Ekonomik göstergeler alarm veriyor, üretim ve kalkınma sizlere ömür, bütün politikasını; kentsel rantlar üzerine kurgulamış bir iktidar ve etrafında kümelenmiş aç gözlü sermaye grupları, 22 yıl boyunca kentlerimiz beton yığınına dönüştürüldü.  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

11 ilimizi etkileyen ve resmi rakamlara göre 45.000’in üzerinde canımızı yitirdiğimiz felaketin ardından, bütün ülke ayakta, yaraların sarılması için canla başla çaba harcıyor. Yerel Yönetimler, Meslek Odaları, Sivil Toplum Örgütleri dayanışmayı ve kardeşliği büyütüyor, iyilik çoğalıyor. Bütün bu yaşananların sorumlusu olan siyasal iktidar ise sorumluluktan kaçmak için mazeret üretmek ve halkımızı yanıltmakla meşgul!

 

 

 

 

 

 

Yaşanan felaketten başımızı kaldırıp neler olduğuna baktığımızda durum şöyle gözüküyor; 22 yıldır tek başına ülkeyi yöneten siyasal yapı, bugüne kadar ülkemizin kurucu değerlerini, Cumhuriyet Devrimlerini, kültürel birikimlerini, Anayasayı aşındırmak ve sistemi değiştirmek için devletin bütün olanaklarını kullanmış, devleti daha iyi yönetmek ve refaha kavuşturmak iddiası ile kurdukları “tek adam” rejimi ülkeyi uçurumun kenarına getirmiştir.

 

 

 

 

 

 

Ekonomik göstergeler alarm veriyor, üretim ve kalkınma sizlere ömür, bütün politikasını; kentsel rantlar üzerine kurgulamış bir iktidar ve etrafında kümelenmiş aç gözlü sermaye grupları, 22 yıl boyunca kentlerimiz beton yığınına dönüştürüldü. Cumhuriyet dönemi Mimarlık Eserleri, kent toprakları, tarım arazileri, ormanlar, yeşil alanlar, meralar, kıyılarımız, doğal ve kültürel varlıklarımız, yaşam alanlarımız doymak bilmeyen bir hırsla yapılaşmaya açıldı.

 

 

 

 

 

 

Özelleştirme kararlarıyla korunması gereken alanlar kendilerine yakın kesimlere pazarlandı. Kentler adeta Sermaye gruplarının “Savaş Alanına” dönüştürüldü. Akıl, bilim uzmanlık, planlama, kültürel birikim ve deneyim gibi kavramların yerine “kazan kazan“ anlayışı yerleşti/yerleştirildi.

 

 

 

 

 

 

Elbette ki tüm bu operasyonları yapabilmek için de yasal düzenlemelere ihtiyaç vardı. Son günlerde çokça tartıştığımız; İmar afları, kentsel dönüşüm yasası, İmar Barışı Kanunu, İhale Kanunu (bu iktidar döneminde 200 kez değiştirildi) vb. düzenlemeler aslında kentlerin yenilenmesi adı altında kentsel topraklarının menkulleşmesi, oluşan rantın bir avuç yandaşın zenginleşmesinin aracı hâline getirilmiştir.

 

 

 

 

 

 

Erdoğan’ın, 7 Haziran 2018 tarihinde yapmış olduğu açıklama (CNN, Kanal D) bütün yaşananların özeti gibidir, “Bir teknokratlar kabinesi asla düşünmem. Çünkü biz bürokratik oligarşiden çok çektik. Benim bir lafım var biliyorsunuz. Devleti şirket gibi yönetmek. Bunu başarırsak netice alırız. Şu anda birçok dünya ülkesinde piyasadan gelen insanlar bir yerlere yerleşiyor. Bizim için de siyasi vizyon sahibi olacak, aynı şekilde bir şirket yönetiyor gibi yönetecek, sonuç odaklı bir kabine olacak.”

 

 

 

 

 

 

Bir önceki yazımda belirmiş olduğum tespitler; 16 Mayıs 2012 yılında yürürlüğe giren “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un amaç kısmında; afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemektir, diye ifade edilmiştir.

 

 

 

 

 

 

Yasanın çıktığı tarihte ülkemizdeki yapı stoğu 17 milyon olarak ifade edilmişti. Yasayla, bu yapı stokunun %40’nın yenilenmesi hedeflenmişti. Bu rakamsal büyüklük ise iktidar çevrelerinin iştihanı kabartıyordu. Ancak yapılan açıklamalarda Halkın konut sorununu çözeceklerini ve güvenli, depreme karşı dirençli yaşam alanları inşa edecekleri masalını sürekli anlattılar. Yasayla birlikte ülkede birçok mahalle riskli alan ilan edildi ve TOKİ üzerinden hızla ihâleler yapılmaya başlandı.

 

 

 

 

 

 

Uygulamaya konulan rantsal dönüşüm projeleri ile binlerce yıllık kadim kültürleri, toplumsal yaşamı, mahalle olmanın anlamı ters yüz edildi. İnsanların yaşam alanları yaşam alanlarından koparılıp mülksüzleştirildi. Kentsel Dönüşüm, zenginleşmenin bir aracı hâline getirildi. Kurulan yeni kuleler ve sağlanılan rantlar, doymak bilmeyen beton sevdalısı iktidar, bırakın insanlarımızın barınma ihtiyacının karşılanmasını, kentin gerçek sahiplerini “mülteci ” konumuna düşürdü.

 

 

 

 

 

 

Oysa ki, yasanın esas amacı olan, yurttaşların sağlıklı güvenli alanlarda yaşamasıydı. Ancak halk çaresizlik ve yoksunluk içerisinde bırakıldı. Özellikle İstanbul’da dönüştürülmesi gereken alanlar yerine daha çok rant getirecek, lüks konutların yapıldığı alanlara yönelindi. Sulukule, Zeytinburnu Kentsel Dönüşüm Projesi, Fikirtepe Kentsel Dönüşüm Alanı, vb. uygulamalar bunlara örnek gösterilebilir.

 

 

 

 

 

 

Uygulamaya konulan rantsal dönüşüm projeleri ile binlerce yıllık kadim kültürleri, toplumsal yaşamı, mahalle olmanın anlamı ters yüz edildi. İnsanların yaşam alanları yaşam alanlarından koparılıp mülksüzleştirildi.

 

 

 

 

 

 

Bir de bunlara 2018 yılında AKP, Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen birkaç ay önce Torba Kanun’la yasalaştırılan “İmar Barışı Yasasının” devreye sokulması ile birlikte, İmar Mevzuatına, Planlama ilkelerine, Mimarlık ve Mühendislik hizmetlerine ve denetime tâbi tutulmadan milyonlarca kaçak yapı “yasal” hâle getirilerek adeta felakete davetiye çıkarılmıştır.

 

 

 

 

 

 

Siyasal İktidar her zaman yaptığı gibi, her kesime kulağını tıkamış, bilimi, uzmanlığı, meslek odalarının uyarılarını, en önemlisi de DEPREM gerçeğini yok saymıştır. Bunun en önemli kanıtı ise, 22 yıl boyunca Deprem Vergisi adı altında bizlerden toplanan 88 milyar liranın nereye harcandığı sorusudur ve bu sorunun cevabı hâlâ boşlukta durmaktadır. Bu politikaları uygularken, önüne çıkacak olan zorlukları, Torba Kanunları, OHAL yetkilerini devreye sokarak aşmaya çalışmaktadır. ‘’Ben yaptım oldu’’ mantığı ile davranmaya devam eden tavrı endişe vericidir.

 

 

 

 

 

 

YİNE AYNI MASALLAR!

 

 

 

 

 

 

Bilim insanlarının sürekli uyardığı ve gerekli hazırlıkların bir an önce yapılmasına vurgu yapıldığı beklenen İstanbul Depremi konusunda ortaya konulan çözüm ise İstanbul’da 1,5 milyon insanın başka bölgelere taşınacağı açıklaması oldu.

 

 

 

 

 

 

Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği bakanı, olası İstanbul Depremi uyarılarının ardından ‘’ İstanbul’da dönüşmesi gereken 1,5 milyon bağımsız bölümün olduğu, bunların acilen dönüşmesi gereken 300 bininin bir an önce dönüştürülmesine ilişkin şu an İstanbul’da sadece bakanlığımızın devam ettiği 94 bin bağımsız bölümden oluşan projelerimiz var. Riskli 1,5 milyon konutu dönüştüreceğimiz 2 rezerv alanı var. İstanbul’da şehrin içindeki 1,5 milyon riskli konutu hem Anadolu hem Avrupa yakasında belirlediğimiz 2 rezerv alana taşıyacağız’’ müjdesini! açıkladı.

 

 

 

 

 

 

Bu açıklamanın ardından uzmanlar, 1,5 milyon insanımızın taşınacağı bölgelerde ne tür bilimsel analizlerin yapıldığını, 1,5 milyon insanın taşınacağı rezerv alanlarının Çevre düzeni planında neresi olduğunun bilinmediğini, İstanbul’un nefes almasını sağlayan, orman arazileri ve askeri alanların dışında rezerv alanı bulunmadığının altını çizmişlerdir.

 

 

 

 

 

 

On binlerce canımızı kaybettiğimiz büyük yıkım bize, bütün bildiklerimizi, alışkanlıklarımızı, toplumsal hafızamızı, yönetim anlayışımızı, siyaset yapma tarzımızı, politikalarımızı, vicdanımızı ve zihin dünyamızın kodlarını, gözden geçirmemizin zorunlu olduğunu hatırlattı.

 

 

 

 

 

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu yaptığı açıklamada; “Ben, bu süreçte depremle ilgili meseleleri konuşurken, bu işi seçim vaadine dönüştürmemesini, özellikle defalarca aktardım. Şimdi bu, bir seçim vaadi dili. 1,5 milyon konutu hangi rezerv alana taşıyacak? Bileniniz var mı? Yani 4,5 milyon insan. Ben nerede olduğunu böyle bir rezerv alanın bilmiyorum. Açıklamasını yaptı.

 

 

 

 

 

 

Elbette sorunlu olan yapı stokunun elden geçirilmesi gerekmektedir. Sorunlu/riskli yapıların, İstanbul için % 65-70 civarında olduğundan söz ediliyor. Birçok kentimiz benzer durumla karşı karşıyadır. Yapılanların birçoğu, meslek insanının ve uzmanların eli değmeden, denetimsiz çoğu da kaçak yapılmış yapılardan oluşmaktadır.

 

 

 

 

 

 

Süreç içerisinde, imar aflarıyla bu yapılar teknik düzeyde denetlenmemiş ama yasal hâle getirilmiştir. O nedenle kent politikalarını oluştururken; bilimsel veriler ve planlama ilkeleri ışığında, üniversitelerin, meslek odalarının, ilgili kurumların ve yurttaşların görüşleri dikkate alınmadan yapılacak her hamle yine rantın önünü açacaktır.

 

 

 

 

 

 

On binlerce canımızı kaybettiğimiz büyük yıkım bize, bütün bildiklerimizi, alışkanlıklarımızı, toplumsal hafızamızı, yönetim anlayışımızı, siyaset yapma tarzımızı, politikalarımızı, vicdanımızı ve zihin dünyamızın kodlarını, gözden geçirmemizin zorunlu olduğunu hatırlattı. Galiba en önemlisi de halkın yanında olmanın, insan kalabilmenin erdemini öğretti.

 

 

 

 

 

 

Rantı değil insanı önemseyen, barınma sorununu bir hak olduğunu unutmadan, bilimi, teknolojiyi, uzmanlığı, planlamanın önemini, mimarlık, mühendislik hizmetlerini ve gerçek denetimi dikkate alan bir kent politikasına ve uzlaşmaya ihtiyacımız var.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: www.politikyol.com

One Comment

  1. AKP çözümü sadece yeni müteahhitlere yeni inşaatlar vermekte görüyor. Planlama, doğru bir kent yaratma düşüncesi hiç yok.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir