk yarısında başlayan ve 1960’larda büyüyen ekonomisi ile artan dış göçlerin yarattığı kültürel farklıkların sonuçlarını yaşamaktadır. Peki gerçekten yanan Paris midir?

Gelişen konut talebini karşılamak adına üretilen sosyal konutlar, banliyöleşmeyi hızlandırmı ş, ekonomik alım gücü düşük olan göçmenler kısa sürede buraya yerleşmişlerdir. Bu dönemde devlet tarafından uygulanmaya çalışılan kültürel kaynaşma (?) aslında günümüzde yaşanan kentsel çatışmaların en temel nedenlerinden biridir. Çünkü kültürel kaynaşma söylemi, giderek yerini farklı kültürlerin asimilasyonuna bırakmıştır. Göçmenler, kendilerini sahiplen(e)meyen devlete karşı kültürlerini korumak adına gruplaşmaya ve kendi bölgelerini, yaşam alanlarını; kendi olanakları ile yaratmaya başlamışlardır.

Kasım 2005’te Avrupa’yı saran bu öfkenin nedeni nedir? Senelerdir aslında gündemde olan bu öfkenin patlamasının nedeni sadece iki göçmenin polis tarafından öldürülmesi midir? Peki gerçekten yanan Paris midir? Elbette hayır. Aslında yanan; “Nerde hata yaptı k?” sorusunu sormayan, böylece kendi toprakları nda sosyal güvensizliği doğuran sistemdir. Göç edenler için eksiksiz olarak insan haklarını uygulayan ve kendi ülkelerinde bulamayacakları bir sosyal güvenlik ağına sahip bir ülke…mi..? Peki sonuç…uzun süreli işsizliğin en yüksek olduğu ve bu işsizliğin en fazla Kuzey Afrika kökenli insanlarda görüldüğ ü bir şehir.

Yaşanan sonuç aslında yıllar önce verilen vaatlerle hiç örtüşmemektedir. Fransız okulları nda okuyup, Fransız vatandaşı olmuş, kendi nesillerini Fransa’da devam ettirmek isteyen göçmenlerin yaşadığı bölgelerdeki işsizlik oranı yüzde 50’nin üstüne çıkarken, diğer bölgelerde yüzde 5’in altına inmektedir. Şehri, ülkeyi, AB’yi birbirine katan bu diplomalı gençler aslında bu eşitsizliğin ve dışlanmanın altını çizmek istemektedir. Bunu da Fransızların yaşadığı mahalleleri ve okulları yakarak değil, kendi mahallelerini, kendi okullarını, arabalarını… yani kendi kültürlerini yaşatabildikleri; aidiyet duygusunu belki de tek olarak hissettikleri yerleri yakarak göstermektedirler.

YANGINA KÖRÜKLE GİDENLER

Ulusal kimlik krizine girmekte olan Fransa’da yaşananlardan sadece uygulanan politikaları ve sistemi suçlamak haksızlık olur. Göçmenlerin yıllardır yaşadıkları tedirginlikleri dile getirme üslubu, Fransa’da beklenen sonuçları doğurmamaktadır. Hükümet olaylara karşı olağanüstü hal ilan etmiş, 25 bölgeden 7’sinde küçük yaştakilere sokağa çıkma yasağını uygulamıştır. Hükümetin ayrı mcı politikalarının sonucunda ortaya çıkan bu olaylara rağmen, İçişleri Bakanı Nicholas Sarkozy, yangına körükle gitmeye devam etmektedir. Sarkozy, parlamentonun oturumunda olaylara karışan yabancıların sınır dışı edileceğini belirtmiştir. Başbakan Dominique de Villepin, Fransa İslam Konseyi Başkanı ve Paris Camisi Rektörü Dalil Boubakeur’u ile olayları yatıştırmak adına görüşmüş ve barış ortamı sağlanması için kendisinden yardım istemiştir. Jacques Chirac ise duruma müdahale etmek için halkın tepkisini beklemektedir.

YÖNETİCİLER ŞİDDETİ SEÇTİ

Fransa’nın bölgesel senaryosu itibariyle yerel yönetim birimleri olan “commune”ler ve bunların belediye başkanlarının tutumu ortamı yumuşatmaya ya da yaşanan olayları anlamaya yönelik değildir. Yöneticiler ile halk beraber hareket etmek ya da olayları başlatanlarla birebir konuşmaktansa, çözümü direk olarak şiddete karşı şiddet biçiminde; polis desteği ile sağlamayı tercih etmişlerdir. Hassas bölgeler (quartier sensible) olarak nitelendirilen banliyöler yerel yönetimlerin tutumu ile şehirden daha da kopma yoluna girmişlerdir.

Kentsel çatışmalar esnasında Paris merkezindeki gündelik yaşama değinmek gerekirse, Parisienneler (Parisliler) olaylara Fransı z kalmayı tercih etmekteler. 20 km. uzakta yaşanan çatışmalar, tepkiler, kent merkezindeki atmosfere çok uzak ve yabancıdır. Halk tam anlamıyla durumu ne kabul etmiş ne de reddetmiştir. Olaylara içeriden değil, dışarıdan bakmaya devam etmektedirler.

Bunun nedenini biraz da Fransız basınına bağlamak mümkün. Le Monde ve Liberation dışındaki gazeteler, olaylara objektif olarak yaklaşmamışlar; hatta dünya basınına nazaran, gelişmelere yeterli önemi de göstermemişlerdir. Verilen önem bir yana, kullanılan dil ideolojik bir içerik taşımaktadır. “Araplar”, “Banliyölüler”, “Müslümanlar” gibi kullanı lan ayrımcı kimlik tarifleri, basının sübjektif/ dışlayıcı yaklaşımını ortaya koymaktadı r. Bunun yanında Le Monde gazetesi banliyöde yaşayan kadınlar üzerine yaptığı ankette, banliyölerde yaşayan halkın psikolojisini anlamaya yönelik önemli bir adım atmıştır. Le Figaro ise, bu süretçe yayınladığı haberlerinde, banliyö gençlerini El Kaide militanları diye nitelendirmiştir.

PARİS’İN İMAJI ZEDELENDİ

Kimlik, yoksulluk, bölgesel işsizlik, sosyal dışlanmışlık şeklindeki sorunları tümü, bu olayları yaratan temel sebeplerdir. Ancak bunun yanı sıra, 1960’lardan beri sürdürülen banliyöler biçimindeki toplu konut modeli de bu olayları alevlendiren bir rol oynamıştır. Kültürel olarak dışlanmış, sosyal ve ekonomik zorluklarla boğuşan bu kesimin sorunları mekân üzerinden de yeniden üretilmektedir. Peki bütün bu yaşananların faturası sadece merkezi/yerel yönetimlere ve basına mı çıkarılmalı? Göçmen gençlerin tepkisinin nedeni doğru olsa bile, ifade ediş şekli daha farklı olmalıdır. Seneler boyunca yaşadıkları tedirginliğin ve yabancılaşmasının tepkisi, başkalarının tedirginliğine neden olmamalı. Örgütlenip, siyasal alanda, basında, kendi düşünceleri ile yer alabilecekleri bir platformun/ dilin arayışlarını yapmalılar. Yabancı laştıkları ülkenin politika tarzı ve gündelik yaşamı da belki bu şekilde kendilerini anlama çabası içerisine girebilir.

Paris her zaman için kozmopolit bir metropol kimliğine sahipti, farklı kültürleri barındırması ile yarattığı imajı günümüzde zedelenmeye başladı. Egalité, Fraternité, Liberté (Eşitlik, Kardeşlik, Bağımsızlık) değerleri de imajı ile beraber yoksa eskimeye ve unutulmaya mı başladı?

Kültürlerini korumak ve Fransa’daki sosyal eşitlikten yararlanmak isteyen göçmenler, haklarını savunmadaki üsluplarını değiştirip daha kurucu bir yöntemin arayışı içine girmeliler. Çünkü, yerel ve merkezi yönetimler topraklarında yaşayan bütün “Fransız” vatandaşlarının isteklerine kulak verip ortak bir çözüm arayışı içine girmedikleri ve ayrıca dördüncü güç olan medya, halkın çıkarlarını gözetip, gelişmelere objektif yaklaşmadığı sürece; üretilen çözümler geçici olacaktır. Bundan daha önemlisi de er geç kendini yeniden tekrar edecektir. Tıpkı geçmişte olduğ u gibi… Keza, 1789’daki sancılı ihtilallerinin nedenleri şekil değiştirerek tekerrür etmeye başlayabilir. Fransız olma yolundaki Fransızlar tarafından…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir