HASAN KIVIRCIK / Birgün
Ülkemizdeki bütün kentlerin ama başta metropollerin hızla değiştiğini berberce yaşıyoruz. Demokratik yaklaşımı kent ve sorunları üzerinde bulmaya, bunun için tartışmaya uzun süredir devam ediyoruz. Neredeyse siyasetin ve ekonominin kentlerin değişimi, yeniden yapılandırılması üzerine kurulmaya başlandığını bile söyleyebiliriz.
Azınlığın çoğunluğa tahakkümü veya oligarşik yönetme biçimlerini zaten çok benimsemiş, bunu alışkanlık halinden bir türlü çıkaramamış yönetim kademesi anlayışı bir süredir kavramlarını değiştirmeye başladı. Artık ‘kamuoyu desteği’, toplulukların sesini dinlemeye yöneldi ve en azından görüntünün bu şekilde belirmesini tercih ediliyor. Bunun için de birçok yeni ‘buluş’ deneniyor.
İşte bu bakımdan artık, ‘çoğunluğa’ dayanmaya karar veren yönetim bileşenleri için demokrasi deneyleri çağı başlamış görünüyor. Demokrasi yaygın anlamıyla çokluğun rejimi, çoğun kararı, çokla yürütülen bir sistem çünkü.
Peki sadece bu mu?
Denizden, vapura
Deniz ulaşım yolunun İstanbul’da aktif olarak kullanılamadığı bilinen bir gerçektir. Bunu aşmak için 1980’lerin ortalarında Bedrettin Dalan tarafından “Deniz Otobüsleri” getirildi. Hızlı deniz ulaşımına kent içinde bu şekilde geçilmiş oldu. Üstelik oylama falan da yapılmadı, “takdir-idari” kararını verdi, yatırımını ve icraatını gerçekleştirdi.
Şimdiki dönemin hızlı belediyecileri de İstanbul’un kent içi ulaşımına çözümler ararken; hızlı giden bu deniz otobüslerinin, hizmet veren ve eskiyen, elden çıkan, (bir sürü neden sayılıyor bu konuda…) vapurların yerini almasını düşündüler. Fakat (ya da ne iyi ki demek lazım) kamuoyundan gelen tepkiler bir miktar, bir miktar da aklıselim öne çıktığı için var olan vapurların tümden kaldırılmasından vazgeçtiler. Yenilenecek ulaşım sistemine katılacak olan vapurların “eskilerine benzemesine” karar verdiler
Kaba bir eleştirel tutum içinde olmadan belirtirsek, bu tutumun daha önceki hızlı belediyecilerin “ben yaptım oldu” davranışından en azından daha olumlu olduğunu, kamuoyu beğenisine önem veren bir yaklaşımı daha önemsediğini vurgulayalım.
Ancak eğer sorun “amaca giden yolda bir mizansen” değilse, asıl incelik işte tam bu sırada ortaya çıkmakta, kent demokrasinin tıkalı kanalları fark edilmektedir.
Sayısal çoğunluk sağlama ve oylama demokrasisi
Ağırlıkla internet ortamında da gerçekleştirilen “vapurunu seç” oylamasına yüzbinlerce insan katılmış ve sunulan sekiz seçenek içinden kendine uyanı işaretlemiştir. Ülkemizde halen genel seçimlerin, hatta çağdaş ve teknik yanı da olan meslek odaları seçimlerinin bile zarfa yönetici listesi koyup sandığa atmakla gerçekleştiğini unutmamalıyız. Bu açıdan baktığımızda vapur tiplerinin seçimi için bu denli ‘başarılı bir yöntemi’ geliştirmiş olan İDO ve Büyükşehir üst yönetimi herhalde kutlanmalıdır. En azından elektronik ortama geçtikleri için.
Bu durum karşısında binlerce insanın oyu ile “seçilmiş bir tipin” İstanbul’un vapurları olmasına nasıl karşı çıkabilirsiniz? Nasıl çoğunluğun isteğine “kendi fikrinizi öne sürmek “ dışında bir belirlemede bulunabilirsiniz?
Hemen aklımıza Ankara Kızılay Meydanı oylaması geliyor. Meslek odaları, demokratik yapılar, üniversiteler,… bir yana Ankara Büyükşehir Belediyesi “görüşü” bir yana oylandı ve müthiş farklı bir şekilde belediye görüşü kazandı. Üstelik internette seçenek tuşuna da basılmadı, Kızılay’da kurulan sandıklara Ankaralı bir gün içinde geldi, seçeneğini yazdığı-işaretlediği oyu zarfa koyup sandığa attı.
Şimdi bu iki örnekte ortaya çıkan gelişmeyi gerçekten değerlendirmek gerekli.
Demokrasi, uzlaşı rejimi aslında. Karşısındakini de dikkate alma, mutabakatlar kurma, ortak yol arama, fikirlere değer verme, kaç kişi olduğuna bakmadan düşüncesini dinleme, ondan faydalanma… Oysa seçim, oylama ya da eğilim belirleme araçlarını hem de “katılım” adına yeni tahakküm yöntemlerine çevirmek, karşıtlarını silip süpürmenin ‘demokratik yolu’ sanmak ise niteliksiz, içi boşaltılmış, demokrasiyi “genel oya” indirgeyen bilinen tavrın yeni tezahürleridir.
Karşı olan bir tek fikir ve onu destekleyen birkaç kişi bile önemlidir oysa. İtirazı ve sebebi bir demokrasi meselesidir.
Katılımın niteliği hala sorunun kendisi
Despotik geleneklerini sivil toplum işbirlikleriyle aşmaya çalışan ve meşruluğunu katılım modelleriyle geliştirmeye çalışan merkezi ve yerel yönetimlerin dünya eğilimleri bağlamında açtığı kanallar ve kurduğu platformları izliyoruz.
Katılım hem kent yönetimi elinde tutanlar hem de ona ‘karşı’ olanlar tarafından cümlelerin sıfatı olarak sıklıkla kullanılmaya devam ederken, katılımın yeni biçimleri denenmiyor, geliştirilmiyor. Katılımın zorunlu olan bilgi ve sorumluluk paylaşımı, katılımı nitelikli kılacak yaklaşımlar görülmüyor. Öncelikle de bilginin paylaşımı neredeyse hiç yaşanmıyor. Kent yönetimi hep bir adım önde, yapacaklarını belirlemiş bunun “sunumunu” kamuoyuyla paylaşıyor. Sivil toplum ve demokratik yapılar karar alma süreçlerin dışında kalıyor.
Daha da kötüsü, kent yönetiminin kendi rızası ve açtığı olanaklar çerçevesinde koyduğu “gelin katılın” modeline alternatif olabilecek girişimleri yok. Örgütlü yapılar kent yönetimin icraatını kendi bulundukları yerden eleştirmeyi aşabilmiş değil. Hal böyle olunca İstanbul’un Çevre Düzeni Planı da, Kızılay Meydanı Düzenlemesi de, 3. Köprü de “vapurunuzu seçin” kampanyası da katılımın icat edilmiş yeni örnekleri olarak karşımıza geliyor.
Tabi, “ben sizin görüşlerinizi ilkel buluyorum, sizin görüşlerinize aldırmıyorum, mimarları ve mühendisleri dinlemem…” tarzında ifadeleri açık açık söyleyenler, yazıyla bildiren ‘modern yerel yöneticilerimiz’ de var. Siyasi var oluşlarını bu karşı olma ve gerilim temelinde kuran…
Çoğunluk eşittir demokrasi mi?
Demokrasi sadece çoğunlukların değil, azınlıkların var olabildiği, ifade alanı kazanabildiği, bundan dolayı dışlanmadığı ve çeşitli biçimlerde kötü muameleye maruz kalmayacağı rejim değil midir?
Dışlamanın herhangi bir biçimine katılan ve dışlamaların yaşanan bir şekline onay verenlerin sıra “kendi dışlanmalarına” geldiğinde demokrasinin esas içeriğinden bahsetmeleri hem inandırıcı olmayacak, hem de etkisiz kalacaktır. Bu anlamda her kesimde yaşatılan “çifte standartlar” kesinlikle terk edilmelidir.
Oysa hepimizi içinde buluşturan kentlerimiz ortak aklın ve yaratıcılığın birleştirilebileceği, demokrasinin de geliştirilebileceği eşsiz bir mekandır. Daha fazla üretici olmak, tartışma ve iletişim zeminlerini çoğaltmak şartıyla.


