Yüzyıllarca İstanbul’un karşı kıyısında, en şaşaalı zamanında sayfiye olarak değer bulan Kadıköy ve çevresi çeşitli sebeplerle Tarihi Yarımada’dan ve İstanbul’un mahallelerinden göç aldığı için gelişme imkanı bulmuş ve kalabalıklaşmıştır. Daha önce II. Dünya Savaşı sırasında Hitler’in şehri bombalayacağı söylentisi nedeniyle Kadıköy’e taşınan ailelerin bahsi geçmişti. Yangınlar, kent içi göçün bir diğer sebebidir. Fevzi Bey henüz küçük bir çocukken, Laleli’deki yangında konakları yanıp kül olunca ailesi ile birlikte 1912 yılında Erenköy’de Ethemefendi Caddesi ile Bağdat Caddesi’nin kesiştiği köşeye Rum ve Ermeni kalfalar tarafından inşa edilen köşke taşınırlar. Birkaç dönümlük bahçenin arka tarafına konmuş müştemilatlar dahil olmak üzere kocaman köşk, 50 altına mal olur.  

 

 

 

 

Köşke taşınılır taşınmasına fakat Eminönü’nün binlerce yıldan gelen kentsel merkeziliği, ulaşım kolaylığı, çarşı imkanları Erenköy’de yoktur. Erenköy, dönümlerce bağ bahçe, harman yeri ve bostandan oluşan, ancak yeni döşenmiş demiryoluyla hareketlenen bir köydür. Çevrede alışveriş yapacak bir dükkan dahi bulamazlar. Laleli’den getirdikleri çuval çuval erzak tükenince ne olacağını düşünürken köşkün hizmetkarları, komşu köşklerde çalışanlarla ahbap oldukça yeni yollar öğrenirler. Kadıköy’deki çarşı içinde Ermeni Kilisesinin karşısındaki İngiliz Kooperatifi imdada yetişir ve yeni alışkanlıklar gelişmeye başlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Abdülhamit devrinden 1940lı, hatta 1950li yıllara kadar Bağdat Demiryolu hattını takip eden çevrede yaşam, sakin ve dingin özelliklerini korumuştur. Evin ihtiyaçlarını karşılamak için dışarıyla kurulan her türlü temas, günlük hayatı canlandıran fırsatlar oluyordu. Faytonlara doluşup alışveriş için Kadıköy’e inmek, Erenköy’ün sakin sessiz hayatına renk getiriyordu. Hele erken tarihlerde Avrupa yakasındaki atlı tramvay, otomobil ile seyahat gibi imkanlar yaygınlaşmadığı için kısa mesafelerde yürüme alışkanlığı mecburen gelişiyordu. Bahçe kapısından çıktıktan sonra tren yolunun iki yanında birer metre eninde patikalar yürünüyor, Bağdat Caddesi’ne çıkmak için tren raylarının üstünden aşılıyordu. Günümüzde nasıl caddeye çıkıp yürünüyorsa o vakitler her yol toprak olduğu için caddeye değil de “asfalta” çıkıyorlardı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Köşkler genellikle demiryolu çevresinde toplanıyorlardı. Kıyıya indikçe korsan tehlikesi bulunmasına rağmen buralarda korunaklı iç avlu ve kafes yapımını tercih etmeyen Celal İsmail Paşa gibi kimseler de vardı. Ancak başka türlü sebeplerle 1940lı yıllara gelindiğinde birçok şey değişmiştir. Savaş, Cumhuriyetin kurulması, mücadelelerle geçen yıllar içinde köşkler sıra sıra bakımsız kalır. 5-10 odalı köşklerden tutun da 50-100 odalı saray yavrusu yapılara kadar devamlı bakım ve onarım, artık büsbütün olanaksız hale gelmiştir. Birçok örnekte köşklerin onarımı için aileye ait hanlar satılmasına karşın köşkün sadece bazı bölümleri elden geçirilebilir. Yıpranma nedeniyle köşklerin odalarında barınmak, giderek zorlu bir hal alır. Dört metre yüksekte tavanlı geniş salonlara sobaların yanı sıra mangal da konulsa bile duvar çatlaklarından sızan nem kurumaz, yaşlılar deliksiz uyudukları gecelere hasret kalır. Ahşap veya yarı ahşap köşklerde yaşam her bakımdan zorlayıcı olmaya başlamıştır. Su kıtlığı ayrı bir derttir. Her köşkün kuyusu vardır olmasına fakat kuyu suyu temizlikte ve bahçe sulamada kullanılır. Mutfak ve banyo musluklarından ise su cılız akar, varsa depo dolsun diye beklenir. Ateş yakılan eski büyük ocakların yerini modern gaz ocakları almıştır fakat Gazhane’den gelen havagazı dağıtımı yeterli olmadığı için kek, börek pişirmek için herkesin odasına çekildiği gecenin ilerleyen saatleri beklenir. Aile büyükleri bir bir bu dünyadan çekildikçe geride kalan varisler birlikte yaşamak istemez, ekonomi ve yeni yaşam koşulları da zaten imkan vermez fakat miras paylaşırken gümüş tepsilerin ortadan ikiye bölündüğü dahi görülür.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sonunda köşkten çıkmak gerektiğine karar verilir ve aile fertleri bambaşka yaşamlara kanat açma kararı almadıysa yine bağ içinde 2 katlı kagir evlere taşınılır. Köşklerle kıyas götürmeyecek küçüklükteki evlere taşınırken mecburen hizmetkarların çoğuna yol verilir. Köşkteki eşyaların bazıları seçilir, kalanları muhtemelen köşkle birlikte satılığa çıkarılır. Kalfalar ve bacılar yıllar içinde iyiden iyiye aileye dahil olduğundan, onlar kendi başlarını sokacak küçük de olsa bir mülk edinene kadar kalacaklardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aynı yıllarda çevredeki bir çok köşkte benzer hikayeler yaşanmaktadır. Yandaki köşkün dört Arap atının sürdüğü faytonlara, sayısız hizmetkara, bolluğa alışkın hanımefendisi, evin paşa beyi hakkın rahmetine kavuştuktan sonra  elden çıkardığı Sirkeci’deki hanlardan gelen büyük meblağda parayı iş bilmez ticaretten anlamaz oğullar batırdıktan sonra mecburen bahçedeki müştemilata taşınmış, köşkü de kiraya vermiştir. En azından köşk karşımda, elden çıkmadı diye sevinir fakat komşuya her ziyaret sonrası kapıda vedalaşırken bir kere olsun “sizi de bize bekleriz” demez; diyemez. Böyle böyle eski zamanların köşk konak yaşamları anlatılan hikayelerde kalır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir