ÜMİT BAYAZOĞLU / Birgün
1962’de Akademi sınavını kazanıp da mimarlık bölümüne başladığım zamanlar, 60 cuntasının istikrarsızlaştırdığı ortamda işsizlik hâd safhada, yatırımlar durma noktasındaydı. Bu nedenle öğrenciliğimin birinci ve ikinci yıllarında mesleğimle ilgili iş bulmakta bayağı zorlandım. Ancak geçici işler bulup çalışabiliyordum.
Bunlardan biri Gökçekaya barajı konut binaları projesiydi. Türkiye’nin ilk beton kemerli barajı olan yapının inşası 1967’de başladı ve 1972’de tamamlandı.
İkinci tecrübemi statik hocam Orhan Beyin yanında yaşadım. Mimarisi Sedad Hakkı El-dem’e ait Zeyrek SSK binasının betonarme projeleri çiziminde kiriş detayları çizerdim. Buna karşılık çok komik bir ücret alırdık, hocam ay sonu olup da bize ücretimizi ödeyeceği zaman öyle hesaplar yapardı ki, işte bu kadar vergi, şu kadar sigorta primi, şu kadar bilmem ne, aklımız pek almazdı. Öyle ki, daha sonra aklım erip de ileriki tarihlerde araştırdığım zaman ne sigorta, ne vergi kaydı hiçbir şey yok, hiçbir şey yatmamış. Bu şekilde alacağımız ücretin yarısı kesilmiş olarak çalışırdık.
Hoca proje tesliminden parayla dönerse çok mutlu olurdu. Bazen de projeleri sevinçle teslime gittiğinde Sedad Hakkı Hoca kusur bulur geri çevirirdi, o zaman büyük bir hışımla büroya gelir bizi kırar geçirirdi. Bu çalışma dönemin-deydi, Coca Cola ülkemizde yeni çıkmıştı, masamın üstünde daima bir şişe bulundurur, ara sıra bundan bir fırt alırdım. Bir defasında Orhan Hoca projelere bakarken çarptı, şişe projenin üstüne devriliverdi, hocam bana bir bağırdı, bir daha Coca Cola içmeyeceksin diye, böylece o bürodaki tek lüksüm de sona erdi.
Ne gam! Zaten bu işte geçiciydi. Aylarım iş kovalamakla geçiyordu. Mimarlık pahalı bir öğretimdi. Para yetiştiremiyordum. Öte yandan o devirde bir üniversitelinin cebinde; kışın illaki bir sinema, yazın da illaki bir plaj bilet olması gerekiyordu, bunlar yaşamın ayrılmaz vazgeçilemez değerleriydi. Öyleyse çalışmalıydım ama nasıl?
Beyoğlu, Nişantaşı, Elmadağ çalmadık kapı bırakmamış ama hep eli boş dönmüştüm. Buralarda kaliteli, asortik bürolar vardı. Sedad Hakkı Beyin bürosu, Seyfı Arıkan’ın bürosu, en istediğim de Rana Zıpçı’nın bürosuydu. (Ortağı A.A ile Yeşilyurt’ta -mimarisi birebir Hilton’dan araklanmış olan- Çınar Oteli yapmışlardı).
İş bulmaktan umudumu kesmiş, moralimi tamamen yitirmek üzereyken abim bana dedi ki; “sen bu kılıkla hayatta iş bulamazsın, önce git kendine ofislerde giyilen terilen bir pantolonla, kısa kollu, kravat takılabilen bir gömlek al, ondan sonra iş aramaya koyul”. Son kalan harçlığımı bunlara yatırdım, ekstradan bir de mokasen iskarpin aldım.
Ertesi sabah yollara düştüm. İlk durağım Aksaray’da Ülkü Han’da bir büro oldu. Kapıdaki tabelada Rıfat Çınar İnş. Mühendislik yazıyordu. Karışık duygular içindeyim. Çekinerek kapıyı tıklattım, ürkerek içeri girdim. Adamcağız beni gayet güzel karşıladı ve gayet güzel uğurladı: “Bu iş bitti kardeşim, kapatıyorum, balata işine gireceğim”, arkamdan “alt katlarda da bürolar var, gelmişken onlara da bir uğra” diye seslendi.
Bir alta Dündar Ercan vardı. Ağzımı açtırmadan ajandasını önüme sürdü, adımı, adresimi, telefonumu aldı, sonra “iş olunca sizi arayacağız” dedi. Teşekkür ettim yavaşça dışarıya süzüldüm.
Onun bir altında Te-Ta Mimarlık var. İçeride iri kıyım bir adam karşıladı beni. Dudaklarında filtresini çiğnediği bir sigara tütüyordu. Teyp gibi her gittiğim yerde tekrarladığım nakaratı burada da tekrarladım. İri kıyım adam, “kardeşim iş nerede, bulursan getir beraber yapalım” dedi. Tam çıkacaktım, yine bu beni yanına çağırdı, “bizim Büyükada’da yetiştirilmesi gereken çok acil bir projemiz var, yapabilir misin” dedi. Hiçbir işi olmayan büronun birden acil işi çıkmıştı. Yörükali plajı lojmanlarının ve apart otel şeklinde olan binalarının uygulama projesiydi. Müteahhidi Ahmet Yaldız’mış, 15 gün içinde inşaata başlanması için projenin bitirilmesi lazımmış.
İşe balıklama daldık tabii. Ne bir pazarlık, ne bir devamlılık, ne bir sigorta, hiçbir konuşma yapmadan. Ertesi gün sabah erkenden han daha yeni açılıyordu ki, Seyfi Efendi temizliğini bitirmeden masa başına geçtim. Soluksuz 15 günde projeyi tam zamanında yetiştirdim. Çizdiğim projeler Mimar Işık Yıldızer’in kontrolünden geçtikten sonra Ahmet Yaldız’a veriliyor, o da bunları ilgili bakanlıklarda onaylatıp uygulamaya geçiriyordu.
Bu ilk işimden sonra bu büro ile 20 yıl çalıştım, önce desinatör, sonra büro şefi, en sonunda ortak ve patron olarak. Böyle başladı Tarık Ateş’le tanışmam. Ondan size geçen hafta da söz etmiştim. “Onun hayatı bir roman” demiştim. Meğer o sigarasını filtresini çiğneyerek içen iri kıyım adam Tarık Ateş’in ta kendisiymiş.
Büro şefi olunca Tarık Ateş’in hayat arkadaşı, âdeta sağ kolu olmuştum. Belediyeye çıktığımız zaman beni de götürüyordu. İlk yaptığımız rüş-vetli işlerden birisi, yaşlı, zavallı bir emekli memurun işiydi. Adamcağıza ‘müstakil kat’ diye ‘sığınağı’ satmışlar, ama tapusunu vermemişler. Ruhsat Dairesi’nde Ali Bey diye Tarık Ateş’in bir okul arkadaşı vardı, ona durumu anlattı, indirimli özel tarife uygulanarak ‘sığınak’ yazan yere ‘daire numarası’ konulup kaşelendi, mühürlendi. Geçmiş gün bir miktar para verildi Ali Bey’e. Tasdik edilen evrakı kaptık geldik. Dünyalar adamın olmuştu, yapacağı tek şey bu projeyi götürüp tapuya tescil ettirmekti.
Bu rüşvetin yumuşak karnıydı. Kendi kendime uzun seneler hep bunu sorguladım. Zavallı emekli memuru kandır, daire diye sığınağı adamcağıza sat, adamın iki kuruş tasarrufu heba olsun gitsin. Bence biz doğru bir şey yapmıştık. Çünldi adamın yasal yoldan hakkını arasa bile, müteahhit dolandırıcılıktan hapse girer, ama emekli memur yine aldığı katın sahibi olamazdı. Ayrıca müteahhidin itleri de kendisini rahat bırakmazdı.
Hoş bir tat veriyordu Tarık Ateş’in yaptığı, artık bir anlamda modern Robin Hood’um olmuştu. Bahse konu olan binada beş daire vardı. O sığınak onların müşterek mülküydü. Onların hakkını bir yerde gasp ettik, ama olsun, emekli memurun duası bize yeter…
Not: İlki geçen hafta bu köşede çıkan “esrarengiz” mimarın anılarının kaynağını soruşturan onlarca mail aldım. Ancak bu duyarlı okurlar biraz daha merakta kalacaklar.



3 Yorum
mehmetterzi
mimarlığın piyasa karşılığı çoğu zaman tanım dışı, ekonomi dışı, hukuk dışı. bazen de etik dışı. sorunlar her meslek erbabı için her yıl daha fazla çoğalıyor ve ne meclis ne yetkililer ne hükümet ne de mesleğimizin odası bu durumla ilgilenmiyorlar. baklava çalan çocuklara 20 yıl veridiğinde kamuoyunun yüreği nasıl soğuyorsa rüşvet gibi yollara sapan bir mimar yakalansa mesleğin odasında da düğün yapılacak sanki. peki çare, çare arayan var mı, işte o yok. piyasanın kollarına bırakılmış bir meslek ve mimarlar grubu var. bu yazılı belgeleri okuyunca biraz belleğimizi karıştırmış, biraz da unutulmuş olumsuzlukları hatırlamış oluyoruz.
Ayşe Aygan
Rüşvet… İnsanı irite eden bu kelime girdiği her noktada dejenerasyona neden oluyor. Peki ama sosyal tabakalar yaşadığı hayattan yeterince doyum elede edemeyince, üst tabakave sınıflar daha alttakileri sürekli yoksullaştırınca sonuç başka türlü olabilir mi? Daha çok kamu görevlileri hem çok yetkili ve her şeyden sorumluolacaklar hem de kötü yaşam koşullarına mahkum bırakılacaklar. Bu eşitsiz tablodan çıkabilecek sonuçlar yüksek dozlu ahlaki söylemlerle örtbas edilemez. Yönetici kastlar bu gerçeği görmezden gelerek ve ulusal hamasetlerle bu gerçeği örterlerse kurulan rüşvet çarkı tertemiz insan akıllarını da paramparça eder.
Mimarlık mesleği hizmet karşılığı bölümü olmasa bile, yapı boyutunda para harcanan, üzerinde büyük rakamlar konuşulan bir sektörün içinde. Bazen ondan tasarımcı olmaları bazen uygulamacı, bazen yönetici bazen de ARACI olmaları bekleniyor.
Aracılığın sonucunda bambaşka bir durum ortaya çıkıyor.
Çözüm için düşünmek gerekmez mi?
Bahar
Ümit beyin birinci yazısı da bize mimarlık ve etik tartıştırıyordu. Hukuk devletinin olmadığı yerde tabi yan hukuklar, ikinci yollar, Robin Hood lar kolayca ortaya çıkıyor. Evrensel adalet kuralına bağlı olduğunu düşünenler resmi hukuk yollarının daraldığı noktada kendi by-pass larını yaparak ‘meşrulaşıyorlar’ Fakat nedense bu sırada kamunun ilgili birimine bazen yasal kılıf için bazen de gözlerini bir an kapaması için bir miiktar ‘ücret ‘ ödeniyor. Mimarlar bu işin çoğu zaman şahidi, o ‘ücretin’ dağıtıcısı filan oluyorlar. Bu durumda tam bir tersik yok mu? Verme ve alma dünyasının eşleştiği zeminde toplum çıkarını kim temsil ediyor? Daha çok verebilenin daha çok ‘hak’ kazanması ya da ‘hakkı’ olduğu halde o an için o ‘ücreti’ denkleştiremeyenlerin ‘haklarının’ zayi olması nasıl meşru olabiliyor?
İşin temelinden sorgulamamız gerekiyor sanırım.