Finans merkezi İstanbul: Kentsel gerçeklere karşın, hükümet politikaları

6 Dakika Okuma Süresi

ÖZGE YILDIRIM / Mimdap
İstanbul’un finans merkezi yapılması fikri yeni bir vizyon olmamasına karşın, geçtiğimiz haftalar içerisinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Babacan’ın yapmış olduğu açıklama ile gündemin baş köşesini kapladı.

İstanbul’un finans merkezi konumunun güçlendirilmesi, dünyadaki değişen ekonomi politikalarına Türkiye’nin adapte olmaya çabaladığı Özal döneminde de gündeme getirilmişti. Bu uğurda bir taraftan merkezi hükümet, diğer taraftan yerel yönetim kenti, bugünkü sorunlarının temeli olan değişim ve dönüşüm furyasının içine sokmuştur. İstanbul’da Menkul kıymetler borsasının kurulması ve şimdi kent ulaşımını kilitleyen Levent – Maslak Aksının oluşturulması, bir tarihi dokuyu parçalayarak yok eden Tarlabaşı Bulvarının açılması, kentin akciğerleri olarak lanse edilen kuzeydeki ormanlarını yapılaşma baskısı ile baş başa bırakan II. Boğaz Köprüsünün yapımı hep bu ayakları yere basmayan vizyonun peşinde koşan yerel- merkezi hükümet işbirliğinin birer hediyesi olarak kentteki yerlerini aldı.

Günümüzde İstanbul, 20 yıllık bir süreçten sonra tekrar böylesi bir merkezi – yerel yönetim işbirliğine şahit olmakta. Kentsel gündem yine boğaz köprüsü, tehdit altındaki doğal kaynaklar, tartışmalı kentsel dönüşüm projeleri, ayrıcalıklı imar hakları üzerinden şekillenmekte ve İstanbul’un finans merkezi konumuna getirilmesi gündemi yine meşgul etmektedir.

Babacan’ın yaptığı açıklama

Babacan, 4 Ağustos’ta gerçekleştirdiği basın toplantısında Merkez Bankası İdari Merkezi’nin İstanbul’a taşınacağını ve daha sonra da Halkbank, Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu (BDDK), Sermaye Piyasa Kurumu (SPK)’nu da içeren pek çok kamu kurum ve kuruluşunun genel merkezlerini de taşımaya niyetli olduklarını kameraların önünden Türkiye’ye ve Merkez Bankası yöneticilerine de duyurdu.

Merkez Bankası yöneticilerine de duyurdu diyebiliriz çünkü Babacan’ın bu açıklamalarının hemen akabinde Merkez Bankasından, önce taşınma kararları olmadığının duyurulurken, bunu takip eden saatler içerisinde “Taşınabiliriz mahsuru yok… uzun zamandır konu gündemimizde…. Bu amaçla bir arsa da alındı” açıklaması geldi.

Aslında Merkez Bankasının İstanbul’a taşınma fikri gerçekten yeni bir gelişme değildir. İlk defa Turgut Özal döneminde ortaya atılmış, 90’ların sonunda bu amaçla Levent’te bir arsa alınmış ve projeler hazırlatılmışsa da, önce ruhsat alımında yaşanan sorunlar, daha sonra da Genelkurmay Başkanlığının füze atış menzilinde olması nedeniyle 36 katlı binanın projesinde değişiklikler istemesi sonucunda önce kat yüksekliği düşürülmüş daha sonra da proje rafa kaldırılmıştır. Bu sebepledir ki, merkez bankasının taşınması hem bankanın gündemindedir, hem de değildir. Ancak asıl tartışılması gereken, İstanbul’un finans merkezi olma potansiyellinin ne olduğu ve kentin bu vizyonu gerçekleştirebilmeye hazır olup olmadığıdır.

İstanbul’un gerçekleri

Merkez bankasının taşınmasına sanki bir şirket merkezini taşıyormuş gibi yaklaşan merkezi hükümet, Dubai Kulelerinin yakınında oluşturacağı bir plaza ile sorunu çözebileceğini ve kentin bir finans merkezine dönüşeceğini düşünüyor gibi görünmekte.

Oysaki finans merkezi olmak, gelişmiş bir altyapıyı gerektirmektedir. En ufak bir yağmurda trafiği kilitlenen, elektrikleri kesilen ya da internet bağlantıları zarar gören bir kent olan İstanbul’da “gelişen teknolojik ilerlemelerin sunduğu imkanlar çerçevesinde merkez bankasının taşınmasına karar verdik” demek ayakları yere basmayan bir vizyonun yeniden gündeme getirilmesinden başka bir şey değildir. Zaten İstanbul altyapısının yetersizliğini, kısa ama şiddetli bir yağmurla, bizlerin gözlerinin önüne sermiştir. 1 saat kadar süren bir yağışla altyapısı kilitlenen ve borsası açılmayan bir kentin finans merkezi olması ne kadar mümkündür?

Üstelik bir kentin finans merkezi olması demek, salt sağlam iletişim ve ulaşım altyapısını gerektirmemektedir. Finans merkezi olmak demek, hizmet sektörü çalışanlarının ağırlıklı olduğu bir çalışan kitlesini ve onların yaşam standartlarına ve kalitesine uygun, eğlence ve boş zaman aktivitelerini, sağlık, eğitim, ticaret ve konut yapılanmalarının yanı sıra kaliteli kamusal mekanlar kadar nitelikli bir mimarlığı da gerektirmektedir. Oysaki İstanbul’da söz konusu yapılanmalar, belirli bir plana dayandırılmadan ve insanların yaşam kalitesini arttırmaktan çok yarattığı tahribatlarla bu kaliteyi de düşüren bir şekilde gerçekleştirilmektedir. Levent Maslak hattındaki ofis kulelerine her geçen gün yenileri eklenip, yeni alışveriş merkezleri kente serpiştirilirken, bir bütünlüğe sahip olmayan kentsel dönüşüm projeleri hayata geçirilirken ve tüm bu oluşumların parçacıl bir anlayışla gerçekleştirilmesi, beraberinde ciddi kentsel sorunları da getirmektedir. Üstelik deprem tehdidi ile karşı karşıya kalan bu kent, olası bir felakette, yapı stokunun büyük bir kısmını kaybetme riskini de taşımaktadır.

Merkezi ve yerel yönetim, gerekli mekanların oluşturulmasında sırtını bitmek tükenmek bilmeyen kentsel dönüşüm projelerine dayandırmış olsa da, bu projelerdeki kamusal alanların niteliği ve mimari kalitesi bilinmemektedir. Üstelik istenilen ekonomik değişim için gerekli işgücünün sağlanması ise, hala bir muammadır.

Bu gerçekliklere sahip İstanbul, sihirli bir değnekle bir gecede finans merkezi niteliğine kavuşamayacağına ve yaşadığı kentsel sorunları çözemeyeceğine göre, bu vizyonun ya ayaklarını yere sağlam basacak şekle büründürülmesi için gerekli çalışmalara biran önce başlaması ya da kentin kendi dinamiklerini içeren bir vizyonla bir an önce değiştirilmesi gerekmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir