AYDAN BALAMİR / Radikal
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hizmet alım koşulları bakımından belde belediyesinden pek farklı olmayışı çok hazin. Ancak, belediyenin Kartal ve Çekmece projelerindeki tutumu yerinde.

Ünlü mimarların davetli olduğu, ‘Küçükçekmece-Avcılar Kumsal Alanı Kentsel Tasarım Projesi’ ile ‘Kartal Alt Merkez ve Kartal-Pendik Kıyı Kesimi Kentsel Dönüşüm Projesi’ için sınırlı tasarım yarışmasının ardından tepkilerin büyüdüğü gözleniyor. İstanbul’un şekillenmesi ve kent yönetimi konusunda kapsamlı bir tartışmayı yürütebilecek birikimli kişiler var.

Burada değineceğim görüşler bu iddiayı taşımaktan çok, Türkiye’de şehirlerin içine düşürüldüğü kronik ‘tasarımsızlık’ durumuna ilişkin gözlemlerden ve nitelikli tasarımı merkezine alan bir program üzerine izlenimlerden kaynaklanıyor.

Türkiye’de gündem

Kentsel projeler için hizmet alımı: İstanbul Belediyesi’nin büyük yatırımlı projeleri kamusal alanda tartışmaya açma ve şehri imar etmedeki eksiklikleri, sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin sürekli gündemi olma potansiyelini taşır. Öyleyken, profesyonel hizmet alım koşulları bakımından herhangi bir belde belediyesinden çok da farklı işleyişler gelişmemiş olması, İstanbul ölçeğindeki bir kent için hazin sonuçlar doğurmaktadır. Belediyece yürütülmüş iskele-köprü-park-cadde-konut vb. uygulamalarının çoğu hazindir. Türkiye’de mimarlık diye bir mesleğin olmadığını düşündüren, 3-D-max profesyonellerince çizilmiş vizyoner niyetli projeler hazindir.

Züppe isimlerle pazarlanan vasat mimarili sitelerin üretilmesinde teknisyen konumuna indirgenmiş meslek insanının hali de hazindir. Türkiye’nin hemen her yerinde, şehir mimarisi diye bir nosyonun kalmayıp salkım saçak sitelerle büyümenin kentleşme, emsal vermenin şehircilik, stilistiğin mimarlık sayılması, ‘dünya kenti’ iddiası taşıyan bir şehir için özellikle hazindir. Sessiz duran üniversitelerin hali hazindir. Meslek kuruluşlarının etkisizliği ve önemsenmezliği daha da hazindir.

Sevindirici gelişme

Belediyenin, bu tabloyu kavrayışı olarak yorumlanabilecek bir öngörüyle, iki kritik alan belirleyerek yeni fikir projeleri edinmek üzere harekete geçmiş olması sevindirici bir gelişme. Önlem alınmazsa çöküntü alanları olmaya yatkın iki yerleşimin de nitelikli tasarım yoluyla canlandırılması, benzerlerine süreç olarak örneklik etmesi bakımından değer taşıyor. Türkiye’de bugüne kadar üretilmiş kentsel tasarım projelerinin gerçekleşme (gerçekleştirilmeme) oranları pek yüreklendirici bir tablo çizmese de, bıkıp usanmadan denemeye devam etmenin, Sisyphus cezasına çarptırılmış bir meslek grubu için direnç artırıcı yönleri olabilir.

Yeni bir deneme için bu kez dünyaca ünlü mimarların davet edilişi ise birinci kümeyi hedefleyen bir metropol için olağan stratejilerden sayılmalı. Belirlenen isimlerin projeler için yatırımcı bulmaya katkısı olacağı, yaratılacak kaynakların küresel finans ve tüketim yapıları yerine kamusal yararı olan projelere kanalize edilebileceği, müellif faktörünün de bir nevi ‘Bilbao etkisi’ yaratabileceği düşünülmüş olmalı. Kentin yönetimine katılım konusunda gelişen tepkilerin ise, ortama yeni bir dinamizm kazandıracağı umulabilir. Jürinin Hadid ile Yeang’ın projelerini seçmesi, güncel tasarım eğilimleri yönünden savunulabilir bir karar. Küçükçekmece için Yeang’in çevre etiğine dayalı programına öncelik tanımamak, kamuya karşı ağır bir sorumluluğu göğüslemek olurdu. (Tasarım anlayışının güncelliği bakımındansa, özellikle MVRDV’nin kışkırtıcılığı jüriyi yormuş olmalıdır.)

Zor seçim

Kartal projelerinde, uç tavırları temsil eden Kurokawa ile Hadid arasında seçim yapmanın güçlüğünden söz edilebilir. Bir yanda sonuçları daha garantili görünen bir ‘City Beautiful’ olanağının verdiği güven duygusu, diğer yanda daima yeni ve önde olanı kucaklamanın ve bu yolda elbette riski de göğüslemenin verdiği cesaret duygusu… Muhafazakâr modernlik ile radikal-devrimci modernlikler… Yerine göre anlamlı bir strateji olabilen derriére-garde ile gözü pek avant garde’ın ezeli cekişmesi.

Sunulan projeler hemen uygulanabilirlik ölçütünden ziyade, kent için kavram projeleri geliştirmenin zihinsel alıştırmalarını öne çıkarmakta. Her biri ciddi emek ürünü olup, alışageldiğimiz bon pour l’orient projeler olmaktan uzaktırlar. Türk mimarları bu evsafta projeler üretemezler miydi? Projeler hakkında olumlu görüşlerim, bugüne kadar eşi-benzeri görülmemiş oldukları anlamına gelmemeli.
Dünya örneklerinin peşi sıra ya da tamamen özgün olsun, nitelikli projeler her ortamda üretilebilir. Sorunun yanıtı, sürecin işleyişine yönelik tahminler içerebilir ancak. Ulusal bir yarışmanın bu konuda yetersiz kalacağını iddia etmekten ziyade, üretilecek projelerin rafa kaldırılmasına nasıl seyirci kalınacağını iddia konusu yapmak daha gerçekçi olur. Rafa kalkan ödüllü proje yerine, işin plansız-programsız parçalara bölünerek en düşük teklifi verene ihale edileceği ve işleri en kısa zamanda en ucuza kotaracak diplomalıların hazırda bekleyeceği kestirilebilir örneğin.

Serbest meslek kuruluşlarının bu düşük moralli ihale düzenine eleştirilerinin süreceği; meslek odasının ise mimarlığı savunmaktan daha önemli gündemlerinin olacağı da kestirilebilir. Kendi açtığı ulusal yarışmada (UIA Kongre Vadisi) yarışma adabını çiğneyen, projenin gerçekleşmesini engelleyip müellifle davalı olan ve sonra da kendi bünyesi içinde niteliksiz çözümler üreten mevcut Mimarlar Odası yönetiminin, mimarlık mesleğinin toplumdaki kredisinde yol açtığı kayıpları hesaba katarak düşünmek gerekir.

Pekişen bilgiler

Bu sınırlı yarışmanın kazanımlarından biri, tasarım hizmeti almanın yöntemlerine ilişkin, belediye yönetimine yapılan canlı bir gösterim olmuştur. İşverene fikir projeleri sunmanın bir adabı ve bu adabın da bir maliyeti olduğu bir kez daha görülmüş, bilinenler pekişmiş olmalıdır. Yarışma, meslek gündemimizi bir süredir yanlış bir tartışma ekseninde meşgul eden şehir plancısı-mimar çekişmesi açısından da anlamlı olmuştur. Bu konuda oda yönetiminin sergilediği talihsiz meslek şovenizmine kaymadan, aslolanın nitelikli tasarım için ekip çalışması olduğu mesajı alınmış olmalıdır. Yarışma pratiğinde pek sık rastlanmayan, izleyicilere açık sunuş ve açık jüri değerlendirmesi de kanımca bir diğer kazanımdır. Önümüzdeki günlerde meslek topluluğumuzdan gelecek ciddi eleştiriler, fikir projelerinin gerçekle buluşması ve gelişebilmesi için ufuk açıcı olacaktır.

Başkan Topbaş’ın meslek ortamını hayli kızdıran konuşmasında ise altı çizilebilecek şunlar var: ‘Yabancı mimar’ şeklinde ortaya konulan düşünce biçimine karşı mimarlığın evrenselliği; mimarlıkta her zaman, önde olanlarla izleyenler olduğu gerçeğinin ‘belli bir ekol ve seviyedeki gruplar’ şeklinde samimi ifadesi; dünya ölçeğinde ‘bir numara’ olmayı hedeflemek; ‘arzumuz bizim mimarlarımızın da dünya platformuna çıkmasıdır’ temennisi ve son olarak da küçük belediyelere yönelik, ‘Kusura bakmayın kara bitti, gelişigüzel bir kent sürmesine müsaade edemeyiz’ uyarısı.

Müsaade edilmediğini görebilmeyi diliyorum. Tasarım evrensel olsa da planlamada geliştirilecek çözümler için yerel bilgi ve öngörülerin zorunlu olduğunu; İstanbul’da deprem merkezli stratejiler uygulanmazsa, tüm kentin bir Hadid açık hava müzesine dönüşeceğini hatırda tutan belediye yönetimleri diliyorum. Meslektaşlarıma, genel durumun muhasebesini serinkanlılıkla yapabilecek gözlem ve özeleştiri keskinliği diliyorum. Meslek topluluğumuza, mimarlık pratiği üzerindeki etkisizliğimizin aşılabilmesi için mücadele edebilecek, mesleğin toplumdaki kredisini tekrar yükseltebilecek Oda yönetimleri diliyorum.

‘Yabancı mimar’ tepkisi

Türkiye’de zaman zaman meslek gündemine yerleşmiş olan ‘yabancı mimar’ sorunu, bugünün koşullarında savunulabilecek bir rasyonel taşımıyor. Her alanda hızla küreselleşilirken ve Türk mimarları da yurtdışında her çeşit mesleki hizmeti verirken, konuya çifte standartla yaklaşılamayacağı kuşkusuz. Türkiye’de iş yapmakta olan ismi duyulmamış yabancı mimarların ‘ünlü mimarlar’ olarak pazarlanmasına ve yerli taşeronlar edinilmesindeki ilkesizliklere duyulacak tepki, özgün ürünler veren birinci kümeden mimarların fikir projeleri önermesine duyulabileceğinden çok daha fazla olsa gerektir.

Hal böyleyken, Mimarlar Odası’nın mevcut yönetimi tarafından yapılan basın açıklaması, ‘Sinan’ın kenti’ klişeleri, ‘kendi öz mimarlığımız ve mimarlarımız’ övünmeleri ve Sinan’a şikâyet söylevleriyle, bir kültürel sığlık belgesi olarak durmaktadır. Türk mimarlarının Sisyphus cezasına çarptırılmış olmasına şaşmamak gerekir; ölüler dünyasında sil baştan anlat dur… Geçmişe kilitlenip kalanların, ‘Sinan dirilip gelse ne yapardı’ şeklinde kehanetlere gereksinimi olabilir. Yardımcı olmak üzere birkaç önermede bulunayım: Küçükçekmece ve Kartal’ın haline ağlardı. Bu şehirde tez bir mimar ocağı tesis edilip başına kabiliyetli bir mimarbaşının atanmasını emrederdi. Kefere diyarından mimarbaşılar da çağrılmasını tavsiye edebilirdi. Belki Zaha Hadid’i de ümmetten bilerek alnından öper idi…

Her fırsatta İstanbul’un binlerce yıllık tarihi ve Koca Sinan’ın mirası üzerine övünmeler ve beraberinde, daha kısa tarihi olan ülkeleri küçümseme ifadeleri, insana hüzün veren bir ‘müflis saraylı’ tablosu çizmekte. ‘Peki elinizdeki hazineyi nasıl bu hale getirdiniz’ sorusuna verilecek yanıtlar, mimarlığın dışından olduğu kadar içinden de aranmalı. Türkiye’de çok iyi mimarlar var, iyi mimarlık talebi olmayanlara uygun performansta bulunanlar da. İkincilerin varlığı, yasal evrakında oda ve belediye onayları bulunan projelerin çoğunluğunda kayıtlı. Bırakılacak mirasın günlük kayıtları için, turizm ve konut reklamlarındaki mimari pornografiyi izlemek yeterli olur. Ne tarihi mirasın korunabildiği ne de nitelikli bir modern pratiğin oluşabildiği Türkiye’de meslek topluluğunun asal sorunu, ünlü mimarlardan hizmet alımı değil, nitelikli tasarım hizmetinin talebi ve arzındaki eksikliklerdir. Asal sorun, mimarlık kültürünün eksikliğindedir.

Önerilen projeler

Kartal projesi için belirlenen mimarlardan Kisho Kurokawa, 1970’lerden bu yana kentsel vizyonlarıyla bilinen Metabolist akımın önde gelen ismi. Massimiliano Fuksas, Avrupa ve Uzakdoğu’da kentsel dönüşüm projeleriyle tanınıyor. Mimarlıkla sanat arasındaki sınırları eritişiyle öne çıkan, güncel mimarlığın en parlak isimlerinden Zaha Hadid kentsel tasarımın da sınırlarını zorluyor; mimarlığındaki ‘yapay peyzaj’ anlayışını güçlü kent silüeti ve panaromasıyla üst ölçeklere taşıyor.

Kartal projelerinin 29 Mart günü İstanbul’daki sunuş sıralaması, kentsel tasarım eğilimlerinden bir kesit vermesi bakımından ilginçti. Kurokawa’nın projesi eksenli, odaklı, omurgalı, klasik şehir strüktürünün iyi işlenmiş, çağdaş bir örneğini verirken, Fuksas işlevsel bölgeleme dışındaki klasik araçları reddeden dinamik biçimlenmeli bir planlamayı, Hadid ise akışkan bir grid aracılığıyla kentsel topoğrafyayı kuran tipolojiler arayışını örnekledi.

Küçükçekmece projesi için seçilen mimarlardan, ekolojik tasarımın önde gelen ismi Ken Yeang’ın önerileri, milli park özelliklerine sahip hassas bir doğal yapının yeniden kazanımına ve yenilenebilir enerjilerin kullanımına yönelik plan kararları içeriyor; kaynak yaratmak üzere yedi yıldızlı otel gibi lüks tüketim odakları da önerilmekte. Yeni malzeme ve teknolojilerin kullanıldığı özgün mimarisiyle bilinen Kengo Kuma’nın projesi, iki su kitlesini bağlayan kanallar etrafında ve ana işlevlerin yer aldığı dev plakalar altında önerdiği yapılaşmayla biraz hayalci durmakla birlikte, depreme dayanıklı yapı konusunda hazırlıklı gelişi dikkat çekiciydi (sunuşta lastik mesnetli taban izolasyon sisteminden örnekler yer aldı). Son yılların en cesur gruplardan biri olan MVRDV ise iki tarafından suyla kuşatılmış kıstak şeklindeki kara parçasında yapay bir lagün daha yaratarak kıyı şeridini alabildiğine çoğaltan, yapıların suyla buluştuğu bir proje sundu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir