Depremin Siyaseti: Rantiyeciliğe karşı yaşamı savunmak/ Gürkan Akgün

4 Dakika Okuma Süresi

Gürkan AKGÜN*

İddiayla ve altını kalın kalın çizerek söylüyorum. Geleceğe yönelik bu topluma sunulacak en önemli vaat/proje şudur: “Sizlere depremde ölmeyeceğiniz kentlerde yaşama imkânı sağlayacağız.” Nokta! Daha açıkçası şu: “Size yaşamı vadediyoruz.” Bu kadar temel, bu kadar gerçek.

Büyük Marmara Depreminin üzerinden çeyrek yüzyılı aşkın süre geçti ve geçen bu süre mevcut iktidarın karnesinde koca bir başarısızlıktır. Daha iki sene öncesinde Maraş merkezli depremlerde resmi rakamlara göre 53 bin 267 yurttaşımız hayatını kaybetti. Bundan daha çarpıcı bir somut gösterge olabilir mi? İnsanlarımızın bedelini canlarıyla ödediği ama inşaat yapma gayretinin yeri göğü doldurduğu bir müstesna kentleşme deneyimi.

Deprem mevzubahis olduğunda ilk akla gelen tabii ki İstanbul oluyor. Son 25 yılda nereden nereye gelmişiz diye 16 milyonluk bu koca metropolün yapı stoğunun profiline bir göz atalım. İstanbul’da toplam 1 milyon 176 bin nitelikli bina var ve bunun 750 bini 2000 yılı öncesinde yapılmış. Bu yapıların ruhsat durumu; yani yapımında herhangi bir mühendislik hizmeti alıp almadığı, bulunduğu yerin zemin durumu vb. kriterler hesaba katılarak yaptığımız çalışmalara göre, 150 bine yakın binanın olası büyük İstanbul depreminde ağır hasar alacağı veya tamamen yıkılacağı tahmin ediliyor. Bu tahmin farklı senaryolara göre değişkenlik gösterebilir elbette, ancak 25 yılın sonunda geldiğimiz nokta, işte tam da burasıdır. Gerçeklerle yüzleşip vaziyet almamız gereklidir.

Kentsel dönüşüm üzerine yine bu son 25 yılda önemli bir literatür birikti. Neyin nasıl yapılmaması gerektiğini artık gayet iyi biliyoruz. Şehrin yıllar önce çözülmesi gereken imar ve mülkiyet sorunları dururken, koca koca ilçelerin imar planları dahi yokken yurt dışı emlak fuarlarında Derbent’i pazarlamak, Fikirtepe’ye 4-5 kat emsal artışları vererek ortaya bir şehircilik garabeti çıkarmak, Sulukulelileri yerinden sürerek milyonluk konutlar yapmak kentsel dönüşüm değilmiş, yaşaya yaşaya gördük sanırım. Gecekonduları “şehirlerimizi saran ur” sözleriyle tanımlayıp “temizlenmesi” gereken alanlar olarak gören ama temizliğin rantını da kimseye kaptırmayan, toplanma alanlarını yapılaşmaya açan, asıl riskli alanlar tespitli şekilde ortada dururken gayrimenkul değeri yüksek bölgelerde rezerv alan ilan ederek buraları lüks konutlarla dolduran örneklere dair artık neredeyse elimizde külliyat var. Tüm bunları tekrar etmek niyetinde değilim. Yıllar itibarıyla toplumsal mücadelelerle kentsel dönüşüm uygulamalarının ekseni bir miktar değişmiş olsa da bugün orta ve alt gelirliler için, yoksullar için, rant değeri görece düşük bölgelerde yaşayanlar için sistem tıkanmış, mevcut kamusal destekler de işlemez durumdadır. O yüzden yaşadığımız kentleri depreme dayanıklı hale getireceksek eğer, topyekün bir zihniyet değişikliğine ihtiyacımız var.

Peki, bunu başarabilir miyiz? Evet, başarabiliriz!

10 yıl sonra nerede olacağımızı, sorunları nasıl çözeceğimizi ortaya koyabilecek planlama perspektifimiz var. Yeter ki onu hayata geçirecek ortak irade, kentte adaleti ve güveni yeniden tesis edecek demokratik, katılımcı, şeffaf bir zemin oluşturulabilsin. Kentsel dönüşüm, sadece bir inşaat – m² hesabı konusu değil. Aynı zamanda şehirdeki kamusal alanları kimin için nasıl kullanacağınıza dair son derece politik bir mesele. Özellikle yoksulların, dar gelirlilerin barınma sorununu çözümleyebilecek sosyal konut politikalarını hayata geçirebilme meselesi. Kamu kaynaklarını kullanmada kimi, nasıl önceleyeceğinizin konusu. O yüzden de mekâna ilişkin her konuda olduğu gibi politik tercihleriniz ile son derece alakalı. Yeter ki bu hayat memat meselesinde alınacak politik tutum, bilimin yol göstericiliğinde ve halktan yana olsun.

Bir çeyrek yüzyıl sonra buna benzer yazılar yazılmasın, televizyonlarda saatlerce aynı şeyler konuşulmasın istiyorsak depreme dayanıklı kentler için seferberliğe ihtiyacımız olduğu bir gerçek. Ama öncesinde zihniyetin baştan aşağı değişmesi kaydıyla.

Silivri Cezaevi 9 no.lu / B-24

 

Kaynak: Birgün

1 Yorum

  1. yaşar bozkurt

    kamu yararı kavramı öncelikle devletin bütün yöneticilerine öğretilmeli ve uyulmaması suç haline getirilmeli. başka yolu yok.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir