HALUK GERÇEK
Mimdap’ta 18 Nisan 2007 yayınlanan “İstanbul Ulaşım Ana Planını Kim Yapıyor?” başlıklı yazıma Prof. Dr. Güngör Evren 2 Ocak 2008 tarihinde “İstanbul Ulaştırma Planlaması: Söylemden Gerçeğe” başlıklı oldukça uzun bir yazı ile yanıt verdi. Yazı, ilk bakışta, İstanbul’da ulaştırma planlaması konusunda mesleki bir tartışma izlenimi yaratsa da, bu konuda bilinen genel görüşlerin belirtildiği bir iki paragraf dışında, neredeyse her satırı “çamur at izi kalsın” amacıyla yazıldığı çok belli olan bir kişisel karalama yazısıydı. Kendisinin benimle ilgili takıntılarını ve gergin ruh durumunu oldukça uzun bir süredir vermekte olduğu işaretlerden bildiğim için yazının tonu beni şaşırtmadı. Ancak iki soruya yanıt bulamadım:
Büyük bir bölümü, İMP’de yapılmış olan ve ikimizin de katıldığı bir toplantıda aldığım notlardan esinlenerek orada yaptığım konuşmada söylediklerimden derlenmiş olan bu yazıya yanıt vermek için neden 8.5 ay gibi oldukça uzun bir süre beklemişti ?
Mesleki ya da akademik bir tartışma olmaktan çok, yanıt hakkı doğuran tek yanlı suçlama ve karalamalarla dolu bir yazı nasıl olup da Mimdap’ın yazı-yorum köşesinde yayınlanabilmişti?
Prof. Dr. Güngör Evren bu tür mektuplar yazmayı seven bir kişi. Yazısını ekleyerek bana gönderdiği e-postasında belirttiği gibi, böyle yazışmalar onun meslek yaşamının “itici gücü”nü oluşturuyor herhalde. Ancak, karalama herkese açık mesleki bir internet ortamında yapılınca, insan ister istemez yanıt vermek gereğini duyuyor. Mimdap’taki yazısının altına yorum yazan sağduyu sahibi bir iki okur da bu yazının benim ilk yazımın bağlamını aşan, geçmişteki yapılmış toplantılarda söylendiği belirtilen görüşleri dayanak alan ve yanıt hakkı gerektiren bir yazı olduğunu belirtmişler. Yazısında yakışıksız imalar, bilgi eksikliğinden kaynaklanan ciddi yanlışlar, ama hepsinden önemlisi yetmiş yaşında, âkil ve sağduyulu olması gereken emekli bir öğretim üyesine yakışmayan bir üslûpla yazılmış çirkin suçlamalar var. Bu nedenlerle bu yazı, Prof. Dr. Güngör Evren’e kişisel bir yanıt olacak. Bunun için Mimdap okurlarından özür dilerim. Ancak, zorunlu gördüğüm bu yanıtın son olacağını, bu yanıtımdan alacağı “itici güçle” yazabileceğini düşündüğüm diğer yazılarına artık yanıt vermiyeceğimi belirtmek isterim.
İMP’de Kent ve Ulaşım Planı Birlikte mi Yapılıyor?
Kendisini kızdıran ve böyle bir yazı yazmasına fırsat veren konu görünüşte şu: Bir yıl kadar önce İMP’de yapılan, dört öğretim üyesi ve İBB adına o zamanki Ulaşım Daire Başkanı Rafet Bozdoğan’ın çağrılı konuşmacı olarak katıldığı bir toplantıda ileri sürdüğü “Bugüne kadar ilk kez, İMP’de İstanbul’un kent planı ile ulaşım planının birlikte yapılıyor” görüşünün doğru olmadığını Mimdap’taki yazımda adını vermeden belirtmiş olmam. Bunu “kendisine karanlıkta çelme takarak kendimi tatmin etmek” için yaptığımı düşünüyor. Aslında ifadesindeki anahtar sözcük, “ilk kez” idi ve on yıldır her fırsatta yapmaya çalıştığı gibi, 1997 yılında tamamlanan ve benim yönettiğim İstanbul Ulaştırma Ana Planı (İUAP)’nı bir kez daha eleştirmek amacıyla söylenmişti.
Toplantıda ileri sürdüğü görüşün arkasında olup olmadığı yazısında tam anlaşılmıyor. İMP’de metropoliten planlama, ulaştırma ve lojistik çalışma gruplarının “aynı çatı altında, yanyana ve eşzamanlı olarak çalıştıklarını” belirerek “Son planlama organizasyonunda 1995 yılındaki gibi önce arazi kullanım kararları kesinleştirilip, ardından bu kararlara göre ulaştırma planlaması istenmemiştir. Açıkçası yeni durum 1995 deneyiminden tamamen farklıdır. Zaten arazi kullanımı-ulaştırma bütünlüğünün gözetilebilmesi ümidini veren bu organizasyon yapısının kent planı ile ulaştırma planının eşzamanlı yürütülmesine olanak tanımasıdır.” diyor. Özenle seçildiği belli olan sözcüklerle ağzında çevirmeye çalışsa da gerçek durum şudur: İMP’deki ilgili çalışma gruplarının “aynı çatı altında, yanyana” çalışmaya başlamaları kent planı ile ulaştırma planının birlikte yapılmasını sağlamamıştır. İMP’nin hazırladığı 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planı onaylanmıştır. 1/25.000 ölçekli planlar ise önümüzdeki haftalarda onaylanacaktır. Ulaştırma Ana Planı ise jICA (japan International Cooperation Agency) tarafından yapılmaktadır. Herşey bu denli yalın ve açıkken ve bu konu artık o kadar da önemli değilken, bana “stratejik planlama ve arazi kullanımı-ulaştırma etkileşimini gözeten bir planlama anlayışı gibi konularda kafası karışık” demesinin başka kişisel nedenleri olduğunu düşünüyorum.
On Yıldır Süren 1997 İstanbul Ulaştırma Ana Planı (İUAP) Takıntısı
Prof Dr. Güngör Evren, yazısında birçok yerde, 1997 yılında İTÜ tarafından tamamlanan ve benim yöneticiliğini yaptığım İstanbul Ulaştırma Ana Planı’nın eksik ve yanlışlıklarını eleştiriyor. Çalışmada, anlamlı amaçların tanımlanmadığını, stratejiler, politikalar, ilkelerin atlanarak model aracılığı ile gelecekteki ulaşım taleplerinin tahmin edilip gerekli yatırımların belirlendiğini, “hangi model ve niçin” sorularının bile sorulmadığını belirtiyor. 1997 İUAP’na ilişkin olumsuz görüşlerini on yıldır her fırsatta belirten Prof. Evren’e bu çalışmanın hangi amaçlarla ve hangi koşullarda yapıldığını son kez hatırlatmak isterim. Çalışmanın birincil amacı, 1995 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından tamamlanan 1/50.000 ölçekli İstanbul Metropoliten Alan Alt Bölge Nazım İmar Planı’na eklemlenmek üzere, 2010 yılını hedef alan bir dönem içinde hangi ulaştırma projelerinin, özellikle de raylı sistem projelerinin, hangi önceliklerle yapılması gerektiğini ortaya koyan bir ulaştırma planı yapmaktı. Bu nedenlerle çalışmada, tıpkı bugün İMP’de yapılmış olan çalışmada olduğu gibi, öncelikle toplanan verilerle ulaşım modeli kalibre edilerek, 2010 yılındaki farklı iki arazi kullanımı senaryosuna göre, ulaşım talepleri öngörüldü ve uygun ulaştırma projeleri belirlendi. Çalışmanın bütçesi, kadrosu ve bilgisayar yazılım ve donanım olanakları bugünkü çalışmayla karşılaştırılamıyacak ölçüde kısıtlı ve mütevazi idi. Veri toplama çalışmaları İBB’nin, Şehir Planlama Müdürlüğü, Araştırma Müdürlüğü, Trafik Müdürlüğü, Ulaştırma Koordinasyon Müdürlüğü gibi ilgili birimleri tarafından yapıldı. Evhalkı yolculuk anketlerinde %1’lik örneklem oranı hedeflenmesine karşın, yaptığımız denetimlerde anketlerin yarısından fazlasının eksik ya da yanlış olduğunun anlaşılması nedeniyle, Prof. Evren’in “gerekli örneklem büyüklüğünün altında” diye küçümsediği % 0.41 lik bir örnekleme oranı gerçekleşebildi. İlginç olan şudur ki İTÜ’nün denetiminde, neredeyse sıfıra yakın bir maliyetle, İBB tarafından gerçekleştirilen veri toplama çalışmalarından elde edilen sonuçlar İMP tarafından, 2.5 – 3 milyon dolarlık bir ihale bedeli ödenerek, % 2.2 örnekleme ile yaptırılan anketlerden elde edilen sonuçlarla büyük ölçüde uyuşmuştur.
Bu da böyle bir çalışmanın başarısı ve niteliğinin toplanan verilerin çokluğu, maliyeti ve çalışma grubunun kalabalıklığı gibi etmenlerden önce neyin nasıl yapılacağını bilmekle ilgili olduğunu gösteriyor. Birkaç kişiden oluşan çekirdek bir kadronun (İTÜ’nün çalışma grubu toplam sekiz kişiden oluşuyordu), kısıtlı veri, yazılım ve donanım olanaklarıyla, İTÜ İnşaat Fakültesinin Ulaştırma Anabilim Dalındaki küçük bir odada bazen sabahlara kadar süren özverili çalışmalarıyla ve İBB’nin ilgili birimlerinin desteği ile tamamlanan çalışmadan elde edilen temel sonuçlar, bugüne kadar birçok kişi ve kurum tarafından sayısız çalışmada kullanıldı. İUAP’da, 2010 yılı için önerilen raylı sistem ağının gerçekleşmesi durumunda İstanbul’daki yolculukların % 27’sinin raylı sistemle yolculuk yapacağı öngörülmüş, kentin arazi kullanımını doğru planlıyarak ulaşım taleplerinin azaltılabileceği sayısal değerlendirmelerle ortaya konmuştur. İBB tarafından onaylanan ve üç yılda bir gözden geçirilmesi öngörülen planla ilgili gözden geçirmeler yapılamamıştır. İUAP’da önerilen raylı sistem projelerinden bir bölümü inşa edilmektedir, bazı projelerde İBB değişiklikler yapmıştır. Kuşkusuz, her planlama çalışmasında olabileceği gibi, 1997 İUAP’da eksiklikler ve değişik bakış açılarıyla eleştirilecek noktalar olabilir. Ancak bu plan, özünde, toplu taşımanın ve özellikle de İstanbul ölçeğinde bir mega-kentin en büyük eksiği olan raylı sistemin geliştirilmesini amaçlayan ve öneren bir plandır ve bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu planda 3. Boğaz Köprüsü ve çevre yolları, karayolu tünelleri ve kavşakları gibi otomobil trafiğini arttıracak projeler yoktur.
Prof. Dr. Evren, benim son yıllarda değişik forumlarda sunduğum bildirilerde belirttiğim “paradigma değişikliği”, “sürdürülebilir ulaştırma”, “kent insan için olmalı”, “otomobil kente uymalı” gibi “iddialı” görüşlerimin bu planda yer almadığını ve bu kavramların gereğini yerine getirmek için planda hiçbir şey yapılmadığını söylüyor. Ben hiçbir zaman on yıl önce yukarıda açıklamaya çalıştığım çerçevede yapılmış olan İUAP’da bu kavramların son yıllardaki bildirilerimde yazdığım biçimlerde yer aldığını söylemedim. Kendisi benim böyle bir izlenim yaratmaya çalıştığımı düşünüyorsa, bu ancak benim tüm söylediklerimi ve yazdıklarımı öyle algılamak istediğinden olabilir. Ancak, karayolu projelerine yer vermediği için karayolcular tarafından eleştirilen, 2010 yılına kadar raylı sistem ağının 274 km.ye çıkarılmasını öngören, otomobil trafiğini azaltmak için otopark politikaları ve park et-bin alanları öneren bir planın yukarıdaki kavramlara karşı olduğunu söylemek mümkün müdür?
Prof. Dr. Evren yazısında siyasilerin plana saygılı olmaları gerektiğini, bu amaçla en başta plancılar olmak üzere toplumun mücadele etmesi gerektiğini belirtip “ Prof. Dr. Haluk Gerçek, yöneticisi olduğu 1997 planı için, kendisine bu konudaki uyarılarıma karşın, gerekli duyarlılığı göstermemiştir.” diyor. Uyarılarından neyi kasettiğini anlıyamadım. Bu uyarılar, belki de, özellikle son yıllarda gittikçe denetliyemediği bir gerginlik ve hasmane bir tavırla, benim katıldığım toplantılarda beni zor durumuda bırakacağını düşündüğü sorular sormaya çalışmasıdır.
Kendi görev almadığı planın eksik ve yanlışlıklarını bulmak için plan raporunu dikkatle incelemiş olduğunu düşünüyorum. Gene de “anlamlı amaçlar, stratejiler, politikalar, ilkeler” konusunda biraz daha insaflı olmasına katkısı olabilir ümidiyle, Sonuç Raporu’ndaki “2010 yılındaki arazi kullanımı, 2010 yılındaki ulaşım durumu, ilkeler ve politikalar, tarihi yarımada ile ilgili trafik, otopark politikası, ulaştırma ana planının uygulanması” bölümlerini bir kez daha okumasını öneririm.
İMP’deki Danışmanlık Görevinden Niçin Ayrıldım ?
İMP’nin kuruluş aşamasında Prof. Hüseyin Kaptan, birçok akademisyenle yaptığı görüşmeler çerçevesinde, benimle de görüştü. Üniversiteden izin alarak, tamzamanlı olarak, ulaşım grubunu yönetmemi önerdi. Kendisine, İBB’nin İMP konusundaki kararlılığı ve samimiyeti konularında kuşkularım olduğunu söyledim. Ayrıca hükümetin yapmayı düşündüğü ve o sıralarda da tartışılan 3. Köprü ve Boğaza karayolu tüneli gibi projeler bir süre sonra İMP’nin masalarına geldiğinde nasıl bir tavır alınacağını sordum. Prof. Kaptan bana, “üniversite hocaları ve plancılar elele verip siyasal otoriteye karşı bir kalkan oluşturursak onları bu gibi yanlış projeleri yapmama konusunda ikna edebileceğimize inandığını” söyledi. Bir süre düşündükten sonra, İUAP çalışmasında birlikte çalıştığım bir arkadaşımla birlikte, haftada birgün ulaşım grubunda danışman olarak görev yapmayı kabul ettik.
İMP’de, 1 Eylül 2005 tarihinden istifa ettiğim 31 Mart 2006 tarihine kadar, 7 ay süreyle haftada bir gün danışman olarak görev yaptım. Göreve başladığımda ulaşım grubu kadrosu yeni oluşuyordu. Grup yöneticisi olarak göreve başlamış olan Dr. Murat Çelik, bir yandan kullanılmasına karar verdiği ve lisansları alınan bir ulaşım modeli programı için İstanbul’un ulaştırma ağına ilişkin verileri toplatmaya çalışırken, diğer yandan evhalkı anketlerini ve trafik sayımlarını yaptırmak üzere açılacak ihalelerle ilgili bürokratik işlerle uğraşıyordu. Metropoliten planlama grubunun çalışmaları da bütün çabalarına karşın öngörülen iş programının oldukça gerisindeydi. Görev yaptığımız günlerde koordinasyon ve bilgilendirme toplantılarına katıldık. Çalışma grupları arasında ciddi koordinasyon sorunları vardı. Çalışmaların belirlenen takvime göre yürütülmesi mümkün gözükmüyordu. İMP yönetimine bir iki kısa rapor yazarak çalışmaların yürütülmesi ve evhalkı anketleri ihalesi için hazırlanan şartname taslağı ile ilgili görüşlerimizi bildirdik. Ekim ayı başında verdiğimiz rapordan aldığım şu alıntı, danışmanlığa başladıktan bir ay sonraki durumu açıklar sanırım: “İyi niyetli ve gayretli çalışmalara karşın, çalışmanın aşamaları, yöntemi ve takvimi konularında bazı belirsizlikler bulunmaktadır. Öncelikle, diğer çalışma grupları ile koordinasyon içerisinde, gerek 1/100.000 ölçekli Staratejik Plan’a gerekse Ulaştırma Ana Planı’na yönelik olarak, ayrıntılı bir iş programı ve Ulaşım Planlama Grubu’nda çalışan tüm elemanların, bu programa uygun olarak, görev ve sorumluluk tanımları yapılmalıdır. Tarafımızdan ve diğer danışmanlardan beklenen danışmanlık hizmetlerinin verimli biçimde ve koordinasyon içinde yürütülebilmesi için, bu hizmetlerin, birbirleriyle örtüşmeyen, iyi tanımlanmış problem paketleri şeklinde belirli bir iş programına bağlanması yararlı olacaktır.“
Çevre Düzeni Planı’nda yer alacak ulaştırma projeleri, genellikle İBB Ulaşım Dairesi’nin isteği doğrultusunda sık sık değişiyordu. Her hafta yeni bir proje kümesi ile karşılaşıyorduk. İMP’nin kullanacağı ulaşım modelinin kalibrasyonu için gerekli veriler bile henüz toplanmamış olduğundan, bu projelerin 1997 İUAP’da kullanılan model ile test edilmesi kararlaştırıldı. Ancak 1997 planı 3030 sayılı yasa ile tanımlanmış metropoliten alanı kapsarken, 2004 yılında İBB’nin sorumlu olduğu metropoliten alan, İstanbul il sınırları esas alınarak genişletilmişti. Bu nedenle, İMP’ye verdiğimiz raporda şunları belirttik: “Öncelikle, bölgeleme sisteminin genişleyen çalışma alanını da kapsayacak şekilde revize edilmesi gerekmektedir. Bundan sonra hedef yılı planlama verileri (nüfus, istihdam ve öğrenci sayıları), oluşturulacak yeni bölgeler itibari ile tahmin edilmelidir. Diğer yandan test edilmesi istenen stratejik ulaştırma projelerinin de tanımlanmasına başlanmalıdır. Ancak, yukarıda belirtilen verilerin, oldukça zaman ve emek isteyen ve diğer gruplarla koordinasyonu gerektiren çalışmalar sonucunda ortaya çıkabileceği göz ardı edilmemelidir. Söz konusu projelerin test edilmesinin bugünkü çalışma temposu ile yıl sonunda tamamlanmasının mümkün olamayacağı düşünülmektedir. Sonuç olarak, bu aşamada, idarenin de mutabakatı ile gerçekçi bir iş programının ivedilikle hazırlanarak, bundan sonra yapılması gereken çalışmaların bu programa göre yürütülmesi gereklidir.“



6 Yorum
Ahmet Eryüksel
Olumsuz bir tanımlmayı kamuoyunun duyabileceği şekilde söylemek, yayınlamak “eleştiri” adı altında yapılır oldu gerçekten. Eleştiri kişileri hedef aldığında daha bir dikkatli olmak icab eder. Bunun yayınlandığı ortam bile önemlidir. Yüz yüze yapılabilecek konuşmaları binlerce kişiye açık platformlarda yapmak (hatta yüz yüze özellikle yapmayıp da yaygın ortama bunu sirküle etmek) ne kadar etik bir davranıştır.
Mimarlık dünyası bu yüzden alt üst şu anda. En abest suçlamalar her yolla yapılıyor ve bazı kişiler kurumsallık adına bile böyle yapmakta bir sakınca bulmuyorlar. Kendileri için birşey söylendiğinde müthiş derce sinirlendikleri halde siyasal rakipleri olarak gördüklerine istediklerini söyleyip, bunu iftiralar boyutuna kadar yükseltebiliyorlar.
Sayın Gerçek’in bu serzenişli yazısı en çok bu sitenin okuyucuları tarafından anlaşılacak konumda bence. Çünkü onların da başına bu tür bir sorun geldi bir süre önce.
Ben ortamın kendi zihin süreçlerinden süzülere daha mantıklı ve hakkaniyeti elden bırakmayan eleştiri yöntemlerine dönmesini bekliyorum. Bunu canı gönülden istiyorum.
Buna hepimizin ihtiyacı var.
Saygılarımla
pervin sarıoğlu
amaç planlama tartışması değil. amaçlar çoğaldı ve artık akıl süzgeci yerine garip bir tutku yüklemesi bedenleri sarıyor, eski dost, arkadaş, saygın mesleki durum filan dinlemeden paça kasnak aşağı çekme girişimi yaşanıyor. bu niye diye sormanın faydası yok, histeri gibi birşey.
ama her yerde, her ortamda, her fırsatta. hocamız da bilgilendirici bir yazısından sonra, ona cevap veriyormuş gibi başlayan ancak türlü hakaretler içeren bir yazıya muhattap olmuş. bu vaziyet sıklıkla gündeme geliyor bu aralar.
mühim problem daha çok budur.
saygılarımla
kenan can siper
son zamanlrdaki tahammülsüzlüğe, eleştiri denemeyecek kadar ağır konuşma ve yazma kültürüne, mesleki saygınlıkları olan insanlara “ben seni şu zannettim” türünden yaklaşımlarla yıpratılmasına karşıyım. bilimsel alanda da meslek odası ortamlarında da aynı tür bir yöntemin geçerli sayılması kötü bir gelenek bence.
şimdi belirli düzylerdeki insanlar “ben söylediğin gibi değilim” diye kendisini ispat mı etmeli her vakit kamuoyuna. niye saygın insanlar bu duruma düşürülüyor. çok yıpratıcı ve anlamsız gerçekten.
böyle zorlukları yaşamayalım lütfen ve eleştirnin bir gerekçesi olsun, karalamanın sebebi değil.
saygı ve sevgilerimle.
mehmetterzi
kişisel karalamalara varan “eleştiri” yapmak bazı eski solcuların en geçerli yolu oldu. hatta bunların bir kısmına eleştiri bile denemeyecek kadar kötü yalanlar olduğu son mimarlar odası seçimlerinde görüldü. bu “ağabeylerimiz” özgüvenlerini yitirdikçe ve toplumsal alandan koptukça saldırgan bir üslup içine girmekte bir beyis görmüyorlar.
herkesi ikna eden, gücünü mantıklı açıklamalardan alan bir söylem yerini, “şuncu, buncu, neoliberal, belediyeci, falan partili” ye varan bir oşumsuz hatta kadar sürüklenmektedir.
bu bir dönem hastalığı galiba. son aylarda yaşıyoruz ve sayın Gerçek’in yazısını okuyunca tüm bunları tekrar hatırladım. hocam geçmiş olsun, tabi ki size ne atarlarsa atsınlar izi de kalmaz ama yine de bu derece sertliğin ortamda yapılabiliyor olması üzücü.
saygılarımla
Lale Gür
Haluk beyin yazısını yarıda kesip önce Güngör beyin yazısına döndüm, sonra tekrar Haluk beyin yazısını bitirdim.
Buradaki yüzdelerle verilen bilgilere bir yorum yapmam çok zor ve çok uzmanca onlar.
Ama üslup açısından ben Haluk beyin cevap verirken bile takındığı ölçülü tavır için etkilendiğimi söylemeliyim. Çünkü Güngör beyin yazısında kavramlar, buna bağlı sonuçlar ve kişisel eleştirler çok sert. Sahiden acımasız ve bir bilim adamı olarak başka bir bilim insanına söylenmesi zor şeyler.
Haluk bey doğal olarak burada cevap hakkını kullanmış ve bunu hepimizin anlayacağı şekilde, belirli sınırlarda makul miktarda sertlik ile bitirmiş.
Bilim insanları arasındaki ilişkiler keşke herhangi bir sertlik içermese.
Saygılarımla
teoman çiftçiler
Sayın Evren’in yazısını okuduğumda aşağıdaki yorum yapmıştım
“Haluk Gerçekin ilk yazısı bağlamını çok aşan ve yıllara dayalı bir eleştiri, bu kadar derinden gidince sanki ortada duran bunca kavramın yeniden açıklanması için Sayın Güngör Evrenin bu yazısına bir Sayın Gerçek tarafından cevap hakkı daha gerekiyor. ”
Sayın Gerçek bence bu cevabı vererek hem bizi aydınlattı hem de son zamanlarda saygın kişiler üzerinden geliştirilen ve komplo teorilerine kadar vardırılan karalamalara genel olarak bir cevap verdi.
Benim görüşüm bilimsel tartışmalar da dahil olmak üzere çıta yukarıda tutulmalı, kişisel hakaretlere varan yöntemler seçilmemelidir. Sayın Gerçek’in tutarlı düzgün kişiliği ve bugüne kadar gözümüzün önünde yaptıkları en büyük güvencemizdi, sağolun hocam.
Saygılarımla.