Hollandalı Bierman Henket Architecten’den mimar Yvonne Segers ile, De Fundatie Müzesi Ek Binası projeleri üzerine bir söyleşi yaptık.
Öncelikle başarılı projeleriniz için sizi kutlamak isterim. Bierman Henket Architecten olarak, izlediğim kadarıyla tasarımlarınız bir noktada mutlaka tarihi/yapılı olanla etkileşime giriyor ve bundaki özgün ve sürekli çizginiz övgüye şayan. Wessel de jonge Architecten ile birlikte gerçekleştirdiğiniz Zonnestraal Sanatoryumu (Zonnestraal Sanatorium) restorasyonu projeniz 2010 yılında Uluslararası Anıtlar Fonu Knoll Modernizm Ödülü’nü (World Monuments Fund / Knoll Modernism Prize) aldı. Öte yandan, (çoğunlukla kültürel işlev taşıyan) projeleriniz arasında, mevcut tarihi yapıya/çevreye eklemlenen çağdaş ilaveler dikkat çekiyor: Het Noordbrabants Müzesi’nin yenilemesi ya da geçtiğimiz Ekim ayında Dutch Design Week’in mekân kategorisinde ödül kazanan De Fundatie Müzesi Ek Binası gibi. “Yapılı” çevreye olan yaklaşımınızdan bahsedebilir misiniz?
Evet, genellikle tarihi binalarla çalışıyoruz ve yapılı çevreye yeni bir şey eklerken öncelikle binayı ve çevresini anlamaya çalışıyoruz; tasarım buradan yön alıyor. De Fundatie Müzesi için de aynı yaklaşımı benimsedik. Önce bir tarih çizelgesi çizdik. Konunun geçmişine baktığımız zaman tasarımın esas fikri de karşımıza çıkıyor, diyebilirim. Yapı bir adliye binası olarak inşa edilmişti ve simetrik bir planlamaya sahipti. Fakat 70’li yıllardan itibaren binanın içinde o kadar çok değişiklik yapılmıştı ki adliye binası olarak inşa edilen hali bugün tamamen başka bir yapıya dönüşmüş durumdaydı. Sahip olduğu simetrik kurgu, binanın temeliydi, dışarıdan da içeriden de bunun okunabilmesi çok önemliydi ve proje için ana fikir bu oldu.

De Fundatie Müzesi Ek Binası için tasarım sürecini kısaca anlatabilir misiniz? Gerek mevcut yapı ile, gerekse çevresi ve kullanıcısı ile kurduğu ilişkiler ve kendi içindeki dengeli gerilimleri ile çok güçlü bir proje. Mevcut müzeye, bu konumda ve formda bir ek bina yapma fikri nasıl ortaya çıktı?
Aslında tasarım için kilit taşları önümüzdeydi, mevcut binayı okuyarak bunun üzerine bir düşünce geliştirdik. Büyük galeri örneğin; binanın kalbi niteliğinde ve bunu korumak istedik. İçeri girdiğinizde tüm mekânı algıladığınız yer orası; tüm simetrinin merkezi galeriydi ve buradan yola çıkarak düşey bir kurguya karar verdik.
Müze ek binasının tasarımı için bize gelindiğinde, işverenin aklında mevcut binanın yanına bir cam kutu yapılması fikri vardı; fakat bu, binanın simetrisini kırıyordu ve şehrin tarihi çizgisine uymuyordu. Binanın şehir merkezine yönlenen girişi, tarihi dokudaki konut bölgesine bakıyordu; dokuyu bozmamak için başlangıçta yer altından girişi olan bir bina düşündük. Fakat içinde önce çıkılan, sonra inilen ve ardından yeniden çıkılan bir müze binasında dolaşım oldukça problemli olacaktı; bu fikirden vazgeçmemiz üzerine de “neden yeni binayı eskisinin üzerine koymuyoruz?” sorusu ortaya çıktı. Çıkış noktamız simetri düşüncesiydi; yeni binayı mevcut binanın üzerine eklememiz, bu fikri yitirmeden dengeyi sağlayabilirdi.

Mevcut bina 12 metre yüksekliğindeydi ve yasalar gereğince 24 metrenin üzerine çıkamazdık. Binanın çatısı fazla yüksek değildi ve teorik olarak üzerine yeni bir bina eklemek mümkündü. Mevcut binanın dengesini bozmadan inşaat yapabileceğimiz alanın, müze eklentisi için yeterli olduğuna karar verdik ve böylece proje için çalışmaya başladık.

Binaya takılan “Sanat Bulutu/Art Cloud” ismi nereden geliyor?
Bunun için oval formun ortaya çıkışından bahsetmeliyim. Olan bir dünyanın üzerine yeni bir dünya ekliyorduk; ortada oldukça güçlü ve ağır bir yapı vardı ve karşıtlık yaratarak bunun üzerinde hafif, dağınık, neredeyse uçup gidecekmiş gibi bir yapı olmasını istiyorduk. Simetri kurgusuna da uyacak bir biçime sahip bir “bulut” fikri böyle gelişti. Sonuçsa içindeki sanat eserleriyle yaşayan bir bulut, yani Sanat Bulutu’ydu.
Bu kadar hafif, havadan ve ışıktan oluşuyor hissiyatı veren bir yapının, aslında sekiz çelik kolonla taşınan bir süperstrüktür olduğuna inanmak zor. Tabii bunda dinamik cephe kurgusunun da rolü büyük. Bu kurgu nasıl ortaya çıktı, seramik malzemeye yönelme sebepleriniz neler oldu?
Evet, statik olarak mevcut yapı üzerine oturmayan yapının çelik kafes strüktürünü, zemindeki sekiz çelik temele basan sekiz çelik ayak taşıyor. Yani aslında eski yapıdan bağımsız, yeni bir yapı yapıldığı söylenebilir. Bu proje için vaktimiz son derece kısıtlıydı; 5 milyon euroluk bir sözleşme yapılmıştı ve bu sözleşme gereğince işi 12/12/2012 tarihinde bitirmiş olmamız gerekiyordu. Almanya-Hollanda demiryolu hattının Amsterdam-Zwolle bağlantı inşaatı bitmek üzereydi; 12/12/2012 tarihinde yeni demiryolunun açılışını yaparak Amsterdam’dan trene binecek olan Kraliçe, son durak olan Zwolle’de inecekti ve şehirde yeni müze binasını bitmiş hali ile görmesi isteniyordu.
Bu sınırlı vakit içinde konsept tasarım tamamlandı, ardından kabuk için çalışmaya başladık. Beş farklı malzeme firması ile görüşerek, konsepte uygun olarak ne yapılabileceğini ve bunun için gerekli bütçeyi sorduk. Seçim yaparken iki ana kıstasımız vardı; bütçeyi aşmamalıydık ve takvime yetişebilmek adına uygulamanın hızlı yapılabilmesi gerekiyordu. Böylece, geleneksel yöntem ve malzemeye yöneldik; ayaklarla taşınan strüktürün üzerini parça levhalar ile kaplamakta karar kıldık.
Aklımızdaki imaj, ışıldayan ve bir bulut gibi dağınık ve hafif bir görüntüydü; bu da bizi, yansımalarla gün içinde ışığın miktarı ve yönüne göre de değişecek bir görüntü yaratma fikrine götürdü. Kabuğu kaplayacak parçaların, formu kırmak ve bu imajı oluşturabilmek adına üç boyutlu olmaları gerektiğine karar verdik; küçük ve kırılgan parçalar rastgele bir araya gelişleri ile bu dokuyu oluşturacaktı. Seramik yerel bir malzeme ve istediğimiz etkiyi verebilir nitelikteydi, dayanıklılığı ile de zaman içinde form ve rengini koruyabilecekti.
Kullanılan 55000 adet üç boyutlu seramik parça, Hollanda’nın köklü üreticilerinden, mimari işlerde de deneyimli olan Koninklijke Tichelaar Makkum tarafından üretildi. Süreç boyunca nasıl bir birliktelik izlediniz? Malzemelerin üretim ve montaj yöntemlerinden bahsedebilir misiniz?
Royal Tichelaar Makkum oldukça deneyimli bir üretici, en eskilerinden biri ve yenilikçi bir vizyonları var; süreç boyunca da birlikte fikir üretip denemeler yaparak ilerledik. Parçaların form ve renkleri için sayısız deneme yaptık; en önemli sorulardan biri de parçaların boyutlarının ne olacağıydı. Bir metreye kadar değişik boyutlar üzerine çalıştıktan sonra 10×10 cm ve 20×20 cmlik parçalarda karar kıldık. Aynı anda on kişinin birden montajını yaptığı bir cephede rastgele kurguyu en iyi bu şekilde verebilirdik. Bu aşamada 2 metrelik bir mock-up yaparak binanın üzerine yerleştirdik ve sonuçtan tatmin olarak üretime geçtik.
Binanın formundan ötürü daha ufak bölümler ve parçalar arasındaki boşluklar problem yaratıyordu, bu kısımlar için derz gibi işlev görecek düz parçalar ürettik ve her parça ayrı ayrı kesildi. Seramik hali hazırda ağır bir malzeme olmasına karşın titiz bir statik çalışma ile sorunsuz uygulama yapabildik. Her parça dört noktadan yapıştırıldı, böylece yağmur suyunun, seramik kaplamanın altından akması sağlandı. Parçaların kırıklı formları da hava koşullarına karşı direnç sağlamış oldu.

Projenin tasarımı ve uygulaması süresince karşılaştığınız zorluklar nelerdi?
Projenin her aşamasında denemeler yapmamız ve sonuçlarından emin olmamız gerekiyordu. Karşılaştığımız her durum için esnek çözümler üretmeye çalıştık. Bölgenin sürekli ve yüksek nem oranına sahip, özel bir iklimi var; cephenin dayanıklılığı için statik hesapların yanı sıra iklim için de detaylı hesaplamalar yapıldı.
En büyük problemse zamandı. Proje, planladığımız 12/12/2012 tarihinde tamamlanamadı, o sene kış şartları çok ağırdı ve müzenin üzerini bir tenteyle kaplayarak çalışmamıza rağmen malzemeler ve yapıştırıcının doğru çalışması için havanın ısınmasını beklemek zorundaydık. Böylece takvimi ertelemeye ve işi mayıs ayında tamamlamaya karar verdik.
Projeye dair başlangıçta insanların aklında şüpheler olsa da sonuçtan memnun kalındı ve olumlu geri dönüşlerden yeni binanın benimsenmiş olduğunu görüyoruz. Zwolle sevimli fakat küçük ve sakin bir kent, müze binası da şehrin biraz dışında olmasına karşın açılışının ardından şehrin tamamında canlılığın arttığını söyleyebiliriz. Günübirlik şehre gelerek etrafta yürüyüş yapan, kafeteryalarda kahve içen çok sayıda insan var ve bu insanı sevindiriyor. Aslında, bu proje ile Zwolle’nin yeniden Hollanda haritasında yer aldığı söylenebilir.

Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Hazırlayan: Yağmur Yıldırım, Mimar
Not: Seramik Mimarlık 45. Sayı’da yayımlanmıştır




6 Yorum
Anonim
Türkiye’de uzun zamandır mimarlık yapılmıyor. Çok az iyi örnek var onlar da Mimarlar Odasının desteği bir yana çoğu zaman kamuyu koruyoruz dümeniyle saldırısına uğruyor. Yetersiz eğitimle mimar olduklarını zannedenler de bu duruma ellerini ovuşturuyor, desteklerini sürdürüyorlar. Yani durum ümitsiz biz ler de ciğerci kedisi gibi yayınlardan teselli buluyoruz.
Tülin Yaltırak
Bize de iyi örnekler lazım. Hep başka yerler ve başka ülkelerden görmek çok acı. Biz de ne eksik acaba?
melike uçar
Kıskanılacak güzellikte bir çalışmanın arka planını bizlerle buluşturduğunuzdan dolayı teşekkürler. Çok nitelikli gerçekten.
hatice ünsal
Bu inanılmaz hoşluğu yaratan mimari grubu ve tasarım sorumlusunu kutlamak gerekir. Çok umut verici bir çalışma. Örnek olacak, ilkeleri ders konusu olacak nitelikte.
Adil Akyurt
Tasarımın bir süreç olduğu ve bu süreçte mimar anlık bir yaratım ve tek vuruşta projeyi bitirmek yerine bir çok veriyi değerlendirdiğini gösteren, mimari aklın nasıl çalıştığını gösteren çok güzel bir söyleşi gerçekleştirmişsiniz. Mimar Yvonne Segers’ın “Projenin her aşamasında denemeler yapmamız ve sonuçlarından emin olmamız gerekiyordu. Karşılaştığımız her durum için esnek çözümler üretmeye çalıştık. ” sözlerini çok önemli buluyorum.
DENİZ ARKAN
Harika bir tasarım. Bizim ülkemizde görmeye alışık olmadığımız bir yöntemle tarihi binaya yaklaşım sağlanmış.
Bu önemli örneği tasarlayan Hollandalı Bierman Henket Architecten mimarlık grubu ve onun lideri mimar Yvonne Segers’e ve bu konuyu bizlerle paylaşan metin yazarı Yağmur hanıma teşekkürler.