ASUMAN YEŞİLIRMAK / Mimdap
1999 depreminden buyana kent gündemimizi çokça meşgul eden bir kavram oldu “kentsel dönüşüm.” Basın yayın organlarında sık sık bu konuyla ilgili haber, yorum ve eleştirileri izliyoruz. Sürekli değişen ekonomik ve sosyal koşulları ile aslında kentler sürekli ve dinamik bir değişim içinde. 1950’lerden buyana hızla dönüşen kentlerimiz bir yandan çevrelerindeki boş alanları giderek ekolojik alanları tüketti. Diğer yandan gecekondulaşma, af uygulamaları, yık-yap-sat uygulamaları, siyasi imar operasyonları ve izole sitelerle devam eden kentlerin kendini tüketme ve yeniden üretme döngüsü şimdilerde daha çok “kentsel dönüşüm” adı altında “küresel/siyasi” imar operasyonları olarak gündemimizde.

Nedir bu kentsel dönüşüm ve nasıl yapılır?

Kentsel Dönüşüm kavramıyla ilgili batı kentleşme yazınında birçok tanım bulunuyor. Bunlardan bazıları; “Çöküntü halinde olan alanların fiziksel, ekonomik ve sosyal açıdan yenilenmesidir” (McCarthy & Pollock, 1997), “Kentsel dönüşüm, kapsamlı ve bütünleşik bir vizyona uygun olarak bir alanın ekonomik, fiziksel, sosyal ve çevresel koşullarının sürekli iyileştirilmesinin sağlanması yönünde yapılan eylemlerdir” (Roberts & Sykes 2000). “Kentsel sorunların çözümünü sağlayan ve değişime uğrayan bir alanın ekonomik, sosyal ve çevresel koşullarına kalıcı bir çözüm sağlamaya çalışan kapsamlı bir vizyon ve eylemdir” (Cliff Hague 2004). Bu tanımlamaların hepsinde fiziksel, ekonomik ve sosyal iyileştirmeden söz ediliyor, son iki tanımda ise bunlara çevre koşullarının iyileştirilmesi ve bu eylemlerin sürdürülebilir olma boyutu eklenmiş.

Kent planlama eğitimi veren Üniversitemizin bu konuya ilişkin olarak yaptıkları araştırma çalışmalarında dünya yazınında yer alan bu kentsel dönüşüm tanımlamaları, amaçları, araçları ve modelleri ile dönüşümün tarihsel gelişimi, kentsel dönüşüm konusundaki değişen politikalar ve müdahale biçimlerine değiniliyor. Üniversiteler “kentsel dönüşümü” bir şemsiye kavram olarak ele alıyorlar ve Kentsel Yenileme, Kentsel Yeniden İnşa, Kentsel Yeniden Yapılandırma, Kentsel Canlandırma, Kentsel İyileştirme, Kentsel Sağlıklaştırma, Kentsel Koruma, Eski Dokuda Yeni Bina Yapımı vd. kavramları Kentsel Dönüşüm yöntemleri ya da araçları olarak açıklıyorlar.

Söz konusu araştırma çalışmasında “batı kentlerinin mekansal biçimlenmesi ve müdahale yöntemlerinin, o toplumlara özgü kurumsal yapıların varlığına ve toplumsal dinamiklerine göre geliştirilmiş olduğu” ve bu müdahale yöntemlerinin, mekansal yapısı farklı süreçler ve toplumsal dinamiklerle şekillenen bizim kentlerimizin problemlerine cevap getirememiş olduğunun altı çiziliyor. Türkiye’nin yasal/yönetsel ekonomik, sosyal, çevresel yapısına ve dönüşen alana özgü dönüşüm modellerinin geliştirilmesi yönünde öneriler yer alıyor.*

Büyük kentleri büyüme ve yayılma sürecinden, dönüşüm sürecine yönelten nedenler genellikle aynı. İstanbul’da olduğu gibi sanayileşme sürecinde hızla göç alan kentler aynı hızla ve büyük altyapı eksiklikleri ile kentleşiyor, büyüyor giderek çeperlere daha fazla yayılıyor. Dar gelirliler kent çevresinde dalga dalga illegal yerleşim bölgeleri oluştururken orta ve yüksek gelir grupları kent merkezlerinden kaçıp kent dışında uyku şehirleri oluşturuyor. Bir yandan çeper yerleşmeleri ile boşluklar dolarken diğer yandan merkezi alanlar köhneleşmeye başlıyor. En yoksullar buralara yerleşiyor. Yayılma nedeniyle uzun mesafelerde trafik yükü, zaman kaybı ve ekonomik kayıp artıyor, ekolojik alanlar geri dönülmez biçimde tahrip oluyor ve yeniden kent merkezlerine yönelim başlıyor. Sonuçta bir yandan kent topraklarının böylesine tüketilmesi diğer yandan küreselleşme etkileri, teknolojik gelişmeler, liberal-neoliberal politikalarla gelen makro ekonomik değişiklikler bütün büyük kentlerde ciddi sosyal, ekonomik ve mekansal değişimlere yol açıyor.

Şimdilerde bütün belediyelerde, Toplu Konut İdaresinde ve özel sektörde kentsel dönüşüm rüzgarları esiyor ve ardı ardına kentsel yenileme ve kentsel dönüşüm projeleri gündeme geliyor. İdareler parça bölük kentsel yenileme ve kentsel dönüşüm amaçlı yasalar çıkarıyor, yasa taslakları hazırlıyorlar. Ama içlerinde insana dair hiçbir iz yok. Yapılan bütün kentsel yenileme ve dönüşüm projelerinde gayet kapsamlı analiz çalışmaları yapılıyor, çeşit çeşit kentsel tasarım projeleri yapılıyor, gayrimenkul değerleme hesapları yapılıyor ama işin sosyal boyutu, insan boyutu yok, ya da birkaç içi boş slogandan öteye gidemiyor.

Gecekondu olarak başlayıp sözde ıslah edilmiş ya da kent merkezlerindeki köhneleşme sonucu emlak değerleri dibe vurmuş en yoksulların yaşadığı alanlarda gayrimenkullerin şimdiki değeri, uygulamadan sonraki değeri hesaplanıp, tapusu olmayanlara enkaz bedeli verilecek, tapusu olanlara yerine göre orda veya kentin başka bir yerinde konut verilecek. Aradaki değer farkı da yirmi yıla kadar borçlandırılarak insanların sırtına yüklenecek. “Bu iş, işte bu kadar basit, niye şimdiye kadar idareciler bunu yapamamışlar, hayret!” Bir de şu kentsel dönüşüm yasası meclisten çıksa başka hiçbir sorun kalmayacak projeler hemen uygulanmaya başlanacak.

Bu kentin üçte ikisinin sağlıksız gelişmiş olduğunu da düşünerek sorulacak çok soru var. Yaşadığı yerin değer artışını ödeyemeyenler kent topraklarının bu kadar kısıtlı olduğu bu kentte nereye gidecekler? Sırtlarına yüklenen borçları ödeyemezlerse ne olacak? Kent merkezlerinde büyük çoğunluğu oluşturan yoksul kiracılar ne olacak? Cevaplar hazır; “Onlar zaten işgalciler, kent merkezlerinde gelip yerleşenlerse köyden gelmişler böyle değerli yerlerde yaşamayı hak etmiyorlar. Hem zaten İstanbul artık sanayi kenti değil hizmet kenti, bilgi üreten kent olacak, artık onlara ihtiyacımız kalmayacak. Eğer bu kentte yaşamanın bedelini ödeyemiyorlarsa Anadolu’ya geri dönsünler. (Hatta İstanbul’a göçü durdurmak için vize de koyarız.) Biz buralarda siteler, rezidanslar, Osmanlı konakları, villalar vs yapacağız.”

Belki tam olarak bu biçimde ifade edilmese de genel söylemlerden çıkan mantık bu. Ama bu yaklaşımlar doğal olarak karşı tepkileri doğuruyor. Kentsel dönüşüm meselesi ile karşılaşan bütün mahallelerde giderek tepkiler örgütlenmeye başlıyor. Öncelikle kendi iradelerini yok sayan bütün plan ve projelere yüzlerce, binlerce itiraz dilekçeleri veriyorlar. Dilekçeler genellikle matbu yani yalnızca itiraz ediyor. Esasen bu dilekçelerle insanlar diyorlar ki “durun bir dakika biz de bu kentte yaşıyoruz. Bizim söz hakkımızı unuttunuz. Bize işgalci diyorsunuz ama bu ülkenin sanayisini geliştirmek için bizim emeğimizi talep ettiniz geldik. Başka şansımız da yoktu ne emeğimizin pazarlığını yaptık ne de nerede yaşayacağımızın. Başımızın çaresine baktık, gecekondularımızı yaptık, çamurlu sokaklarda yaşadık, çeşmelerden su taşıdık. Giderek sokaklar, mahalleler olduk. Devlet buna göz yummakla kalmayıp teşvik etti. Oylarımız karşılığında bize tapu, elektrik, su verdi. Neredeyse elli yıldır burada bir yaşam kurduk, çocuklar torunlar yetiştirdik. Şimdi bizi öyle kolayca silkeleyip atamazsınız.”

Sanayi kentinden hizmet/bilgi kentine dönüşme vizyonu olan İstanbul’da vasıfsız işgücünün artık safra olarak görülmeye başlanmasına gelince. Bir kere bu bugünden yarına olacak değil, ikincisi üretimin tümüyle yok edilmesi de akıl karı değil. Ayrıca ileri teknolojili endüstri veya hizmet sektörüne dönüşüm, istihdam yapısının da dönüşümünü gerektirecek. Katma değeri düşük endüstrinin başka yerlere gitmesi vasıfsız işgücünü de tümüyle beraberinde götürmeyecek. Bu kente göçmüş yerleşmiş ikinci, üçüncü kuşakları yetiştirmiş olan işgücünün büyük bölümü için tersine göç gerçekleşmeyecek. Ayrıca hizmet sektörü sayısal olarak sanayi işgücünden daha az değil daha nitelikli işgücüne ihtiyaç duyar. Bu nedenle işsizlik ve sosyal patlamaları önlemek için işgücü kalitesini artırmaya yönelik eğitim boyutunu da içeren sosyal geliştirme projelerini de düşünmek gerekiyor.

Ancak geçmişte nasıl en kolay ve en ucuz şekilde konut edindirme yolu olarak gecekondu teşvik edildiyse, daha sonra mülkiyete dayalı olmayan sağlıklı ve güvenli konut politikaları yerine, kamu arazileri içinden çıkılmaz hukuki sorunlar yaratarak parçalanıp dağıtıldı ise bugün yine kentsel dönüşüm meselesi de en basit ve en kestirmeci yaklaşımlarla ele alınıyor. Tasarım ve değişim değeri hesaplarından öteye geçemeyen kentsel dönüşüm projelerinde, insanların tepkileri, sosyal güvenceleri saydıkları yaşam alanlarını koruma çabaları, ya da zorunlu kalacakları yeni tercihlerin yaratabileceği işsizlik, evsizlik, sosyal ayrışma ve kutuplaşma sorunları hesaba katılmıyor.

Ayrıca bu değişim değeri hesaplarında sanki bir büyük yanlışlık da var. Her ne kadar yenileme yasasının amacı tarihi mirası korumak ve kentsel dönüşüm yasa tasarısının amacı da deprem zararlarını azaltmak olsa da şu anda kent gündemindeki dönüşüm projelerinin hepsi potansiyel rantı çok yüksek olmasına karşın ekonomik, sosyal ve hukuki anlamda en güçsüz insanların yaşadığı yerlerden başladı. Bu öncelik yanlış da değil aslında ama yapılan matematiksel yanlışı daha çarpıcı bir biçimde gösteriyor. Projelerdeki tasarım sorunlarına, estetik sorunlara, koruma bilincindeki çarpıklıklara, “tarih icat etme” ve tarihi yanıltma sorunlarına girmeyeceğim. (Bunları Korhan Gümüş ve daha birçok akademisyen ve uzman sık sık dile getiriyorlar.) Ancak nasıl yapılırsa yapılsın bu alanlarda ortaya çıkacak olan rantlar o derece yüksek ki şu andaki değerlerini öyle üçe beşe değil, yerine göre yirmiye, otuza belki çok daha fazlaya katlayacak değerler çıkacak ortaya. Projelerdeki bu değerleme hesaplarının gerçeği yansıttığına inanmak çok zor ve şu sorular akla takılıyor; ortaya çıkacak değer farkları gerçekten doğru hesaplanıyor mu? Hata payları hangi mertebelerde olabilir? Kamuoyu gerçek değerleri gerçekten öğrenebilecek mi? Bu büyük değer farkları nasıl paylaşılacak? Ne kadarı kamuya dönecek? İnsanlar yerlerinden edilip belki de ödeyemeyecekleri borç yükleri altına sokulurken ve bu ranttan onlara hiç pay düşmezken, kimlere düşecek? Hangi yatırımlar için kullanılacak? Nasıl bir istihdam yaratacak? Yoksa buhar olup havaya mı karışacak?

İstanbul bütün bu değişimlerin çarpıcı bir laboratuar alanı ve bütün bu sorunlara ilaveten depremini bekleyen bir kent. Fiziksel ve sosyal olarak büyük oranda sağlıksız, niteliksiz ve afetler karşısında dayanımsız hale gelmiş, doğal ve kültürel değerleri önemli ölçüde tükenmiş olan kentimizin sağlıklaştırılması ve değerlerinin korunması yönünde bir büyük kentsel dönüşüme ihtiyacı olmadığını söyleyemeyiz. Ancak doğal ve kentsel değerlerini daha fazla tüketmeden ve içinde yaşayan insanı yok saymadan bu değişimi yönetmek belki de dünyanın en zor, en karmaşık, en hassas ve en çok önem verilmesi ve her boyutuyla düşünülmesi gereken işi. Ama şu ana kadarki yaklaşımlara, ele alışlara ve uygulamalara baktığımızda bu konunun ne kadar hafife alındığı görülebilir.

Aslında otuz yıldır görme engellilerin eğitim ve rehabilitasyon alanı da dahil, kent merkezindeki eğitim, sağlık gibi geliştirilmesi gerekirken yok edilmek istenen daha bir çok kamusal alana kadar uzanan bu kentsel dönüşüm furyasına bakınca ‘hafife alma’ ifadesi de hafif kaçabilir. İnsanı odağına almayan bu gözü dönmüş dönüşümün sonucunda ortaya çıkabilecek ayrışmanın, yabancılaşmanın ve güvensizliğin yaratacağı toplumsal tahribatı çok geç olmadan görmek zorundayız.

* İTÜ, MSGSÜ, ODTÜ, YTÜ tarafından İBB için hazırlanan İstanbul’un Eylem Planlamasına Yönelik Mekansal Gelişme Stratejilerinin Belirlenmesi İçin Araştırma ve Model Geliştirme Raporu

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir