Söyleşi:Perihan Bayraktar
“İstanbul Hayali / Elinde Proje Var”, şehir plancı Aron Angel’in ilginç yaşamına eğilirken, Türkiye’nin kentleşme tecrübesinin her safhasına ilişkin özgürce konuşan bir belgesel.
Türkiye kentleşmesine ilişkin değerlendirmenizde katmanlar biçiminde bir gelişmeden söz ediyorsunuz. Buna göre Türkiye
kentlerinde üç ana katman bulunuyor: Sırasıyla ulus devletin, emek gücünün ve sermayenin kentleşme katmanları
Yönetmen Perihan Bayraktar’ın ODTÜ öğretim üyesi H. Tarık Şengül’le yaptığı uzun söyleşi filmin sınırlarını aşınca, duruma Bir+Bir el koydu. Kentlerimiz 90 yılda nereden nereye geldi? Kim kazandı, kim kaybetti?
Meydanlarımızı geri alabilecek miyiz? Çılgın projeler ve ötesi… H. Tarık Şengül anlatıyor.
H. Tarık Şengül: Tıpkı kaya formasyonlarının oluşumu gibi, kentlerimizi de böyle katmanlar halinde görebiliriz.
Her dönemde o döneme özgü toplumsal ve siyasal ilişkiler ortaya çıkıyor. Her kent, kendi tarihselliği ve coğrafî konumu çerçevesinde, o dönemin özelliklerini taşıyan bir kentleşme katmanının inşasına sahne oluyor. Türkiye kentlerinde Osmanlı katmanı üzerine bugüne kadar uzanan üç katman daha kondu. Her katman bir öncekinin üzerine inşa edilirken kaçınılmaz olarak onunla belli bir hesaplaşmaya giriyor. Bazı yerlerde kendinden öncekini tümüyle ortadan kaldırıyor. Bazen onunla uyumlanıyor. Bazen birbirlerine dokunmuyorlar. Bir süre sonra hâkim katmana yeni doğmakta olan bir başkası tarafından meydan okunuyor. İkincilleşmeye başlayıp sonra gelene boyun eğiyor. Ancak tümüyle yok olmuyor.
Tasnifinizde ulus-devletin kentleşmesi 1923’ten 1950’ye kadar sürüyor. Devletin kendisi nasıl kentleşiyor?
Osmanlı katmanının üzerinde, 1923’ten başlayarak daha ziyade devletin kendisini mekâna bir anlamda yedirdiği, mekânsallaştığı, topraksallaştığı, aynı zamanda ulus oluşturma gibi bir projeyi gerçekleştirdiği bir katman görüyorum. Aslında, bu süreç daha önce başlıyor. Örneğin, ulusdevletleşme sürecinde sık karşılaşılan etnik homojenleştirme büyük ölçüde I. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşiyor. Osmanlı kentlerinin çoklu etnik mahalle sistemi, Cumhuriyet sonrası kentlerde büyük ölçüde aşınmış görünüyor. Öte yandan, ulus-devletin devlet tarafına yönelik asıl müdahaleler Cumhuriyet sonrası geliyor. Ankara’nın başkent olması, kentlere planlamanın ilk defa kapsamlı biçimde girişi, demiryollarının her yere uzanışı, devlet yatırımlarının bütün ülkeye dağıtılması gibi projelerin yanı sıra, homojen bir Türk ulusu yaratmaya yönelik arayışlar kentleşmenin belirleyicisi. Yani ‘23-‘45 arası, daha çok devletin kentleştiği bir dönem. İlk defa kapsamlı bir belediyeler yasası çıkıyor. Her yere planla girip, Osmanlı’nın daha organik,
Doç. Dr. H. Tarık Şengül, ODTÜ Kentsel Politika ve Yerel Yönetimler anabilim dalı öğretim üyesi. “Kentsel Çelişki ve Siyaset” ve “Muhafazakâr Popülizm” kitaplarının yazarı.
daha düzensiz, plansız kentlerinin yerine, denetimi kolaylaştıran ızgara biçiminde planlar koymaya başlıyorlar. Bir yandan vatandaşı tanımlıyor, diğer yandan onu mekâna kodlayarak kontrol etmeye çalışıyor. Devlet varlığını mekân aracılığıyla hissetirmeyi hedefliyor. Ancak, bu kolay bir süreç değil. Zaten savaştan çıkmış bir toplum, onun üstüne 1929’dan başlayarak bir dünya krizi ve o krizin bir parçası olarak gelen II. Dünya Savaşı ortamında, başarı ve başarısızlıklarıyla, kıt kaynaklarla ulusdevlet kendisini mekânsallaştırıyor. Bir yer-yurt kuruyor kendisine.
Emek gücünün kentleşmesi, yani ikinci katman, 1950’den ‘80’e kadar sürüyor.
Devlet merkezli kentleşme II. Dünya Savaşı öncesi malî sorunlar yaşarken, savaş sonrası daha büyük bir meydan okumayla karşılaşıyor. Marshall yardımlarının getirdiği tarımda makinalaşma, binlerce kır yoksulu yaratıp hızla kentlere göç ettirerek kent yoksuluna dönüştürürken, kentleri yönlendirmekte halihazırda zorlanan devlet otoritesi ve öngördüğü kentleşme modeli büyük ölçüde çöküyor. ‘50-‘70 döneminde, büyük kentlerin nüfusu iki kat artıyor. Konut stoku, İstanbul’da yüzde 55, Ankara’da yüzde 50, İzmir’de yüzde 45’lere ulaşan düzeylerde gecekondulardan oluşmaya başlıyor. Gecekondular hepimizin bildiği gibi, devletin yetersiz kaldığı piyasa koşullarında, göçmen nüfusun bir buluşu olarak ortaya çıkıyor. Ulus devletin kurmaya çalıştığı mekânın çeperlerinde, kendilerine ait olmayan alanlarda, ama bir zorunluluk sonucu kendi mekânlarını, kendi kentlerini yaratıyorlar. Devletin ve devletin gözdesi orta sınıf mekânlarından olabildiğince uzak durmaya çalışıyorlar. Çünkü bu bir meydan okumadan çok, hayatta kalma mücadelesi. Göçmen nüfus başta sanayi olmak üzere ekonomiye emek gücü olarak hizmet veriyor. İşte bu, emek gücünün kentleşmesi.
1980’den günümüze kadar süren üçüncü katmana gelelim: Sermayenin kentleşmesi.
Türkiye’nin ekonomik politikalarında ‘80’de bir değişim yaşanıyor. Siyasete 12 Eylül gibi bir darbenin vuruluşuyla paradigma bir kez daha değişiyor. Bu kez, dışa açık büyümeye çalışan bir ülke. Sanayileşme çabalarını büyük ölçüde bir yana bırakan, ithal ikameci, korumacı politikalardan uzaklaşan, daha çok dışa açık büyüme modeliyle gelişmeye çalışan bir ülke. Daha sonra küreselleşme, neoliberalizm gibi birtakım süreçlere eklemlenen ekonomik ve toplumsal-siyasal yapı, yeni bir kentleşme dönemini doğuruyor. Önceki döneme bakarsanız, kıt kaynaklarını kentleşmeye değil, sanayileşmeye ayıran bir ülke var. ‘80 sonrası ise, artık sanayiye yatırım yapmayan bir sermaye yapısı var. Çünkü, korumanın kalktığını, kâr hadlerinin düştüğünü görüyoruz. Büyük sermaye grupları, gözlerini devletle birlikte kentlere yöneltiyor. Altyapı yatırımları Özal döneminde başlıyor. Bu sürecin, finansallaşma olarak adlandırılan ve ekonominin büyük ölçüde üretim dışı alanda yaratılıp kullanıldığı bir işleyişe dönüştüğünü görüyoruz. Sermayenin de gözünü kentlere dikmesi sonucunda, büyük kentlerde büyük ölçekli yatırımlar, büyük konut alanları, alışveriş merkezleri, beş yıldızlı oteller, kondominyum denilen yapılar, yani rezidanslar ve plazalarla kent mekânı, geçmişten çok farklı bir nitelikte, ekonominin bir parçası, hatta itici gücü olmaya başlıyor. Dolayısıyla karşımıza üçüncü bir katman çıkıyor. Ben bunu sermayenin kentleşmesi olarak adlandırdım. İkinci ve üçüncü katmanlar arasındaki temel farklar neler? Emeğin kentleşmesinde, kent bir anlamda yeniden üretimin mekânıydı. Bir yerde üretim yapıyorsunuz, iş gücü yığılıyor ve orada kendisini üretiyor. ‘80 sonrasının kentleşmesinde ise mekânın kendisinin metalaştığı yeni bir anlayışa yönelindi. Bu
1960’ların bir DPT raporundan: “Gecekondular, işgücünün yaşadığı yerler. Bu gecekonduları yapmasalar, devletin sırtında bir yük oluşturacaklar. Oysa kendi sorunlarını kendileri çözüyorlar. Biz de kaynakları sanayileşmeye aktarıyoruz”. Şerif Gören’in 1978’de çektiği “Derdim Dünyadan Büyük” filminin final sahnesi. Az sonra gecekondu yıkımına gelen ekiplere Gencebay ve mahalle sakinleri hep bir ağızdan “Bitecek Dertlerimiz”i söyleyecek.
yönelimin çok kritik bir boyutu var. Çünkü bir şey meta oluyorsa, artık yeniden üretimi değil, bir an önce tüketilmesi beklenir. Dolayısıyla kentsel çevreler hızla dönüşüyor. Kent, yeni yapıların bile kısa sürede elden çıkartıldığı, bir anlamda tüketilen bir meta olarak karşımıza çıkıyor. Kentleşme süreçleri, yaratıcı yıkıcılık olarak adlandırılan meta merkezli bir mantık tarafından yönlendiriliyor artık. Yani kent artık başta emek gücü olmak üzere metaların üretildiği yer değil, bizzat metanın kendisi. En kısa sürede tüketilmesi gerekiyor ki, yerine yenisi konu labilsin Alışveriş merkezlerinin bile on yıl gibi bir sürede nasıl eskidiğine dikkatinizi çekmek isterim. Önceki dönemin katmanlarına ne oluyor?
Bu dönem, daha önceki dönemin yeniden üretimi hedefleyen devlet mekânlarına göz dikti. Tekel binaları, Sümerbank tesisleri, şeker fabrikaları, daha önce o katmanın yarattığı bütün birikimler büyük ölçüde sermayenin mantığına uyarlanıyor, ya yerine başka bir şeyler yapılıyor ya da başka bir işleve dönüştürülüyor. Benzer biçimde, emek gücünün mekânları gecekondularda da aynı durumu görüyoruz. Kentsel dönüşüm projelerine bakın: Sulukule, Başıbüyük, Ayazma, hepsi emek gücünün kendisini yeniden ürettiği alanlarken bugün hızla kazındılar. Yerlerine şimdiki yeni sermayenin kentleşmesinin mantığına uyacak, orta üst sınıflara hitap eden yeni mekânlar yapılacak. Bu tam da ilkel birikim olarak tanımlanan bir mülksüzleştirme süreci. Gerek kamunun kaynaklarının tasfiyesi, gerekse emek gücü-nün elindeki kaynaklara el konulması anlamında, büyük bir mülksüzleştirme ve sermayenin yeniden finanse edilmesi sürecini yaşıyoruz.
sela Ankara’nın başkent oluş serüveni hep şu algılamayla birlikte veriliyor: Cumhuriyet rejimi kuruldu ve Ankara’yı laboratuar olarak kullandı, kendi modernleşme projesini oradan bütün ulusal mekâna yaymaya çalıştı. Bu belli ölçülerde doğru, ama belli ölçülerde yanıltıcı. Ankara’nın başkent oluş hikâ-yesi, bunun ötesinde bir iktidar mücadelesi. Kurtuluş Savaşı sonrasında iki proje var. Biri reformist, biri daha radikal. Reformist görü¬nenler İstanbul’a dönmek istiyorlar. Kemalist kesimse Ankara’da kalmak istiyor. Bir gece yarısı operasyonuyla birden Ankara başkent ilan ediliyor. Tam da burada Kemalist projeye bağlı olanlar iktidara ağırlıklarını koyuyorlar. O an aslında iktidarın tesis anı. İstanbul’a dönülseydi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin başka türlü yazılabileceğini düşünüyorum… Sol partiler ve hareketler 1960 ve ‘70’li yıllarda kendilerini emek gücünün mekân-larında kurup, oradan merkezî devletin mekânlarına doğru yürümeye çalıştılar. Bugün emek sermaye karşısında bir yenilgi yaşıyorsa, bunu fabrikalarda, sendikal alanda yaşadığı kadar ve belki çok daha somut biçimde kentsel dönüşüme konu olan gecekondu alanlarında yaşıyor. Tam da bu nedenle, önümüzdeki dönem toplumcu bir siyasal proje Türkiye’nin gündemine ciddi biçimde gelecekse, bu siyasî partilerin, hareketlerin ya da aydınların kafasından olduğu kadar,kent mekânına yönelik proje ve mücadelelerden çıkacak.
İktidarın bugünkü yapısına gelirsek…
Geçtiğimiz yıllarda, Şehir Plancıları Odası’nda genel başkanlığı yürütüyordum. Dönüşüm alanlarından biri olan İstanbul Başıbüyük’te bir kayalık alana çıktım ve aşağıya baktım. Müthiş bir manzara. Ve o anda farkediyorsunuz: İktidara oy vermiş de olsalar, Başıbüyük’ü gecekondululara bırakmayacakları açık. Sermaye, iktidar sahibi olarak o alanı istiyor. O alanı aldığı ölçüde iktidar sahibi. Bütün bu “İstanbul dünya kenti” senaryosu da aynı biçimde. İstanbul’un bu derece sivrilmesi, arkasından ortaya çıkan çılgın projeler, 3. Köprü, 3. Havaalanı, Yeni İstanbul aracılığıyla bir başka iktidar tesis ediliyor. Şu olmuyor: Bir iktidar kurulup da sonra kendi mekânını kurmuyor. O iktidar o mekânla birlikte kuruluyor. Finans sermayesinin ve onun temsilcilerinin öne çıktığı yeni bir iktidar. Ancak şu da bir gerçek ki, bu süreç kendi iç çelişkilerini de yaratıyor. Katı olan her şeyin buharlaştırılıp yıkıldığı bu sürecin merkezî ve yerel yönetim düzeyinde koordinasyonunun, muhafaza etme vurgusu yapan muhafazakâr bir iktidar tarafından yapılıyor olması, ayrı bir ironi konusu. Gerçek şu ki, yoksulların, gecekonduluların, küçük esnafın desteğini alarak iktidar olanlar, önce bu kesimleri cezalandırıyor. Tıpkı eleştirdiği seçkinler gibi, bu kesimleri dışlıyor. Yerinden ettiği seçkinlerin yerine geçip yeni seçkini oluşturuyor. Bu nedenle her gün biraz daha tutar-sızlaşıyor. Ancak, burada sorun artık iktidar değil, alternatifi yaratacak muhalefetin bu tutarsızlığı gösterebilecek bir yetkinliğe sahip olmaması.
Bütün diğer sorunlar yanında, muhalefet açısından en büyük sorun, çok sayıda nedenle mekânın kendisini siyasetin merkezine koyan bir strateji gelişti- rememesiyle ilgili. Şunu söylüyorum kısaca: Artık tartışmamız sadece kentleşmenin siyasetiyle ilgili değil, siyasetin kentleşmesiyle de ilgili. Bunu yapa-madığımız zaman 21. yüzyılın değil, 20. ve daha da vahimi, 19. yüzyılın siyasetini yapmış oluyoruz.
“Kent mekânına iki farklı bakış açısı var” diyorsunuz. Bunlar neler?
Mekân sıradan insanlar için, bizler için, alt gelir grubundan gelen bir emekçi için aslında bir yaşam alanı.
İyi yaşamak istediğimiz, ailemizle birlikte geleceğimizi üretmek istediğimiz, yeniden üretimimizi hem günlük, hem de uzun vadede gerçekleştirdiğimiz bir yer. Varolabilmenin de bir önkoşulu. Bunu olabildiğince beşerî bir biçimde yapmak istiyoruz.
O anlamda mekânın bizim için bir kullanım değeri var. Bu tabii yer yer bir maddî değer. Yani yatağımızı koy duğumuz yer, uykumuzu uyuduğumuz yer, yemeğimizi yediğimiz yer.

Bu anlamda bir maddîliği var. Ama aynı zamanda, bir sembolik kullanımı da var. Kimliğimizi, aidiyetlerimizi de temsil eden bir yer. Bu bizim için çok somut. Hani ilk defa sevgilinize evlenme teklif ettiğiniz yer oluyor bir noktada. Çocuğunuzun doğduğu bir yuva oluyor, üniversiteye giderken ders çalıştığınız ev oluyor. Hep bize somutluklarıyla dönüyor mekân. Ama diğer senaryo içinde, bugün kent aynı zamanda bir meta. Bizim gibi kullanım değeriyle kente bakanlar için kent ne kadar somutsa, kente bir meta olarak, bir spekülasyon kaynağı olarak bakanlar için de aynı derecede soyut bir şey. Çocuğunuzu doğurduğunuz ev, bir inşaat firması için 25. adadaki 45 numaralı bir apartman. Sizin hissiyatınız, bağlılıklarınız yok orada. Bir köşebaşı parsel olup olmadığı önemli, para edip etmeyeceği önemli. Bu iki anlayış hangi dönemde olursa olsun hep birbiriyle çatışıyor. Ama bugün çok daha açık bir çatışma var. Bütün gücünüzle yaptığınız gecekondunuz üç dakika içinde bir buldozer altında kalabiliyor. Siz istediğiniz kadar orada kendi tarihinizi yazmış olun.
Oraya TOKİ bloklarını dikecekleri için, artık on tane büyük ada, parsel, 300 milyonluk rant gibi çok daha soyut, insancıl olmayan kaygılar var. Mekânın metalar üretilen bir yer değil, bizatihi meta haline geldiği bir dönemdeyiz. Bu çok kritik bir buluş. Ve bu buluş, ünlü düşünür Lefebvre’in de söylediği gibi, kapitalizm krizlerinin de çözülmesinde önemli bir rol oynuyor. Kapitalizmin pazar yaratma krizini, birikimin nereye aktarılabileceğini çözen bir araç haline geliyor. Bakın, şimdi özellikle büyük kentlerde konut stoku, varolan hane ihtiyacının çok üzerinde. Alt gelir gruplarının hâlâ çok ciddi konut sorunu var. Ama bunun dışında kalan kesim ikinci, üçüncü hatta dördüncü konutlar, birtakım taşınmazlar satın alıyor. O konutlar hisse senedi niteliği kazanmış durumda. İnsanlar ihtiyaçları için değil, yatırım olarak konut alıyor.
Çok sayıda konut boş. Tıpkı hisse senedinin kasada durması gibi boş boş duruyorlar.
Bu çerçevede, yerel yönetimlerde nasıl bir değişim görüyoruz?
‘60’ların, ‘70’lerin yerel yönetimleri daha çok hizmet götürmeyi hedefliyordu. Çöpü toplayabilirse, yolu yapabilirse, kanalizasyonu halledebilirse başarı sayıyordu. Düzenli yapılaşmış yerlere götürülen temel hizmetlerle gecekondu bölgelerindekinin düzeyini karşılaştırdığımızda, aradaki eşitsizlik müthişti. Ama yerel yönetimlerin bunları kendine dert ettiği dönemler de oldu. ‘70’lerde Ankara’da Vedat Dalokay, başka kentlerde sosyal demokrat belediye başkanları, şöyle bir problematiği kentlerin önüne koydu: “Kentler büyük bir toplumsal eşitsizliğin kaynağı ve biz alt gelir gruplarının yanındayız” Gecekondulara öncelik verdiler. Mesela, Akkondu diye bir şey çıktı. Ucuz ekmek üretmeye yönelik fabrika fikri çıktı. Toplu konut projeleri çıktı. Batıkent mesela, Ankara’da Akkondu’nun gel¬diği sonuçtur. Başarısızlığıyla başarısıyla, bir sosyal devletin sorumluluk anlayışıyla karşı karşıya kaldık. O dönemin sosyal demokrat belediyeleri vardı. İstanbul’da sosyalistlerin kontrol ettiği küçük belediyeler de oldu. Bugün bambaşka bir belediyecilik anlayışı var. Daha öncekilerin kendisine toplumsal taban sayıp öne çıkarttığı kesimleri, bugünkü belediyeler karşısına alıyor. Gecekonduları dönüşüm projeleriyle ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu tabii “medenî mekânlar yaratma kaygısından çıkıyor” diye düşünülebilir. Ben o kanıda değilim. O yıkım alanlarının hepsinde büyük ölçekli rantlar yaratılıyor ve o rantlara ne yazık ki, belli kesimler el koyuyor. Çıkar grupları, müteahhitler, yandaş denilen kesimler… Bu belediyecilik anlayışı sermayenin mantığına uyumlanmış. Kent mekânını büyük ölçüde rant üzerinden kuran, o nedenle büyük projelere hiç dur demeyen, o büyük projeler uğruna tarihî mekânlar da dahil her yeri yakıp yıkabilen bir
yeni belediyecilik anlayışı. Başka kurumlar da var. TOKİ gibi bir kurum, kent yönetiminin güçlü bir paydaşı haline geldi. Kritik alanların hepsine, belediyelerle birlikte ya da belediyeleri hiç hesaba katmadan giriyorlar. Gerek belediye, gerek TOKİ uygulamalarında güçsüz kesimlerin mutlaka ve mutlaka kaybeden kesim haline geldiğini ve de kazananların da bu yeni sermaye sınıfı, rantiye sınıf-ları olduğunu ya da siyasî ilişkileri nedeniyle güçlü kesimler olduğunu görüyoruz. Bu artık bir demir kural haline geldi. Güçsüzler kaybediyor, güçlüler kazanıyor. Ancak asıl kötü olan şu: Bu durumun “şehirdeki tek oyun” olduğu kabulünü sadece iktidara ait belediyeler yapmıyor. Muhalefetin kontrol ettiği belediyeler de farklı nedenlerle bu oyunu kabullenmiş görünüyor.
Bir şehir plancısı gözüyle baktığınızda büyük kentlerde olanları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Planlama kurumunun da aşınması sözkonusu. Kentlerin bir bütün olarak planlanması gibi bir durum yok. Her ada, her parsel kendi gerçekliğiyle karşımıza çıkıyor. Yerel yönetimler ve ne yazık ki onlarla çalışan plancılar kentleri bir bütün olarak görmek yerine, ellerine verilen adalar, parseller bazında planlar yapıyorlar. Kentin bütününden kopuk şeyler bunlar. Sonunda, bir başka gerçeklikle karşı karşıya kalıyoruz. Ulusdevletin kentleşmesi dönemi de, emek gücünün kentleşmesi dönemi de kendi içinde önemli çelişkiler taşıyordu. Çünkü sınıf ayrışmaları o dönemlerde de, toplumsal yaşamı böldüğü kadar, kentleri de bölüyordu. Birinci dönemin çelişkisi Osmanlı kenti ve Cumhuriyet kenti, orta sınıf ve yerleşik nüfus çelişkileri olarak ortaya çıkıyordu. Ankara’da mesela, İstanbul’dan gelenlerin yarattığı bir Yenişehir karşısında, Ulus civarında eski kent dokusu, bu tür bir ikililik vardı. Ondan sonraki dönemde, daha düzenli konutlar, apartmanlar karşısında gecekondu mekânı vardı. Yine bunlar ikili yapılardı. Ama her ikisinde de şu iddia hiç terkedilmedi: Planlama kurumları, yerel yönetimler, kentleri bir arada tutmaya çalıştılar. Bunun kendi içinde sorunları olabilir. Ama bir bütün olarak korumanın, bir sosyal adalet boyutunun olduğu da ortadadır.
Ya bugün?
Bugün kentlerimiz büyük bir parçalanmayı yaşıyor. Artık ikiliklerden falan konuşmuyoruz. Kent dışında, alışveriş merkezleri inanılmaz bir çekim merkezi haline gelmiş durumda. Kentin alıştığımız sınırlarının çok dışına sarkan, kendi içine kapanan konut alanları görüyorsunuz. Korunaklı duvarlı kentler. Kapılarından içine giremiyorsunuz. Böyle kendi içinde, kabileler biçiminde, parça parça yaşıyorsun. Öbür tarafta yoksul gettoları karşınıza çıkıyor. Orada da bir içine kapanma. Bu kez gönüllü bir kapanma değil, koşullar nedeniyle, kendi içinde damgalanan, o yüzden dışarısıyla ilişkisi kesilen, yine kabileler biçiminde bir kent. Aslında, bu parçalanmış kent birbirinden giderek kopan, konuşmayıp kendi içinde söylenen kabileler toplamından oluşmaya başlıyor. Geçmiştekinden farklı olarak, sosyal hareketlilik bakımından da tıkanan bir kent. Eskiden de gecekondulu olmak zordu, ama aynı zamanda şunu da biliyordunuz: Bir eğitimle, emek pazarındaki konumunuz iyileştiği ölçüde orta sınıf haline gelebilirsiniz. Ben kendim bunun iyi bir örneğiyim. Gecekondudan başlayan bir hikâye, bugün daha orta sınıf bir akademisyene dönüşebiliyordu. Çünkü o kanallar belli ölçülerde açıktı. Bugün bulunduğumuz noktada bu kabileleşmenin, parçalanmanın ötesinde, artık o mobilite, sosyal ve mekânsal hareket kanalları giderek kapanıyor. Yoksulsanız yoksul kalmanız çok daha büyük olasılık. Kent kabilelere bölünüyor. İçinden konuşuyor. Bir biriyle konuşmuyor. O mobilitenin, hareketliliğin olmayışı başka düşmanlıkları doğuruyor. Önümüzdeki dönemin kentlerinin yarattığı yoksullukları da hesaba katarsak, çok çatışmalı, çok daha fazla güvenlik sorunları olan, giderek daha da fazla içine kapanacak bir kentle karşılaşmamız büyük olasılık. Kabile savaşlarının yaşandığı kentlere gebeyiz. Bu duvarlı kentlerin yaratılmasında, TOKİ birinci derecede mesul kurumlardan biri. Büyük şehirlerin belediyelerinin çok büyük bir bölümü, parti gözetmeden, imar planları değişikliklerinde önüne gelene ne yoğunluk istiyorsa veriyor. Başka yerlerde gördüğümüz türden, alışveriş merkezlerinin önünü kesen bir uygulama Türkiye’de yok; 2 istiyorsa 2.40
ARON ANGEL VE KAMU VİCDANI
Suça iştirak etmemek
Biraz da Aron Angel’den bahsedelim istiyoruz. İstanbullu musevi bir mimar ve şehir plancısı. İstanbul’u planlayan Prost’un sağkolu ve 40’lı yıllarda İstanbul belediyesinde çalışan tek şehircilik uzmanı.
Tarık Şengül: Prost ‘30’lu yılların ikinci yarısında İstanbul’a geliyor. 1948’e kadar, 12 yıllık bir deneyim. Aron Angel’in, Prost’la birlike İstanbul’un şekillenmesinde önemli bir rolü olduğunu biliyoruz. İstanbul o dönemde kentleşme hızı görece düşük, nüfusu sınırlı artan bir bir kent. Prost, İstanbul’un siluet meselesini çok önemsiyor.
İstanbul’un silueti bugünlerde de çok tartışılıyor. Evet, mesela Mimar Sinan camilerinin gerisinde, onu bastıran blok inşaatlar bir anda far- kedildi. Tabii olduktan sonra görmek bir yönetim sanatı değildir. Olmadan önce gerçeklerle yüzleşmek lâzım… Prost planı estetik kaygıları olan bir plandı. Silueti önemsiyor, Boğaz’ı önemsiyor. Tarihî yapılara yönelik korumacılık anlayışına sahip. Ama bir yandan da kronik hale gelmiş belli krizleri çözmeye çalışıyor. Bunların içinde ulaşım meselesi çok önemli. Unkapanı gibi, Eminönü gibi tarihî dokunun bulunduğu bölgelerde çok sayıda bina yıkılıyor. Çünkü ulaşım aksları açmak istiyorlar. Kuşkusuz burada kazananlarıyla kaybedenleriyle bir müdahalenin olduğunu görüyoruz. Prost devlet gücünü kullanan bir planlama kurumunun öneminin farkında. Planlama aracılığıyla kenti şekillendirmek istiyor. Tahrip etmemeye çalışırken, bazı müdahaleler, yıkımlar da uygulanıyor. Düşük yoğunluklu ortamda hazırlanmış plan, sonunda çok yüksek nüfus artışlarıyla başetme sorunuyla karşı karşıya kaldığında, çıkmaza giriyor.
Hemen öncesinde, 1950’lerin başında, Hilton meselesi var.

Aron Angel (1916-2010) Türkiye’nin ilk şehir plancısı. İnönü Gezi Parkı, en önemli eseri olarak kabul edilir.
Bu anlaşılabilir olsa da üzücü bir durum. Ancak asıl üzücü olan bugün Fikirtepe halkının karşısına bu projeye alternatif bir başka projeyle çıkan güçlü bir siyasî hareketin olmaması.
Latife Tekin’le Roll’da yapılan söyleşide (Ağustos 2005, sayı 100) bir bölüm vardı. Aydınlar Beyoğ lu’ndaki İtalyan apartmanlarını nasıl koruyacağız derdine düşmüşken, Latife Tekin Şişli’nin arkasındaki Halide Edip mahallesinin korunması için bir kampanya açmayı düşünmüş. “Rüya gibi bir gecekondu mahallesiydi” diyor, “o mahalleler korunsaydı, İstanbul bu kadar kötüleşmeyecekti”
Bunu yaparsanız en büyük tepkiyi oradaki gecekondululardan alacağınızdan emin olun. Bu bir realite. Bu mülkler, bugün gecekondulular için ana umut kaynağı. Buradan biz ne çıkartabiliriz diye bakıyorlar. Bu kesimin bir müzede yaşamayı tercih etmesini beklemek bir orta sınıf iyimserliği olur. Gecekondu bölgesini sit alanı ilan etmek, o kesimler açısından bir cezalandırmadan öteye gitmeyecektir. Bunu ortadaki dramın büyüklüğü açısından vurguluyorum. Ama Latife Tekinin dediğine tümüyle katılıyorum. Kentte bugün sadece problem, sadece yara ya da suç kaynağı olarak görülen yerler aslında değerli dokular, bu anlamda gelecek nesillere taşınması gerekir. Ben de üniversiteyi bitirene kadar Ankara’da, İncirli semtinde bir gecekondu mahallesinde büyüdüm. İşgal edilmiş bir gecekondu mahallesi. Sonra bütün o işgalciler, orayı kapatmış bulunan Ankara’nın büyük ailelerinden birine para ödeyip mülk sahibi oldular. Sonra Özal’ın uygulamaya soktuğu tapu tahsis belgeleri aldılar. Annemin sağlık sorunları nedeniyle biz daha önce taşınmıştık.

Oraya son gidişimde çok üzüldüm. Gözlerim nadiren dolar, gözlerim doldu gerçekten. Üniversiteyi bitirene kadarki geçmişimi orada yaşadım. Paylaşım, dayanışma, bugün artık görmekte zorlandığımız bir sürü değeri orada edindim. Solcuysak orada solcu olduk. Devrimcileri orada gördük. Sonra bir gün öldüklerini orada duyduk. Bir çatışmada ya da karakolda. Ben orada ODTÜ’yü öğrendim. ODTÜ’den solcu öğrenciler gelirdi. Yolların ortasına barikat kurulduğunu orada gördüm. Direnildiğini gördüm. Sonra bir anda bir yıkım ve arkasından bütün bunlar hiç olmamışcasına betonlar, betonlar… Korunacaksa, orası korunması gereken yerlerden biriydi benim gözümde de. Ama öylesine acımasızca bir tahribat var ki, mikro ölçekteki hikâyeleri kimsenin duyduğu yok. Taksim’i duymuyorlar. Atatürk Orman Çiftliği’ni görmezden geliyorlar. Sorun şu ki, içindeki değerler de büyük ölçüde öldürülüyor. Yani ölen sadece mekânlar değil. O mekânları değerli kılan yaşam biçimleri¬nin, düşünce biçimlerinin ortadan kaldırılamasa da büyük ölçüde marjinalleştirildiği bir dönemden geçiyoruz. Belki bu yıkımla hafızaların yok edilmesi arasında doğrudan bir bağ var. Belki biraz da bunu amaçlıyorlar.
Ankara’da Esenboğa havaalanı yolundaki gecekondular çirkin diye yıkıldı, oralara yüksek yüksek TOKİ’ler yapıldı, senelerdir boş duruyor. Aynı yol üzerinde, diğer mahallelerdeki binaların ön cephesi komik bir şekilde giydirme malzemesiyle kaplandı.
Melih Gökçek “oradan geçerken utanırdık” diyor. “Gecekonduları görmesinler diye yanımızdaki diplomatları lafa tutardık. Bunlardan kurtulunca diplomatlara rezil olmaktan da kurtulduk”. Hatta bir ara oraları panolarla kapatmak istemiş. Görünmesinler diye… 1960’ların bir DPT raporundan bir alıntı ya-payım. Bu da bir orta sınıf bakışı, ama diğerinden ne kadar farklı bir mantalite. Galiba bu sözler Doğan Avcıoğlu’na ait. DPT raporuna da girmiş: “Gecekondular, işgücünün yaşadığı yerler. Bu gecekonduları yapmasalar, devletin sırtında bir yük oluşturacaklar. Oysa, kendi sorunlarını kendileri çözüyorlar. Biz de kaynakları sanayileşmeye aktarıyoruz”. Yani, “bir çözümdür” diyor gecekondular için. “Bir gün gelir, sanayileşmemizi tamamladığı-mızda, bu sorunları da çözeriz” diyor… Bugün, böyle bir işgücüne ihtiyaç duymayan bir düzende yaşıyoruz. Galiba bu kadar rahat temizlemek iste-melerinin arkasında da bu var. Bu nüfusu görmek istemiyorlar, tahammülleri yok. Onun için de panolarla kapatıyorlar. Ama aynı derecede üzücü olan şey şu: Bir yandan bu kesimlerden açık açık utandıklarını söylüyorlar, en acımasız kentsel dönüşüm uygulamalarını yapıyorlar, ama aynı zamanda bu kesimden oy alıyorlar. Belki bunun arkasında, alternatif dediğimiz, muhalefet dediğimiz kesimin de, o insanlara bakışının pek farklı olmaması yatıyor.
Yaşamak istediğiniz bir “ideal kent” var mı?
Hayatımın hiçbir döneminde “şöyle bir ideal kentte yaşamak isterim” demedim. Ankara’da, İstanbul’da, büyük kentlerde, her yerde müthiş bir talan, müthiş bir yıkım var. Gözümüzün önünde bunlar. Ben büyük kentlerde yaşamaktan, belli sorunlarla karşı karşıya olmaktan rahatsız değilim. Bugün hazmedemediğim şey, bu olumsuzluklar karşısındaki derin sessizlik. Muhalif seslerin duyulmadığı, uğultu haline dönüştüğü bir ortamda yaşıyoruz. Ne zaman bir tepki duysak, ne zaman bir olumsuzluğa parmak bassak, ideolojik olmakla, gelişmeye karşı olmakla suçlanıyoruz. “Her şeye hayır diyenler” olarak yaftalanıyoruz.
Bu onurlu duruşun altının çizilmesi lâzım.
Bugün karşılaştığımız yüz kızartıcı durumlar karşısında, hatırlanması gereken bir istifa. Planlama ahlâkı açısından landmark denen bir şey varsa, bunlardan biri Aron Angel’in istifa mektubudur. İstifa mektubunda sadece “protesto ediyorum” falan demiyor. “Bir suça iştirak etmeyeceğim” diyor. Bu hatırlanması gereken bir şey. Tarihi unutmak, belli insanları unutmak kazai bir şey değil bence. Birtakım şeylerin yitip gitmesi, içinde yaşadığımız toplumun ideolojisiyle uyuşan bir şey. Aron Angel bence gerçek bir entelektüel. Entelektüelliğin ölçüm noktasını birkaç şeye dayandırmamız gerekiyorsa, bir tanesi bilgi meselesi. Prost gibi bir plancıyla yan yana çalışabilecek, onun güvenini kazanacak bir kişi. Ama bence bu birikim kendi başına çok önemli değil. Birikimin ahlâkla buluşması çok önemli. Bir entelektüeli entelektüel yapan şeylerden biri, kamu vicdanına sahip olmasıdır. Aron Angel o kamu vicdanına sahip bir insan. Bugün Hilton Oteli masum görünüyor gözümüze. Şimdi Hilton yıkılırsa üzülürüz belki de. Geçenlerde Hilton otelinin sit alanına alınması bile gündeme geldi. Ne değişti bu arada?
Geçenlerde şöyle bir tartışma oldu: Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu Kızılay’daki Mülkiyeliler binasının yıkılıp yerine daha büyük kompleksin yapılmasına yönelik bir projeyi uygulamak istedi. Bu projeye tepki koyduk. Sonunda, Koruma Kurulu kararıyla, yapının bir bölümü sit alanına dahil edildi. Dediler ki, “bu binanın nesini koruyacaksınız, yüz yıllık bir geçmişi bile yok!” Tabii doğru. Ama bu mantıkla bakarsanız, kentte hiçbir zaman yüz yılı aşan bir bina kalmayacaktır. Dolayısıyla, başlangıçta önemi olmayan bir bina, hatta Hilton gibi sorunlu bir bina, sonraki dönemde, belki yarattığı olumsuzluklarla birlikte tarihin bir parçası oluyor. Aron Angel gibi büyük bir plancıyı istifa ettirmiş bir bina, bir değer haline gelebiliyor. Bizim kentlerimizde şöyle bir 50 yılı aşabilmek başlıbaşına bir başarı haline geldi. Angel’in karşı çıktığı Hilton’la bugünkü Hilton aynı şey değil. Fiziksel bir binadan bahsetmiyoruz artık sadece. Yaşanmışlıkları olan bir kent parçasından bahsediyoruz.
1930 senesinde: 1990 senesinde :
Ahmet, Mehmede – Bak, burası muhteşem bir meydan olacak!…
Kent meydanları gerçekten kamusal mekânlar mı sizce?
bir anda uğultuya dönüşüyor, anlaşılmaz hale geliyor. İşte o uğultunun tekrar gür bir sese dönüştüğü bir ortamı istiyorum. Kent meydanlarını bir gün gerçekten yaşam alanlarımıza sahip çıkmak için doldurduğumuzda, o gün ütopyanın da başlangıcıdır diye düşünüyorum.
Kent meydanları büyük ölçüde devletin otoritesini göstermek için, heykelleriyle, anıtlarıyla kurduğu mekânlardır. Ama sonra, insanlar oraları devlete karşı gösterilerin mekânı olarak, bir başka biçimde tekrar bir kamusal mekân olarak kurarlar.
Taksim projesi ve projeye duyulan tepkiler hakkında ne söylemek istersiniz?
Taksim projesine duyulan tepkiyi Taksim’in ötesinde okumak gerek. Aslında Taksim, kentlere karşı acımasızca davranan, geçmişi görmezden gelip sadece bugünün rantının üzerinden kenti şekillendi-ren anlayışa duyulan tepkinin yığılma noktası. İstanbul’un sulama konusunu, su rezervlerinin olduğu alanların ve ormanların tahrip edilmesini dü-şünün. Bir tarafa dünyanın en büyük havaalanı, öbür tarafa bir köprü daha konduğunu düşünün. İstanbul’un kuzeyinde artık beton yığını dışında bir şey göremeyeceğimizi düşünün. Bütün bu olumsuzlukların ortasında, kentin merkezî noktasındaki, herkes için farklı anlamları olan bir meydana müdahale ettiğinizde, artık o meydan projesine yönelik karşı çıkış, bence bütün bu genel yaklaşımın da bir eleştirisidir. Taksim’de duyulan hoşnutsuzluk, basitçe sadece bir Taksim savunması değil. O meydan bir protesto meydanıdır, şimdi yine bir protesto meydanına dönüşüyor. Meydan bir kez daha meydanlığını yapıyor.
İnönü Gezisi’nin yerine, Prost planıyla yıkılan Topçu Kışlası’nın simülasyonunun bir AVM olarak yapılmak istenmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Replike etmek, tekrarlamak, bunu yaparken bir yeşil alanı yemek, bunların hepsi çok rahatsız edici. Bu tip müdahaleler nadiren yapılmalı. Çok özenle, belki uluslararası yarışmalarla, katılımcı yöntem-lerle… Oysa, ceplerinden bir proje çıkarttılar, apartopar uygulamaya girdiler. Bu, son dönemin zihniyetini de yansıtıyor. Kamusal bir mekânın kaçırılması gibi bir şey. Taksim Meydanını kaçırıp evlerine götürüyorlar diye düşünüyorum. Bugün tamamen başka bir noktadayız. Mesela alışveriş merkezi ya da duvar ve güvenlik görevlileriyle tanımlanan sitelerin yeşil alanları, parkları artık yeni bir kamusal mekân. Bugünün kamu- sallığı köy merasının kamusallığına benziyor biraz. Köy meraları köyün ortak alanıdır. Ama köyün dışından insanların kullanımına açık değildir. Dolayısıyla, ciddi duvarlar vardır. Bugünkü kamusallık biraz buna dönüştü. Bakıyorsunuz bir site, kamunun yoluna, hukukî olarak suç işleyerek bariyerler kuruyor. İnsanlar içeriye kimlikleri sorularak alınıyor. Kimliği soranın öyle bir yetkisi yok. Ama soruyor, kendine özel güvenlik birimi deyip. Bir de böyle bir meslek alanı çıktı. Sorgulanıyorsunuz, kimliğinizi bırakıyorsunuz, girebiliyorsunuz. Oralardaki yeşil alanları bir tek o siteler kullanıyor. Aslında, onlar bütün kente ait alanlar. Planlama hukukumuzda yeşil alanlar kamu ortaklık payları olarak devredilirler. Aslında bütün kente aittirler. Burada hem kamusallık hem de kamusal mekân geçtiğimiz dönemlerde anladığımız kamusallıktan çok farklı. O zaman onun siyasal formları da başka türlü oluyor. Bölünmüşlüğün kamusallığı kadar bölünmüşlüğün siyaseti de çok parçalı oluyor ve etkisiz kalıyor. Bugünün kamusallığı ve kamusal mekânı geniş ölçekli siyasal mücadelelere olanak vermiyor.
Henri Prost’un İstanbul planı basında geniş yankı buldu.
Üstte, 15 Kasım 1936 ve 16 Ocak 1937 tarihli Cumhuriyet
kupürleri. Sağ üstte, Prost İstanbul Nazım Planı’nı Paris’te
Güzel Sanatlar Akademisi’ne sunarken. Sağ altta,
1930’larda Taksim Meydanı ve Topçu Kışlası
İstanbul’u kurtaracak bir siyasal mücadele mümkün mü?
İstanbul bugünkü haliyle bir distopya. 15 milyonluk nüfusuyla çok ciddi eşitsizliklerin kenti İstanbul. Sadece demografik bir sorun değil. Bir kere, çok ciddi bir kayıtdışı emek gücüyle karşı karşıyayız.
Yani, İstanbul çok ağır bir sömürünün mekânı. Büyük sermayenin sömürüsünün mekânı olduğu gibi, buna paralel giden başka başka sömürüler de var. Kadınların, travestilerin bedenlerine yönelik bir ağır sömürü sürecinin mekânı İstanbul. Televiz-yonlara yansıyan refahın yanında, bir büyük sö¬mürü karşısında giderek ufalanan insanların da İstanbul’u bu. Bütün o parçalanmışlığa ilaveten büyük bir yarılmayı da yaşıyoruz. Bütün bunlar kar¬şımıza gerçekten acımasız bir kent makinasını çı¬kartıyor. Bu makinanın durdurulması gerektiğini düşünüyorum. Bu makinanın bu biçimde çalışma-sının engellenmesi lâzım. Önce bu makinanın dur-durulup sonra gerçekten hâlâ muhteşem bir kent olan İstanbul’un bir kez daha yeniden düşünülmesi lâzım. İşte orada galiba bir ütopyaya ihtiyacımız var. Nasıl bir ütopya?
O makinayı durduranların ütopyası. Bu devasa, acımasız makinanın içine devamlı bir şey atıyoruz. Doyuramıyoruz o açlığı. İçine atılan şey insanların emeği, yaşamları… Bunun durdurulması meselesi çok önemli. Ütopyanın önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak ütopyaların bireylerin kafasından çıkan şeylerden çok, toplumsal inşa olması gerektiğine inananlardanım… Bu türden, tırnak içinde, bir “düşman”la karşılaştığınız zaman, verilen mücadele-nin de çok daha yaygın, derin ve geniş bir cepheye oturtulması gerekiyor. O yüzden bir yandan gele-neksel mücadele yöntemlerinin kullanılması gerek-tiğini düşünürken, yeni formların da yaratılabileceğini umuyorum. Son dö¬nemde kentler yeni çelişki alanları da açtı. ABD’de finans merkezinin işgali bunlardan biri. “Yüzde 99’a karşı yüzde 1” dendi. Bunu önemsiyorum. Şimdi burada, bu kentsel çelişkilerin bir bütünün içinde kavranmasını sağlayacak bir örgütlenme anlayışına ihtiyacımız var. Bunlar geçmişteki o çok keskin, işçi-sermayedar ayrımının ötesine geçen ayrımlar. Sınıfsal ayrımlar da hâlâ önemli. Bakın, AVM’lerin çoğunda insanlar kesintisiz 12-13 saat çalışıyor. Altı ayda bir işten çıkartılıyorlar, sırf primler yüksek ödenmesin diye. Benzer biçimde konut alanlarındaki yeni çalışma şartları da, güvenlik şirketlerinden temizlikçiliğine kadar, klasik formüllerimizin ötesine geçen yeni bölünmeleri, yeni sömürü biçimlerini çıkarıyor. O nedenle, “99’a karşı 1” vurgusu önemli. Bu yeni bir tahayyül gerektiriyor. Kentsel sorunlarımız birçok yönüyle bölüşüm sorununa işaret etmekle birlikte, bunun ötesinde de boyutlar taşıyor. Toplumsal cinsiyete ilişkin, etnik kimliğe ilişkin, başka aidiyetlere, tercihlere ilişkin sorunlar, dışlanma süreçleri var. Bunlar çok geniş bir ittifaka dayanan yeni bir karşı projeyi inşa etmemize olanak verir. Tabii mutlaka bölüşüm sorunları önemli, o sorunlar etrafındaki mücadele için önemli ivmeler de sağlayabilir. Ama bunun gücünün sınırlı kalacağı inancındayım. Yani, bu sömürgeci kentleşme anlayışının dışına çıkabilmek için verilecek siper mücadlesinin, çok geniş bir kesimi içerecek biçimde, bir yandan bölüşüm, öbür yandan kimlik sorunlarına işaret etmesi, bunları bir potanın içinde eritmesi gerekiyor.
Kaynak : Bir + Bir





1 Yorum
melis
hiç bir şey anlamadım