Bir mimarın anıları

6 Dakika Okuma Süresi

ÜMİT BAYAZOĞLU / Birgün
İsimleri Mahmut, Ahmet, Hasan Hayırseven’di. Vaktiyle Eğin’den gelmişler. 1960’larda İstanbul’un en meşhur müteahhitleri olmuşlardı. Bendeniz bunlara plan-proje çizen Tarık Ateş’in mimarlık bürosunda çalışıyordum. Hayırsevenler’den o zamanki parayla yalnız bizim büroya yılda 400 bin liradan (250.000 Dolar) fazla para akıyordu. Gerisini siz hesap edin. Adamlar katiyen tek bina yapmazdı. Bir yapı adasını satın alırlar, 20-30 blok kondururlar, yani mahalle kurarlardı.

Hasan Bey Fındıkzade tarafında, Ahmet Bey ve Mahmut Beylerse Şişli, Bomonti, Beşiktaş ve de bilhassa B.Çekmece’den Tekirdağ’a kadar olan Marmara sahillerinde hâkimdiler. Silivri’ye gelmeden ve Silivri’yi geçtikten hemen sonra 500 konutluk güya tatil siteleri kurdular. Mimari bir özelliği olmayan, hiçbir şehirsel işlevi bulunmayan bir yığın konut. Hâlbuki bunlar, Marmara’da iki-üç ay deniz mevsimi olduğundan ancak bu kadar kullanılıp yılın geri kalan aylarında boş, ölü sitelerdi.

Hasan Bey imar durumuna uygun, yani imar durumu dört katsa ve buna uygun binalar yaparsa mutlaka şekeri yükselir, hasta olurdu. Ne yapar eder en azından bir kat fazla yapma hakkını yasal yoldan alırdı. Ne olursa olsun asla kaçak iş yapmazdı, çünkü Türkiye o zamanlarda daha henüz biraz olsun hukuk devletiydi. Şöyle ki; inşaatınızı ruhsatsız kaçak olarak yaparsanız iskânını alamadığınızda şantiyenin suyu, elektriği kesilir inşaat bir anda büyük bir gecekonduya dönerdi. Onun için Hasan Bey imar planını yasal yoldan tadil ederek dört katı mutlaka altı kata çıkarmanın yollarını arardı. Bulurdu da. Nasıl mı? Belediyede çalışan Ergun adında mimar bir ağabeyimiz vardı. Hayırseven kardeşlere ait işlerin avan projesi usulen bu mimar ağabeyimize yaptırılır, ona bunun karşılığı bir bedel ödenir, sonra bu avan proje çöpe atılır, bambaşka bir proje çizilirdi. Belediyeye proje tasdike gitti mi Ergun Bey bize kolaylık gösterir, en kısa zamanda projemiz tasdik olurdu. Ergun Bey katiyen “benim çizdiğim proje değiştirilmiş” diyerek itiraz etmezdi. Bugün bile birçok serbest mimarlık bürosunun uygulamaya devam ettiği bu yol en “etik” rüşvet verme metoduydu. Ergun’un yaptığı projeler de bu oyunun bir parçasıydı. Bunlar kötü projeler değildi ama müteahhitlerin milleti çürük yapılarla kazıklama anlayışına uygun değildi, çünkü yapsat piyasasında o günkü anlayış bir metrekare kaybı olmayan iğrenç binalardı.

Zaten projeyi tasdik ettirip ruhsatı aldığımızda müteahhitler projenin başında bulunan mimari planları kesip alırlar, geride kalan binaya ait kesit cephe ve diğer argümanları ya atarlar ya da resmi kontrolde göstermek üzere inşaatın çavuşuna ait yatağın altında muhafaza ederlerdi. O zaman büromuzda çalışan arkadaşlar ileriki dönemlerde Mimar Sinan Üniversitesi’nde ve Yıldız Üniversitesi’nde bölüm başkanı, dekan oldular. İçlerinde bununla da yetinmeyip; karılarını doçent, kızlarını yardımcı doçent, damatlarını asistan yapanlar da oldu. Tarık Ateş’in bürosunda sekiz kişiydik, gece-gündüz Hayırsevenler’e proje yetiştirir olmuştuk. 6o’h yıllar Türkiye’nin yaşadığı en yoğun inşaat dönemiydi. İmar kanunları çıkmış, imar planları yapılmış, kat mülkiyeti kanununun da çıkışıyla İstanbul’un en güzel konaklarının yıkılarak apartmanlara çevrildiği yıllar olmuştu. Bütün mimarlar, mühendisler bu müteahhitlerle el ele vermiş İstanbul’un ırzına geçiyordu. Kimse de bu işe “dur” demiyor, mücevher değerinde binalar yıkılıyor, yerine yozlaşmış garip bir mimarinin garip siluetleri oluşturuluyordu. Bir gün Çemberlitaş’ta Kâtip Sinan yokuşundan inerken başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, dedim ki; “Yarabbi belki de yeni yüzyılın mimarisini yaratıyoruz, çünkü dünyanın hiçbir yerinde göremezdiniz, bu kadar daracık bir sokakta cephesi be-te-be (banyo mozaiği) kaplı bu kadar yüksek, çok katlı bina yapılsın. Belki de 100 yıl sonra gelen yabancı mimarlar hayret ve ibretle bunların resimlerini çekip mecmualarında yayınlayacaklardır, bilinmez! Biz mimarlar, müteahhit Hayırseven kardeşlerin gözünde, her dediklerini yaptığımız halde yine de azılı birer “komünisttik”. Bu konudaki muhabbetlerimizde, “Bak kardeşim biz çalışarak buralara geldik, Allah korusun komünistler gelirse bizim bütün mallarımızı alırlar değil mi?” gibi cevabı kendinden menkul laflar ederlerdi.

Bu çok kokuşmuş, Truman’lar zamanından kalma bir Amerikan saçmalığından başka bir şey değildi. Ama onlar buna inanmışlardı, her üniversite mezununu komünist sanıyorlardı. Rüşvet denen pislikle de bu sıralarda tanıştım. Tanıdıklarımdan birine proje çiziyordum. İlk defa belediyeye iş yapıyorum. Feyzi Engin adındaki arkadaşım, “sen hayatta bu projeyi onaylatıp geçiremezsin” diyerek benimle alay etti. Sağdan soldan yapılmış örnekler buldum, onlara bakarak hazırladım. O zamanlar merkez belediye veriyor ruhsatı, proje onaylanmadan önce kanal bağlantısı için fen işlerinden geçiyor. Fen işlerine gittim. Yetkili kişi yapmam gerekenleri saymaya başladı; “şöyle açacaksın, böyle bağlayacaksın, üç metre derinlikte tranşe edeceksin, sonra bize haber vereceksin gelip bakacağız, sonra üstünü kapatacaksın, asfalt için sizden teminat alacağız, en sonunda tekrar gelip bakacağız, tamamen bitmiş, üstü kapanmışsa ruhsatını vereceğiz”.

Bütün bu dediklerine ben henüz kuş olduğum için saf saf “evet, olur” dedim. En sonunda adam dayanamadı patladı “yahu bir 50 lira ver de şu işini halledelim, ne sen üzül ne de bizi üz” demez mi! Aman Allahım, ayaklarımın üzerinde zor duruyordum, bacaklarım titriyordu, sonra titreme bütün vücuduma yayıldı. İlk defa benden rüşvet isteniyordu.

Büyük bir telaş ve heyecanla mal sahibine koştum, dedim ki, “şöyle böyle, bizim bu işimiz için rüşvet istiyorlar, hemen gidin konuşun.” Adamların cevabı, “biz sana bu işi bunun için verdik, biz ne anlarız, biz esnaf adamlarız, iki kelimeyi bir araya getiremezken ne konuşuruz, ne istiyorlar” Elli lira istendiğini söyledim. “Tamam, biz sana 50 lirayı verelim, götür ver, bizi hiç karıştırma” dediler.

İşte o 50 lirayı vermek, ilk defa bir insana rüşvet vermek, benim meslek hayatımdaki ar damarımın çatlamasıydı. Sonraları çalışma hayatımda devasa işlerde devasa rüşvetlere tanık oldum. Ama hiç birinde ilkinde olduğu kadar sıkılmadım.

Sizlerle paylaşmak istediğim daha nice konular var. Mesela Tarık Ateş’in kendisi başlı başına bir roman. İnşallah önümüzdeki haftalarda yine huzurunuzda olurum.

5 Yorum

  1. Ercüment Şevle

    Yukarıda “Ercüment Şevle” adıyla, yazılmış olan yorum, Makina Mühendisi olan, ben, “Ercüment Şevle’ye ait değildir. Bu konuda gereken sözlü uyarı, site yetkililerine de tarafımdan yapılmıştır. Aynı ad ve soyad’a sahip olduğumuzu sanmıyorum. Gerekirse, diğer ayrıntı bilgileri verebilirim.
    Ercüment Şevle

  2. Hüseyin Güvener

    Buna benzer bir yakın geçmiş sözlü tarhine gerek öğrenmek gerekse ibret almak için ihtiyacımız var. Sayın Bayazoğlu çok samimi bir dille mimarın dünyasına girerek biraz acısını dökmüş. Toplu bir rehabilitasyon için ve olabilirse özeleştiri için böyle bir samimiyete ve eleştiriye gereksinimimiz var.

  3. Ercüment Şevle

    Mesleki etik toplumsal etikten çok özel bir alanda kendi başına gelişmiyor. Onun içinde ve çoğu kez onun kadar. Toplumun ekseriyeti bir işi yapmanın “farklı yolunu” icad etmiş ve devlein memurlarının çoğunda bu beklenti asgari geçim yardımına dönüşmüşse bir takım değerleri korumayı konuşmak zor iş sahiden.

  4. güngörzaman

    zurnanın zırt dediği nokta “yahu bir 50 lira ver de şu işini halledelim, ne sen üzül ne de bizi üz” kırılması bence. yine “İşte o 50 lirayı vermek, ilk defa bir insana rüşvet vermek, benim meslek hayatımdaki ar damarımın çatlamasıydı. ” cümlesi bir karar noktası. bu kadar milimetrik bir hesaplaşmayı bir mimar kişi nasıl yapabilir, yapabilir mi, yoksa kendini “başka ne yapabilirdim” sığınağına kolayca atar mı, bilinmez. fakat mimarlık pratiğinde açıklanması ve üzerinde konuşulması gereken kendi iç meseleleri varmış gerçekten.

  5. Erdoğan Saldamlı

    Projecikle uğraşmış ve yap-sat döneminde iş yapmış şu anda abilerimiz konumunda bulunan ve elini ayağını artık yavaşça bu işlerden çekmeye başlayan kuşak bir anlatsa; bu hikayelerden neler çıkar ortaya. Dönen bir çarkı iki üç hikayede farkedersiniz. Herkesi ‘masumane’ sebeplerle içine çekmiş bir çarktır bu ve bir kısmı abartılı şaibeler olsa da rüşvete, iltimasa, nüfüza dayalı bir projecilik ve onun hemen yanı başında yapı üretim ilişkileri meydana çıkar. Sistemin sorgulaması aslında yetmişli yıllarda da, onu takip eden seksenli yıllarda da yapılamaıştır. Artık ilişkiler bu çeperleri çok aşmıştır. Ü. Bayazoğlu bu konuyu içerden biri olarak açtıysa bu kanalı tıkamadan biraz ‘olan-biten’ paylaşılmalıdır. Meslek ortamı çünkü kendi içinden bu süreci başlatamıyor. Bir özeleştiri geleneği kurulamıyor. Ben konuyu açtığı ve söylediği gibi devam ettireceği için şimdiden teşekkür ederim. Bekliyorum açıkçası.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir