Bir “şehirci” olduğunu hep söylerdi. Ama bu bir akademik unvandan öte bir şeydi. Akın, çevreci bir şehir insanıydı. Eşitlik, katılımcı şehirlilik, çevre adaleti gibi temalar başlıca uğraş alanlarıydı. Bir parçası olduğu, “Güvenpark Otopark Olmasın!” kampanyası da Türkiye’de şehirli hakları mücadelesinin mihenk taşlarından biri olmuştu…
Akın Atauz / Şehirci (kendini böyle tanımlardı)
Akın Atauz’u kaybettik. Belki de şimdi, altmış yıl önce tanıştığımızı öğrenecek olan genç okurlar bu kaybı ‘hayatın doğal akışı’ olarak değerlendirecek. Ama öyle hissedilmiyor işte; hele de Akın söz konusuysa.

Tanışmamızın ortamı Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyalist Fikir Kulübüydü. Ayağında hep kadife bir pantolon, sırtında da bazen annesinin ördüğü yuvarlak yakalı, kızıla çalan kahverengi bir kazak olur, gömlek cebinde daima bir kalem bulundururdu. Konuşurken üç parmağını hafifçe çenesine dayar, onları yavaş yavaş kıpırdatır, başını hafifçe eğer, yeşil bakışlarını üzerimizde gezdirirdi. Dönemin en yakışıklı delikanlısı olduğunu anlamışsınızdır sanırım.
Çıktığımız kızlar (şimdi Sevil Güvezne Atauz ile Ayşen Besen Anadol) üniversitenin aynı bölümünde sınıf arkadaşı olduklarından Akın’la başka ortamlarda bir araya gelişlerimiz de yoğunlaşmıştı. Evlerine gitmişliğimiz ve anneciğinin pırasa böreklerini hayatımızda ilk kez yemişliğimiz de vardı. Evet, pırasanın yanı sıra kızıla çalan sarışınlığının ve kızıl bıyıklarının tanıklık ettiği gibi Balkan kökenli bir aileden geliyordu.
Çok az şey bildiğimiz, ama büyük bir iştah ve kesinlikle konuştuğumuz yıllardı. Akın böyle konuşmazdı ama, tartışılan meseleyi enine boyuna irdelemek ister, sonra sakince “acaba şöyle düşünmek de mümkün müdür?” diye söze başlardı. Kolay gaza gelmeyen ve kimseyi gaza getirmeyi sevmeyen tutumunu yaşamı boyunca sürdürdü. Bu, onun hiçbir zaman bir örgüt mensubu olmamasına, ama daima bir düşünce insanı kalmasına yol açacaktı.
Üniversite yılları çabucak geçip gitti. Biz İstanbul’a döndük. Ankaralı Akın ve İzmirli Sevil orada kaldılar. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Şehircilik Bölümünden mezun olan Akın yüksek lisansı için aynı fakültenin Bölge Planlama biriminde eğitimini sürdürüyordu.
Bir “şehirci” olduğunu hep söylerdi. Ama bu bir akademik unvandan öte bir şeydi. Akın, çevreci bir şehir insanıydı. Hayatında hiçbir zaman bir otomobil sahibi olmadı mesela. Onun için şehirli demek bisikletli olmak demekti ya da yürüyen insandı. Planlamayı yalnızca binaların, yolların, boşlukların kurgulanması olarak değil; insanların yaşam hakkı, doğanın sürekliliği, şehirlerin ruhu ve toplumsal hafızanın korunması için verilen bir mücadele olarak görürdü. Şehri yalnızca fiziksel bir mekân değil; toplumsal ilişkilerin en yoğun, en katmanlı ve en hızlı biçimde üretildiği, dönüştürüldüğü ve yaygınlaştığı bir sosyolojik alan olarak tanımlayanlardandı. (Ne de olsa ikimiz de Mübeccel Kıray’ın öğrencileriydik.) Eşitlik, katılımcı şehirlilik, çevre adaleti gibi temalar başlıca uğraş alanlarıydı. Çevre hareketinin oluşumunda rolü olmuş ve pekçok çevre eylemine katılmıştı. Örneğin bir parçası olduğu, “Güvenpark Otopark Olmasın!” kampanyası Türkiye’de şehirli hakları mücadelesinin mihenk taşlarından biri olmuştu.
Akın’ın kurucuları arasında bulunduğu, adını da bir Ankara semtinden alan Solfasol gazetesi şöyle tanıtır kendini:
En önde, üzerinde lacivert yağmurluk olan Akın Atauz, Solfasol ekibiyle…
“Adımız ‘Solfasol’; hem Ankara’ya ait hem de inadına sol olduğumuz için. İddiamız “Ankara’nın gayriresmi gazetesi” olmak. Taşra muhafazakârlığının korkak ve baskıcı dünyasına sıkışmayı reddediyoruz. Ankara’nın sahip olduğu birikimi derleyip, çoğaltıp şehre yansıtacak bir ayna olmak istiyoruz. Ankara’ya, Ankara’nın sorunlarına ve olanaklarına bu birikimin gözleri ile bakacağız. Bu birikime dokunduğumuzda ortaya çıkacağını düşündüğümüz enerji bizi heyecanlandırıyor. Bu heyecanla, Ankara’nın ta kendinden Ankara’yı değiştirecek, dönüştürecek bir hareket yaratmak istiyoruz. Bu heyecanla, şehre dair sözlerimizi ve yapma isteklerimizi, eleştirel ama adil bir yaklaşımla Ankara’nın sokaklarına, meydanlarına, üniversitelerine, kahvelerine, parklarına, kitapçılarına yaymak, en uzak köşesine kadar ulaştırmak ve çoğalmak istiyoruz; sonra sesimiz ve gücümüz nereye kadar yeter ise oraya kadar gitmek.”
Akın belki bu satırların oluşumuna da katkıda bulunmuştur, okurken onun sesini duyar gibi oluyorum zira, mesela şu bitiş: “sesimiz ve gücümüz nereye kadar yeter ise oraya kadar gitmek [istiyoruz].” Oysa bu satırlar içinde yetiştiğimiz kuşağın tarzında yazılmış olsalardı, sesimiz ve gücümüzün “yeterli olmayabileceği” akla bile gelmezdi!
Akın hem mezun olduğu üniversite ODTÜ’de, hem de Ankara Üniversitesi, Gazi Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesinde yarı-zamanlı dersler de vermişti. Ama Türkiye’de yönetimler kaliteye, iyiye ve vicdana katlanamadıklarından Barış İçin Akademisyenler Bildirisi imzacılarını yüksek eğitimden dışladılar. Akın da aralarındaydı. Yani onunla birlikte bir Barış Akademisyeni de kaybettik.
Benim için Akın’ın özelliklerinden biri, müthiş birikimli olmasına karşın hep –nasıl desem– kendini ortaya atmaması ve hatta bunu biraz abartıya vardırmasıydı. Bu, bin yıllık bir arkadaşına yazacağı bir e-posta için bile söz konusuydu! Yani, Akın, hiçbir şeyi çırpıştırmaz, ona bütün aklını ve ruhunu katardı.
İki eski arkadaş olarak hayatlarımızı farklı şehirlerde, birbirine değen ama örtüşmeyen farklı mecralarda sürdürdük. Arada bir buluşup birlikte içiyor ve tabii bu sırada “memleketi kurtarmaya” gayret ediyorduk. Bu buluşmalarda ve (cep telefonunu reddettiğinden klasik cihazlarla yaptığımız) uzun telefon görüşmelerinde çok şaşırtıcı bulduğum şey, siyasi konulardaki hiç aksamayan fikir birliğimizdi. Normal olarak farklı şehirlerde, farklı ortamlarda yaşayan insanların yaklaşımlarının da zamanla biraz olsun farklılaşması beklenir. Ama sanki Akın’la aramızda görünmeyen bir “zihin kablosu” vardı da birimizde oluşan düşünce diğerinin zihnine “download” oluyordu.
Ölümüyle hissettiğim acılardan biri de bu bağın kopmuş olması.
Sevdikleri onu, Ayvalık’ta, Cunda’daki Alibey Mezarlığında bugün toprağa verecek.
Kaynak: T 24


