Adnan Menderes hükümetinin ikinci yarısında, köylere Sarı traktör girince tarımsal işgücü açığa çıkmaya başladı. Zaten tarhana-bulgur ile karnını doyurmaya çalışan köylü açlıkla karşı karşıya geldi. Yeni arayışlar içine girdi.

 

 

 

Kırsal kesimdeki, köylerdeki açığa çıkan işgücü, daha iyi yaşama umutları ile kentlere göçmeye, gruplar, kafileler halinde kent çevrelerine akın etmeye başladı. İlk günlerde bir yakınlarının yanında geçici kalan köylüler, kent sınırlarında ruhsatsız, kaçak, derme çatma barınaklar(Gecekondu) yaparak orada yaşamaya, oralardan fabrikalara çalışmaya gitmeye başladılar.

 

 

 

 

 

 

 

 

PLAN MI PİLAV MI?

 

 

Türkiye aydınları, bilhassa Ankara Üniversitesi SBF Fakültesi çevresindeki aydınlar, hocalar, Türkiye’deki göçü büyük değişimi, açığa çıkan işgücünü önceden görebilmişti. Bunun için hükümetlerin hazırlıklı olmasını, kentlerin planlanmasını, yeni imarlı arsaların yaratılmasını, planlı sanayiyeleşme ve kalkınmayı öneriyorlardı. Devrin hükümetleri planı “komünist işi” bir politika olarak görüyor, ret ediyorlar; “Bize plan değil, pilav lazım” diyerek hafife alıyorlardı.

 

 

ARABESKİN DOĞUŞU

 

 

Kent varoşlarını gecekondular oluşturdu. Kaçak fabrikalar, çarpık kentleşme 1960-70-80 yıllarında görmezden gelindi. Kente yeni gelenler gelenekleri, kültürleri ile geldiler. Kırsal kesim, kentsel kesim uyuşmazlığı, çatışmaları ortaya çıktı. Gecekondulardan kente, fabrikalara ulaşım minibüs “dolmuş” ile yapılıyordu. Zamanla bir dolmuş , “arabesk” kültürü oluştu. Dili, müziği, deyimleri, kıyafeti, davranışları, ahlakı ile kentleri etkileyen bir kültürdü bu. Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses, Esengül, Bergen vb. gibi müzik sanatçıları, yeni kentlilerin müziğini çığırıyordu artık.

 

 

 

 

 

 

 

SARACOĞLU HAKLI ÇIKTI

 

 

Yeni kentliler, arabesk kültür, yeni sanayiciler dönemi siyaseti de belirlemeye başladılar. Kentlerin varoşlarındaki bu kesim ilk zamanlar sosyaldemokratları yerel yönetimlerde iktidara getirdi. Onların basiretsiz yönetimi sonucu 1994’te siyasal islamın temsilcileri, dini ve popülizmi kullanarak, varoşların önce yerelde sonra merkezi hükümette temsilcisi oldular.
Rüştü Saracoğlu’nun İsmet Paşayı uyardığı öngörüsü gerçekleşmişti. Çok partili demokraside köylüler, gecekondular iktidardaydı artık!.
Planlı kalkınmayı, adaleti, üretimi, hakça paylaşmayı demokrasiyi talep eden aydınlar ise içeri atıldı, sürüldü, kırıldı, ülke dışına gitmek zorunda kaldı. Üstüne üstlük 12 den 12 ye darbeler geçti ülkenin üzerinden.

 

 

GÖÇÜN SANATTAKİ YANSIMALARI

 

 

Bu göç, değişim gecekondulaşma çarpık kentleşme, sanayileşme dönemini Türk sanatçıları eserlerinde çok iyi anlattılar. Orhan Kemal “Gurbet Kuşları” romanı ile değişimi taclandırıcı. Haldun Taner “Keşanlı Ali Destanı” ile tiyatroda gecekondu kültürünü anlattı. Lütfü Akad “Gelin, Düğün, Diyet” film üçlemesi ile, Sinan Çetin “Çiçek Abbas” filmi ile göçün, değişimin, kaosun çarpık kentleşmenin, ülkedeki spontenliğin rontgenini çektiler.

 

 

 

 

 

 

 

 

DR. CÜNEYT ARKIN SİNEMACI OLUYOR

 

 

Göçü en iyi anlatan eserlerden “Gurbet Kuşları” romanını Halit Refiğ Sinemaya aktardı. Senaryo Orhan Kemal ve Turgut Özakman’a aitti. Cüneyt Arkın bu filmle sinemada kendine yer buldu.

 

 

Film, Kahramanmaraş’tan İstanbul’a daha iyi bir yaşam sürebilmek için gelen bir ailenin verdiği yaşam mücadelesini anlatır.

 

 

Gurbet Kuşları, Türkiye’deki iç göç olgusuna değinen ilk filmlerden birisidir. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki geleneksel kültüre karşı hükümetler tarafından başlatılan “medenileşme” hareketleri “batılılaşma” olarak kabul görmüştür!.. Filmin geçtiği 1950’li yıllarda dönüşmek zorunda kalan Türk toplumu içerisinde sosyo-ekonomik sorunlar ortaya çıkmış, sınıf kavramı oluşamamış ve büyük kentlere plansız göçler ve yatırımlar gerçekleşmiştir. Bu dönemlerde büyük ve gelişmiş kentlere göç eden toplulukların amacı daha iyi bir yaşam oluşturabilmek, refaha ulaşabilmektir. Gurbet Kuşları’nda da göçün ilk nedeni olarak aktarılmak istenen olgu, farklı ve refah dolu bir yaşama duyulan özlemdir. Bununla birlikte taşradan veya gelişmemiş bölgelerden şehre göç eden insanlar kendi gelenekselliğini de şehre taşımışlardır. Bu durum toplum içerisinde kültürel kaosa, çatışmaya yol açmıştır. Köylüler kentlileşememiş, kentler köyleşmiştir. Siyasi erg de bu kitleye göre şekillenmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

POLİTİK ACILAR

 

 

Türkiye hala bu plansız, öngörülemeyen göçün çarpık kentleşme ve sanayileşmenin, türedi haksız zenginleşmelerin, popülist, dinci politikaların ceremesini, faturasını, acılarını ödemektedir. Ne yazık ki ufukta bir kurtuluş umudu da görünmemektedir.

 

 

Cüneyt Arkın ülkenin bu acılı, değişim döneminde yaşadı. Ruhu şadolsun, huzur içinde uyusun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

One Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir