“Olmasa da olur” bir meslek örgütüne koşar adım… /Salih ŞENCAN

45 Dakika Okuma Süresi

Yaklaşan yerel seçimler öncesinde OLMAZSA OLMAZ bir siyaset tarzı, OLMASA DA OLUR Mimarlar Odası genel kurulları için düşünceler….

Mimdap: Son aylarda yaşanan ülkedeki toplumsal değişimler ışığında güncel durumu, mimarlık politikalarını dünyadaki değişimler perspektifinde değerlendirir misiniz?

 

Salih ŞENCAN: Yaşadığımız yılın Mayıs ayının son günlerinde başlayan, herhalde 1 Temmuz gibi devletin polisi meydandan çekme kararı verdiği ve Temmuz-Ağustos aylarına kadar uzanan Gezi olayları hikayesi var öncelikle. Olaya hikaye demek küçümseme olarak anlaşılmamalı kuşkusuz. Bu ciddi bir vaka tabi ama; bu çok ciddi sosyolojik olayın içinde olmayı,olayı teorize etmek açısından çok fazla abartmamak gerektiği kadar içinde olmamayı da bir o kadar abartmamak gerektiğini düşünüyorum.Yani dışarıdan ve yukarıdan baktığımız zaman aslında bu tarz olaylar dünyada belli dönemlerde olmuştur,toplumsal sonuçları da sosyolojik hayata şu veye bu düzlemde yansımıştır.

 

 

1920 li yılların sonuna baktığımız zaman Amerika’nın yaşadığı o büyük, ilk içinden çıkılamayacak noktaya gelen küresel krizin Avrupa’ya yansıması ve 2.Dünya Savaşı yılları mesela…Amerika aslında 1929 senesi içerisinde tarihin en büyük krizine girdi. O zaman daha dünyanın jandarması ve en büyük emperyal gücü değildi. Dünyanın jandarması olmadığı için doların da merkez bankasında herhalde altın stoğu veya altın karşılığı göstermek gibi bir durumu söz konusu oluyordu . Oysa ki 2.Dünya Savaşı’ndan sonra gelinen noktada emperyalist sistemin jandarmalığını üstlenmesinden dolayı, artık dolar yani YEŞİL denilen evrensel para karşılıksız olarak da çok rahat basılabilir bir hale geldi. Şimdi Amerika bugün herkesin bildiği ve kabul ettiği gibi, 1920 ler deki krizin tam 100 sene periyotla çok daha ciddi bir şekilde yaşıyor. Fakat bu krizi geçmişteki gibi rahat atlatabilme şansı da yok.

 

Mimdap: Niye yok ?
Salih ŞENCAN: Çünkü içinde kendisinin de olduğu iletişim ve ulaşımın teknolojik olarak gelişmesiyle beraber dünyada bilgi ve bir yerden bir yere ulaşmak artık herkes için bir lüks olmaktan çıktı. Ama 1929 da böyle değildi, yani Amerika Birleşik Devletleri gibi dünyanın en gelişmiş varsayılan ülkesinde bile sokakta gazete satan çocukların bağırtılarından insanlar dünyada ve Amerika’ da olan bitenden haber alabiliyorlardı. Dolayısıyla bir haberleşme ağı çok önemli bir mesele. Dünya artık çok ciddi bir şekilde etkileşiyor.

Gezi olaylarınında zaten bir şekilde bir yerlerden etkilendiği kesin ama tabi direkt olarak baktığınız zaman aslında Gezi ile başlayan muhalefet hareketi; “biz kaç kişiyiz” vesaire gibi 1990 ‘lı yılların sonu 2000’li yılların başında yada 2005 yıllarında cumhuriyet mitingleri olarak adlandırılan dönemsel eylemlilikler AK partisi muhalefetinin de çok önemli tayin edici bir noktası olan işlerden farklı. Tabi çok kötü bir siyasal yönetim gerçekleştiren AK partisinin de bunda çok önemli rolü var.
Dolayısıyla 7-8 sene önceki siyasal muhalefet kent ölçeğindeki muhalefetle birleştiği zaman aslında cesametinden çok fazla ön plana alındı. Hatta bu yüzden ben kendi kendime bir söz verdim bütün mimarlık medyası yazılarını okudum , sayısalları inceledim, yazılı ve görsel basında basında yer alan bakış açılarını okumaya- takip etmeye çalıştım. Gördüğüm dünya ve Türkiye gerçeklerinden oldukça uzak ve ilintilendirilmemiş özellikle olayların içinde olmaktan kaynaklanan bir abartma durumunun varolduğuydu.

Oysa dünyada bunlar hep olmuştu, bundan sonra da hep olacak. Bunu bir küçümseme adına söylemiyorum ama küçümsemek ile çok abartmak arasında ortada bir yerde bilimsel klavuzun oluşturulması için bir olayın teorize edilmesini çok önemli buluyorum. Dolayısıyla ben demiştim ki yaz sonlarında hem yerel seçimlerin yaklaşması hem sene sonu itibariyle meslek odalarının büyük şehir ölçeğindeki Şube ve Temsilciliklerinin seçimlerinin yapılacak olması, hem meslek politikalarının hem kent politikalarının gündeme geleceği böyle platformların oluşması dolayısıyla gezi olaylarını bir şekilde değerlendirmeye çalışacağım diye kendimi açmaza alma durumum olmuştu. Bu söyleşinin maksadı da budur.

Fakat daha sonra hakikaten biraz daha zaman geçsin ve olayların neden-sonuç ilişkileri biraz daha olgunlaşsın diye bekledim. Bu sıralarda biliyorsunuz İstanbul’da yaklaşık olarak onlarca noktada park kolektifleri vs. toplantıları olduktan sonra bu dalga ufak ufak dindi dindi dindi ve bir anlamda sönümlendi. Aynı bir denizdeki dalga gibi, şu an artık o dalga karaya vurdu ve sönümlendi. Şuanda da aslında tabi ki yaprak kıpırdamıyor veyahut da süt liman değil ortam. Çünkü bu sefer Ankara konuyu önemsedi ve orada olay gündemde durmaya devam ediyor. Yaşam tarzına müdahaleye ve kent ölçeğinde demokratik talep ve istemleri sokağa taşımaya eğilimli bir muhalefet anlayışı ülke ölçeğinde yaygınlaştı.

 

Mimdap:Bu gelişmeleri nasıl okumak, dinamiklerin ne yönde değiştiğini değerlendirmek gerekir?
Salih ŞENCAN : Şimdi yine ben her halde zaten kent ölçeğindeki planlamanın Ak partisinin yaptığı gibi yapılmamasından yana bir adam olduğumu bilmeyenler için bunun altını çiziyorum, söyleyeceklerimi “ne diyor bu adam, bak yine Ak partilileşti falan…” demesinler diye şunun altını kesinlikle çizmek gerektiğine inanıyorum: Dünyayı ve Türkiye’yi bağlayan siyasal gerçeklikler vardır. Eğer ki Gezi parkı olayında siz sağlık hizmetini kendiniz götürüyor, pansuman yapıp serum verme olayına kadar orada bir sahra hastanesini geçici olarak oluşturabiliyor, beslenme sorununu kendiniz imece usulüyle çözebiliyor, temizlik sorununu yine bir belediyenin yaptığı gibi çöpleri toplama anlamında yapabiliyorsanız, işte yine Türkiye’nin ve dünyanın ama özelliklede Türkiye’nin siyasal gerçekleriyle beraber bunu bir komün deneyimine benzetmenin, o “içinde olmanın” verdiği heyecanla ve Ak partisine olan siyasi muhalefetin gereğine bağlıyorum. Ya da öyle olmasını istemenin, siyasi muhalefetin dar bakış açısına bağlıyorum.

 

Mimdap: İktidarın baskıcı, özgürlükleri hiçe alan tavrına karşı böyle bir özlem olamaz mı?

Salih ŞENCAN: Şimdi Türkiye gerçekten 1980 öncesindeki iki – üç senelik zaman zarfında çok ciddi bir şekilde “direniş komiteleri” örneğini yaşamış ve hakikaten orada, sadece buna benzer kriz anlarında değil kriz olmayan yerlerde bile aslında alternatif devlet modüllerini geliştirmeye çabalamış bir devrimci geçmişe sahip. Dolayısıyla bugün yapılanı bir komün olarak nitelendirmek bir parça hafif kalıyor zaten. Paris Komünü dediğiniz zaman olaya ütopik sosyalizmden bilimsel sosyalizme geçiş dönemindeki ustaların çok ciddi bir şekilde kıtasal devrime ilişkin gönderme yaptıkları, önemli bir sınıf başkaldırısı ögelerini görürsünüz. Burada ise ortaya çıkan, şunun altını kesinlikle çizmek gerekiyor ki bir “Ak partisi muhalefeti” olgusudur.

Bu hareket aynı zamanda yaşam alanına dokunulmasına karşı reaksiyondur ama bunun şu aralar partileştiğini de biliyoruz mesela. Gezi partisi kuruldu , bundan bir siyasi hareket çıkarılmaya çalışıldı ama tabi sonuç itibariyle bu da sönümlenecektir, bilimsel tarih anlayışı maalesef böyle gösteriyor, yani bu durum arzu ettiğim bir hal olmamakla beraber siyasal öngörümdür.

 

Mimdap : Uzunca bir zaman kent mücadelesi adı altında mimarların, çeşitli sivil toplulukların, mimarlıkla ilgili kuruluşların yaptığı, kısmen verili yasal düzenin olanakları içinde mahkemelere başvurarak davalar açmak, bu yolla da kentin bekçiliği yada kentin korunmasını sağladıkları misyonunun ortaya konmasıydı. Kent bu yolla gerçek manada korunup kollanamadı ama bunu yapanlar uzunca süre “başarılı” sayıldı. Örneğin meslek odalarının geçtiğimiz yirmi yıl içinde kendilerini başarılı saydıkları dönemi “içinde oldukları” bir döneme haslettikleri abartı olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Salih ŞENCAN : Şimdi tabi ben olaylara hep şöyle bakıyorum: Bir milyon kişiyi Taksime 1 Temmuz’da çağırdınız, polis çekildi, İçişleri Bakanlığına talimat verildi ve polis çekildi ama bir milyon kişi gitmedi. Gitmezdi de zaten gitse de sonuç değişmezdi çünkü.
1977 senesinde aslında bir milyon kişi vardı bu meydanda ve aslında o direkt kent, direkt planlama ,direkt yaşamıma dokunma , direkt yeşil alan konusu vs. değil direkt siyasi aksiyondu, devrimci aksiyondu o dönemler yaşanan. Yani ülke nüfusunun da 1977 senesinde bugünkünden 30-35 milyon daha düşük olduğunu düşünürsek geçmişte yapılanlara bakarak bunu bu kadar abartmanın çok doğru olmadığını, salt bu hareketin cesametine bakarak konuları teorik düzeye çıkarmanın zor olduğunu düşünüyorum.
Tabi ki toplumsal gerilimler bir noktaya taşındı, sorunlar birike birike su 70 derece oldu ,80derece oldu, 90 derece oldu , ama kaynadı bitti dersek; işte şu anda böyle olmadı. Şu anda Taksim’de alt geçitler açıldı, insanlar Divan otelinden giriyorlar Tarlabaşı Bulvarından çıkıyorlar.

 

Mimdap: Nasıl bir öz taşımalı ya da yapılanın özü nedir o zaman?

Salih ŞENCAN: Şimdi doğru olan şuydu: Geçmişte Tarlabaşı eylemliliğinin olduğu yıllarda biliyorsunuz Ölçü gazetesi çıkarılmıştı. Ölçü gazetesi ile beraber odaların özellikle aktif olan, en aktif olan unsurları gelecek olan yerel yönetimlerin adaylarının tamamıyla bir mutabakat metnini kent ölçeğinde konuşmuş-tartışmış ve imzalamışlardı, bu bir beceridir, sizin sübjektif yapılanmanız ne olursa olsun mesleğin o andaki bilinirlik ve saygınlık düzeyi ne olursa olsun o dönem (yanlış hatırlamıyorsam bakmak lazım ben öyle hatırlıyorum) tüm adaylarla görüşme yapılmış ANAP’ın adayı ,CHP’ nin adayı Nurettin Sözen ve bunlarla kent üzerine görüşmeler yapıldıktan sonra hemen hemen hepsiyle mutabakatlar sağlanmış ve hatta sanırım protokoller imzalanmıştı.

Bu kazanım çok önemli bir kazanımdı benim açımdan. Böyle bir kazanım ve bunu yapan Mimarlar Odasının yada meslek odalarının üye sayıları o günlerde çok daha azdı.Bugün ülke genelinde TMMOB’ne bağlı meslek odalarının beş yüz bin üyesi varsa, İstanbul ‘da bugün Mimarlar Odası’nın onyedibin üyesi varsa, o günlerde on bin kadardı. Kendine ait bir binası yoktu,sınırlı kadroları vardı, Taksim’de Sular İdaresinin arkasındaki bir yerde, çok kötü bir dairede kent mücadelesinin birebir öncülüğünü yapmak ve ben öncüsüyüm diye önlere doğru zıplamak yerine oradaki Tarlabaşı halkının örgütlenmesi için bir platform oluşturmak ve siyasi görüşü ne olursa olsun kentin sahipliğine soyunan insanlarla sonuçta nasıl bir kent yönetimi ve nasıl bir kent istiyorsunuz konusunda görüşmeler yapma becerisini gösterebiliyordu. Bunun için aslında bütçenin elli milyon lira, altında sekiz katlı binanın kendine ait mülkün veya onlarca profesyonel kadronun olmasına gerek yoktu. Doğru tutarlı bir çizgi ile siz bunu yapabilirsiniz . O çizgi çok doğru çizgiydi ve hakikaten ciddi bir şekilde yerel seçimlerde de Nurettin Sözen’in seçilmesini sağladı, tabi kent için ne kadar hayırlı oldu onu bilemiyorum, ben doğrusu pek çok yatırım projesinin ve kentleşme adına pek çok projenin aslında gerçekleşmediğini ama o dönem seçilenin ‘bizden’ olduğu için yada bizim protokolde bize en yakın kişi olduğu için çok fazlada sesimizi çıkarmadığımızı düşünüyorum. Mimarlar Odası örgüt olarak ses çıkarsa da üyesi çıkarmadı. Üyeden de ses çıkmış olabilir ama Tarlabaşı için çıkarmadı, işler yolunda mıydı, hayır, fakat bulvar açıldı .

 

Mimdap : Geçmişte de sessizlikler, boşluklar var yani…
Salih ŞENCAN : Evet, tabi. Şimdi Haydarpaşa’ya bakalım mesela ne oldu. Dünyanın hiçbir ülkesi yoktur ki çatısı üç sene önce yanmış dönemsel karakteristik kent simgesi bir binasının berhane gibi bırakılma kültürü olsun. Buradan mesela siz belediye başkan adayı olarak ya da meslek odası yöneticisi olarak çıkıyorsunuz yıllarca iktidarda kaldıktan sonra ‘’yakanlara oy yok’’ diyorsunuz, insanda bir ar, edep, haya denen şey olur ve onun çatısı onarılır, projesi neyse o şekilde yapılır. Gene Haydarpaşaport’un olur da, bu binayı aslına uygun yeniden ihya edersin, tersi vandalizmdir. Bunun böyle duruyor olması bir vandalizmdir, oraya yediyüz gündür basamaklarına oturup onbeş kişiyle “Haydarpaşa gardır, bizimdir” diye direniyor görüntüsü vermekte karikatürdür bana göre. Yani Haydarpaşa’nın çatısı ortadayken aslında kent adına Gezi adına çok büyük konuşmanın da bir alemi yok, gerçekten herkesin içi sızlar vapurda giderken bu manzarayı gördüğünde.

 

Mimdap : Oysa Haydarpaşa yandığında epeyce bir şey söylenmişti…
Salih ŞENCAN : Tam üç sene önce yanmıştır ve çatısı öyle yanık olarak durmaktadır, bugün dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin, Avrupa ülkelerine kıta Avrupası’na; savaşla yerle bir olan bu kentlere gittiğiniz zaman yine Prag, Varşova , Berlin,… hepsi eski haliyle dimdik ayaktadır ve kültürlerini yaşatmaktadırlar.
Dolayısıyla böyle bir kentte aslında, meslek odasının çok fazla duyarlılığı olup kendi çalışma eksenleri içerisinde bir sol sapma gibi görünen sağ sapmaya savrulması ve aslında bunu birinci aksa koyması ne meseleyi çözebiliyor, ne de eylemlilikler bunu çözebiliyor. Hiç bir şey çözülmüyor sonuç olarak. Bu durum da kentten yana olan kesimler ve meslek mensupları içinde hüsran duygusu yaratıyor,yapılanın sosyal tesiri tam da budur.

 

Mimdap : Bir yerde sıkı bir tıkanma var açıkçası .Sizce tıkanıklık aşılabilir mi?
Salih ŞENCAN : Evet , yani şimdi olay aslında bu . Şimdi biz çok şey yapıyoruz diye görünse de Meteoroloji’de Taş Yapı binalarının son katının giydirmesini bitiriyor, Taşyapı oteli Double Tree  bir buçuk sene önce açıldı, 360 da bar hizmetini veriyor,Haydarpaşa öyle duruyor, işte Ataköy satıldı şu anda yapılanıyor… Doğru mu? İşte kentin olmayacak yerlerinde yüksek binalar (İlla da yüksek binaya karşı değilim, işini iyi yapacak meslek erbabı sayıyorum kendimi de ama bunu yanlış yerde yapma konusu ayrı bir şey tabi) yerli yersiz inşa ediliyor.Düşüncem odur ki yanlış yerde güzel bina olmaz.

Mimdap : Meslek odasınca söylenenlerin tersine kentte bir gelişmenin devam ettiğini belirtiyorsunuz.o zaman siz…
Salih ŞENCAN : Bu kadar olumsuz durum varken altını çizeceğim nokta şu: Ben önderi değilsem yada kendini onun önderi varsaymıyorsam, yada daha alt düzeyi içinde değilsem onu kötülemem ne kadar yanlışsa, ben önderiysem kendimi önderi sayıyor ve öne atlıyorsam yada içindeysem bu kadar abartmam, bu kadar doğru saymam da yanlış.

Dolayısıyla bu çizgi çok önemli bir çizgi. Bugün Türkiye ‘de var olan olay aslında ne olursa olsun “Recep Tayyip Erdoğan iktidarı gitsin” dir, oysaki Recep Tayyip Erdoğan iktidarı gittiğinde Gezi olaylarının sonucunu şuraya bağlamakta yarar var: Bir teorik çıkarsama yapacaksan, bunun pratik de ilk önce bir skalasının görünmesi, tablonun umut verici ya da vermeyici görüntüsünün elde edilmesinin ölçülebilir olması lazım. Bununda denek taşı yerel seçimlerdir, eğer ki gerçekten toplumda böylesine bir hareketlilik, kent ölçekli , sivil toplum ölçekli, mahalle ölçekli var idi ise bunun parlamento da var olan muhalefet partililerinin oylarıyla anlaşılması gerekir. Ama onlardan daha çok kendilerini ifade etmeyen ve parlamentoya giremeyen muhalefet gruplarının aldıkları oy nispetlerinin artışıyla mukayese edilebilir. Sandık kendi başına demokrasi demek değildir ama bugün sandık demokrasi değil diyen her grup sandıktan çıktığı zaman buna demokrasi ismini veriyor. Dolayısıyla Gezi’den bir şey çıkmışsa kesin olarak dinamiğin bir şeye yansıyor olması gerekir .


Mimdap : Toplumsal huzursuzluğun sandıkta da bir yansıması mutlaka görülmelidir, yoksa varsayılanlar boşa çıkar diyorsunuz siz …
Salih ŞENCAN : Kesin… Ben bunun görülebileceğine inanıyorum ama bunun numerik olarak, toplum mühendisliği açısından, sosyolojik olarak analizleri yapıldığında teorik açıdan ürküttüğün kurbağanın attığın taşa değip değmediğini analiz etmek lazım asıl olarak.

Şimdi asıl beceri bundan 20 sene önce M.O (Mimarlar Odası) ve meslek örgütleri mutabakatlar yapmışken, üstüne üstlük önderliği de yöneticiliği de bölgenin sivil organizasyonu ele geçirsin diye ciddi bir şekilde payanda olmaya çalışmışken, bir de adaylara böyle protokoller imzalatmışken, bugün bunu yapamıyor olmak eksikliktir açıkçası,açıklığın ötesinde siyasetsizlik ya da yanlış siyaset tarzıdır. Fakat buna rağmen bir şekilde sebeplenme ve sahiplenme konusunda çok ciddi, 4 boy farkla önde gitmek kesinlikle eleştirilecek bir durumdur. Tabi ki kentte toplumsal her hareketlilik olumludur, yani sadece Ak partisine karşı değil aslında düzene karşı, yani sömürüye karşı, insanca yaşamanın önündeki engellere karşı, barıştan yana her mücadele zaten desteklenmesi gereken mücadelelerdir.
Sorun Ak partisi değildir ama Ak partisinin seçilmemesi durumunda 3.Boğaz Köprüsü ve ona bağlayacak yonca yollar, şimdiden hedeflenen 4. Boğaz Köprüsü, 3. Havaalanı vs .ve yahut ta TOKİ’nin mimarlığı gibi konularda yine adayların ve partilerin siyaset olarak neler düşündüklerini açıklamaları, toplum önünde bunu belirtmeleri ve akde bağlaması zorunluluğu vardır. Doğru siyaset bu durumu ortaya çıkarmak ve toplum yararına politikaları yaygınlaştırmaktır.

Mesela şu anda meslek odası böyle bir beceriyi gösterememektedir, göstermeye de çok niyeti yoktur. Çünkü popülizme dalmıştır. İşin iyi tarafı Gezi den kentin oylarının demokrasi adına biraz artırarak çıkacağıdır. Geçmiş seçime göre kötü tarafı ise meslek odasının meslek aleyhine ve meslek örgütünün demokratik yapısının pekişmesi aleyhine bir gidişata yönelecek olmasıdır. Çünkü Gezi olaylarında varsayılan önderliği yaptığı iddiası vehmi, aslında burada çok ciddi bir şekilde mesleği ,meslek örgütünün sorunlarının ,meslek yapma koşullarının vs. tamamen dışarıda bırakılacağı ikincil, üçüncül durumda bırakacağı bir döneme başlangıç edecektir.

Yerel seçimler dönemi Ak partisi iktidarına muhalif yönetimler oluşturma çabasına dönüşecek çalışmalar, bu yerel seçimlerde muhalefet için bir avantaj sayılabilir. Çünkü sonuç itibariyle bu bir siyaset. Ama bu durum meslek odası için bir dezavantaj. Çünkü bu durum Mimarlar Odasının zaten 12 yıllık Ak partisine karşı birincil örgütmüş gibi, aslında tarihindeki sosyalist nüvelerin oluşturduğu birikimi sonsuza kadar inkar edip; giderek çok sığ bir “bayrak , ant, büst…” sloganına indiren meslek odasında artık meslek, mesleğe geçiş, meslek yapma gibi konuların söz konusu bile edilmediği durumda, mevcut siyasi iktidarın dümenine su taşımak gibi bir duruma düşmesi her zamankinden daha fazla görülür bir tehlikedir.

Bunları söylemek, düşünmek ve yapmak gerekiyor. Mimarlar Odası önümüzdeki yıl 60. Yılını dolduracak . Altmış sene sonra mimarlar odasının geldiği noktaya baktığımız zaman durum gerçekten YÖK’ün mimarlık eğitimi alanlarına reva gördüğü prosedürü kabul etmek, kamu kesimi çalışanlarının kayıt zorunluluğunu ihtiyari bırakmasına bigane ve aslında zımnen sanki serbest çalışan mimarlar odası imiş gibi çalışırken, hayır “biz tüm ülkedeki meslek menfaatleri” için kurucu bir meslek örgütüyüz demektedir. Dolayısıyla hem mimarlık yapma ve mimarlığa geçiş koşullarında hem de kamu kesimindeki üyelerin üyeliği zorunluluğu olmaması durumunda sesini, sözünü hiçbir şekilde çıkaramayan meslek odası, kendi seçimlerini Gezi’den alıp götürmeyi düşünüyor. İşin bence kötü tarafı bu . Ama meslek erbabının da çok alıştığı bir modeldir, son on yıldır.

 

Mimdap : Gezi protestoların içerisinde Mimarlar Odasının da bulunmuş olması ve aynı zamanda gezi atmosferinin ülkede oluşturmuş olduğu, demokratik hak arama, kent kültürü ve kentli olma bilinci açısından olumlu saydığımız o birikimlere pragmatik bir birleştirme refleksiyle davrandığını özellikle vurguluyorsunuz. Meslek örgütünün faydacı bir anlayışla kendi seçim ortamında böyle bir hava yaratması ve bunun sonuçlarına göre seçim alma rotası, mesleğin kendi asıl sorunlarına karşı bir yöne doğru dönecektir diyorsunuz. Peki bu durumda mimarları ne bekliyor?

Salih ŞENCAN : Mesleğin yanında olmaya karşı değil diyelim, şimdi bu çok önemli bir mesele yani. Bugün işini güzel yapan insan güzel insandır, işini kötü yapan insan güzel insan değildir. 1954 senesinde odalar; marksistler, sosyalistler, ortanın solundakiler, sosyal demokratlar “haydi bizde bir meslek odası kuralım” dediler diye kurulmadı ki . Marshall yardımı, Truman doktirinleri … döneminde kamu yönetimi egemen sermaye adına “Biz bu işlerle uğraşmayalım, bizim adımıza bu işlerle birileri uğraşsın, mesleğin gelişimini, sorunlarını, kamu kurumlarına görüş verilmesini, meslek yapma koşullarının denetlenmesini, bunların künyelerinin tutulmasını” bizim adımıza siz yapın dediler. Şimdi sen bunu bile yapamazsan, sen zaten meslek örgütü olmuyorsun. Meslek örgütü olmadığın zaman; karikatür bir ikincil örgütün birincil örgüte zıplamış hali oluyorsun. Bu tehlike çok önemlidir ve maalesef kendini birincil örgüt saymaya çalışan uzatmalı Oda yöneticisi meslektaşlarımız için geçerlidir.

Bugün Türkiye’de bir senedir proje yapılamıyordu. İmar yönetmeliğinin olası değişikliği nedeniyle geçtiğimiz yılın Ekim ayından itibaren Mart ayına kadar sürdü bu durum. Mayıs ayında bir yönetmelik çıktı, yönetmeliği yazanlar da yazdıklarını anlayamadığı için üstüne iki genelge çıktı ve üç ay sonra yönetmelik yeni baştan revize oldu. Bu arada bütün müteahhitler ve bütün müteahhitlerin iş yaptığı mimarlar herkes beklemede “dur bakalım yönetmelik ne diyecek” diye meslekte yaprağın kıpırdamadığı böyle bir dönemde, kendisine meslek odası denen bir kurumda bu sorunun herhalde bir önemli bir aks olması gerekirdi diye düşünüyorum ben. Geçtiğimiz günlerde Anadolu 1 Bölge Temsilcilik Yönetim Kurulu böylesi gündemli bir toplantıyı temsilcilik lokalinde Kadıköy Belediyesi İmar ve Şehircilik müdürünün katılımı ile gerçekleştirdi.Yaklaşan genel kurulu öncesinde bu toplantıyı örgütlemesi; geleneksel sığ ve pragmatik seçim yatırımı olması hasebi ile belki hoşgörülebilir. Ancak hoşgörülemeyecek olan toplantının örgütleniş tarihi değil sonuçları itibarı ile niteliksizliğidir.

Temsilcilik için’’izdiham’’ sayılabilecek bir kalabalık tam bir körler sağırlar diyaloguna dönüştü. Böyle bir toplantıyı Yönetim Kurulu değil konu ile ilgili bir ihtisas komitesi düzenlemeli, yani böyle bir komite oluşturulmalıydı. Bu komite zaten vardıysa toplantı öncesinde serbest çalışan üyeleri ile bir dizi toplantı yapmalı,sorunlar-sorular ve varsa önerilerini oluşturmalıydı.Toplantı her katılımcının kendi özel projesinin yönetmelik yorumunu istemesinden öteye geçemeyen bir kaos ortamından başka türlü kurtulamazdı.Soru ve öneriler üzerinde prensip konular ve meslek politikaları yönetmelik özelinde sorgulanmalıydı.Olmadı,olamazdı da;konulardan pek de haberdar olmayan ve yönetme becerisi olmayan bir ‘’toplantı yönetimi’’,kalabalık karşısında bocalayan kamu yönetimi temsilcisi ve kafası karışık meslek mensubunun kafasının daha da karıştığı bir toplantının çalışma raporunda nasıl sunulacağını doğrusu çok merak ediyorum.Sorunun özünde meslek siyasetsizliği olunca yönetim beceriksizliği ile birleşmesi durumunda yapılan toplantılar da bir anlam ifade etmiyor kanaatimce.

Mesela alırsın bu yönetmeliği yazarsın, dersin ki senin en iyi yönetmelik yazan unsurlarını getir, imar mevzuatıyla en birikimli olduğuna inandığın bizde, üniversitelerden veya kendimizden serbest çalışanlardan çıkaralım şu yönetmeliği dersin. İstersen çıkarırsın da. İşin daha komik tarafı daha sonra Büyükşehir Belediyesi İstanbul Büyükşehir yönetmeliğinin imar yönetmeliğini çıkarıyor, bakanlığa gönderiyor, bakanlık hala onaylamadı. Hala aslında bir müphemlik devam ediyor. Ben çok rahat bir şekilde mimar olarak diyebilirim ki, daha yönetmeliğiniz net değil “durun bir bakalım” Dolayısıyla bu çok ciddi hak kayıpları doğuran ve meslek yapamamaya neden olabilen durum ve karmaşa devam ediyor. Böylesi bir boşluk dönemi bence cumhuriyet tarihinde ilk defa oldu.

 

Mimdap : Fakat meslek biriminin bu süreçte konuyla alakalı vurucu bir çalışması, yön göstermesi yok. Meslek odası sahip olduğu içeriği mi kaybediyor, hafızasında mı bir sorun var? Mesleğin gerçek sorunlarına niye ilgisiz?

Salih ŞENCAN : Çok iyi bir şekilde değerlendirilmelidir bu durum. Bence bir ağaç da kesilse bir milyon ağaç da kesilse evet çok önemlidir, onunla ilgili de söyleyeceğin şey varsa da söylersin. Ama bununla ilgili söyleyeceğin şey bir milyon ağaçla iigili söyleyeceğinden çok daha kuvvetli olmak zorunda, sen bu takdirde ses getiren bir meslek örgütü olmalısın. Oysa tık yok ve bundan sonra da bu anlayışla gittiği zaman da çok fazla tık olacağına inanmıyorum.

Bence aşağıdan doğru gelen bu işi yapan insanların bunları düşünmesi ve örgütlü bir meslek grubu olabilmesi için sosyal medya, genel kurul ortamları , platformları vs. bir şekilde değerlendirilmeli diye düşünüyorum. Bu genel kurul için ise “olmasa da olur” genel kurulu diyorum. Çünkü hakikaten kent için pozitif olan bir durum meslek odası için negatif hale gelmiş durumda . Çünkü “mimarlık eğitimi almıştır”ı hazmetmek ve “Büyükşehir Belediye Başkanının mimarlar odasına kayıtlı olması zorunlu değildir”i kabul etmek, işini çirkin ve kötü yapmış olmak demektir. İşini kötü yapan bir insan güzel ve doğru olamaz .

 

Mimdap : Biraz daha açalım o zaman bu savrulmayı, ne demek şimdi bu?
Salih ŞENCAN : İstanbul’da bugün otuz tane ilçe var, bu otuz tane ilçenin imar müdürleri var, bu imar müdürleri turizm bakanlığının ve planlama yapan ilgili bakanlıkların planını yapan vs. bunların hepsi meslekleri yapan insanlar. 12 Eylül den sonra kanun hükmünde kararnameden sonra gelen yeni baştan düzenlenen yasa, bunların üye olması gene sorunlu değildir diyor . Ve sen bu konuda sesini bile çıkaramıyorsun. Çıkardım diyorsan bana mimarlara mektup da yazdığın beş tane on tane metni gönderiyorsan bu daha acıklı bir durum. Keşke gerçek anlamda sesini çıkarsaydın. Dolayısıyla ben diyorum ki ya hakikaten kamu çalışanlarının tamamının meslek odasına kayıtlı olması zorunlu olmalıdır, (iki maddeyle meslek odası kanunu nu değiştirebilirsin ) ve diyebilirsin ki; mimarlık diploması almış mimarlık yapan herkes ve yapmayanlardan isteğe bağlı olarak herkes hangi kurumda olursa olsun, askeriyede dahi olsa, nerede olursa olsun meslek odası üyesi olmak zorundadır dersin. Hakikaten o zaman örgüt olursun. Yada dersin ki benim böyle bir şeye ihtiyacım yok ki , o zaman da “ben serbest çalışan mimarlar odasıyım” onu da doğru düzgün yaparsın. Doğru düzgün yapmazsan şimdiki gibiserbest çalışan mimarlar “bir senedir yönetmelik yok abi, biz iş yapamıyoruz…” derler.

 

Mimdap : Her iki durumda da bir çelişki yaşıyoruz.
Salih ŞENCAN: Tabi ki. Dolayısıyla odaya daldık biraz ama şimdi Gezi ye geri dönelim, Gezi olaylarının ilk olduğunda ben bir görüşmede Kadıköy temsilciliğinde, “çıkaracağımız sonuç en azından şu bütün ikincil örgütler ve siyasi partiler gerçekten kendi içlerine dönerek kendi iş yapma tarzlarını kendi ilgi alanlarının akslarını ve kendi örgütlenmelerindeki demokratik olup olmama durumunu içe dönüp bir şekilde sorgularlarsa gezi olaylarının en azından toplumsal olarak böyle bir artısı olur” demiştim. Bunun özellikle Mimarlar Odası için de söylüyorum, çünkü son dört senedir delege dahi olmadığım (çok da arzu etmediğim) bu odada gördüğüm ve söylediğim hep şu var: Sen karşı tarafın demokrat olmasını isterken, yani siyasi iktidarın birinci derecede sorumlusundan ve ondan “kardeşim %50 diyorsun ama senin olmayan %50 de var, sen çoğunlukçusun ,çoğulcu olamıyorsun” diye bahsederken sen meslek odası olarak pekala bunların tamamını yapabiliyorsun. Bu kamuoyuna karşı inandırıcılık meselesi. Mimarlara Mektup ilmihalinin son sayısında Şube Başkanının başyazısında buna benzer bir içe dönük öz eleştiri yapma çıkarımı vardı. Bunun sınanması yaşayacağımız genel kurullar öncesi ve sırasında yaşanacak ve göreceğiz özeleştiriyi.
İkincisi Mimarlar Odası 60. senesine gelindiğinde tarihsel mirasına çok ciddi bir şekilde balta vurmaktadır. Bazı sosyal olayların geri dönüşü yoktur. 12 Eylül olayına bakacak olursak Türkiye’yi 35-40 sene geriye atmıştır mesela. Şuanda ki Ak partisi iktidarının da Güneydoğu bölgesinde çözüm süreciyle ele alınan ve bunca yıl kayıplara yol açan her konu, sosyalist görüşün tamamını her yerden kazıyan askeri yönetimin neticesinde olmuştur. Dolayısıyla bu yıkımın yansımalarının hepsi şu anda maalesef ikincil örgütler de yaşanmış ve süreç tamamlanmış bitmiştir. 1992 senesinden itibaren Mimarlar Odasında bu süreç yaşanmış ve sosyalist kadrolar başta olmak üzere,yönetimlerin kendisi gibi düşünmeyen unsurlar, bireysel yada örgütlü olarak tasfiye edilmişlerdir.

Şimdi yapılacak olan “olmasa da olur” genel kurullarda bu süreç artık doruk noktasına çıkmış olacaktır. Gerçekten Mimarlar Odası 68-69-70 yılındaki ve ondan sonraki yıllardaki toplum hizmetinde Mimarlar Odası düşüncesinin ve pratiğinin çok çok gerisine düşmüştür. Enkazın ortadan kaldırılması için herhalde uzunca bir dönem restorasyon çalışması gerekecektir. Meslek örgütlerinin, sendikaların, derneklerin, siyasi partilerin, parlamento içi yada dışı bütün yapıların, bir kere bu gezi olayları meselesi ile ilgili olarak gerçekten kendi içlerine dönmesi, gerçek anlamda yönetimde demokratikleşme ve katılım meselesini içselleştirip kurumsallaştırılması için bir zemin oluşturulabilecekken ister istemez bu zemin yeniden ıskalanmıştır.

Bu fiyaskodur. Elbette orada bir şeyler olmuştur, TOMA ların önünde durulmuştur, biber gazına göğüsler siper edilmiş, kahramanlık menkıbeleri yazılmıştır vs. Ama sonuç itibariyle örgütler kendisine dönmemişlerdir, kendi görevlerini yapmamışlardır ve “yaptım, zaten doğruydu” sonucunu çıkarmışlardır. Bu sadece meslek örgütü ve Mimarlar Odası değil tüm meslek odaları için ve tüm siyasi partiler için böyle görünmektedir.

 

Mimdap : Çok basit söylersek gezi direnişinde yer almış olmak Mimarlar Odası açısından geçmiş dönem yaptıklarının doğruluğunun pekiştirilmesi yönünde kullanılacak bir argümana dönüştü anlamını çıkarıyoruz buradan.
Salih ŞENCAN: Evet.

 

Mimdap : Buradan bir iyilik çıkmaz mı? Mesela Gezi ruhu aracılığı ile meslek odası da dönüşmez mi? Demokratik bir nitelik taşıyamaz mı?
Salih ŞENCAN: Tabii ki. Had safhada üst düzeyde yönetimin olmazsa olmaz risalesi, manifestosu budur. Şimdi R.T.Erdoğan ya da Kadir Topbaş gibi kent yöneticisinin biri olsa, yada onun karşısına çıkaracağınız unsur kent yöneticisi olsa, kent adına neyin değişeceğine ait toplumda hiçbir belirginleşmiş durum yoktur. Hiçbir protokole yazılmış toplumsal bağıt belgesi yoktur. Ne olacak, Haydarpaşa’nın itibari iade mi edilecek? Yeni planlanan alanlar yada planlanmamış bundan sonraki alanlar mı olacak. Zaten maalesef Türkiye’de bu göstermelik demokrasicilik oyunu sosyal medyadaki haberleşme ağının çok güçlü olması ve 5 senede yüzyıl atlamak gibi bir ilerlemeye sahip olması ele alınacak bir konudur.

 

Mimdap : Yönetmelikler değişirken mimarların hiç çalışamadığı dönem sırasında bir yandan da yaslarda mimarların bazı hakları ellerinden alındı, müelliflik hakları budandı, telif hakları ortadan kaldırıldı, böylece mimar mimar olduğu için bir kez daha cezalandırıldı. İşin bir de bu boyutu var. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Salih ŞENCAN : Şimdi güzel bir aks aslında bu konu. Bu üç oldu galiba gerçekten Mimdap ‘ta birkaç yorum yazısı ve yazı-yorum köşesinde birkaç yazı ve bunu akıbetinde buna gelen onlarca yorumla birlikte Kadri Atabaş’dan geldi. Evet yani birincisi YÖK’ün mimarlık eğitimi ile ilgili koyduğu kurallar karşısında mesleki karşı duruşu sergilemek yada kabul etmek, ikincisi kamu çalışanlarının üyeliğinin ihtiyari olmasına karşı durmak ya da kabul etmek üçüncüsü telif hakları konusunda durumu zımnen kabul etmek, aslında bu işi yapıyor olmandan kaynaklı gücünü örgütleyemiyor olduğunu gösterir. Dolayısıyla böyle bir yapı siyaset olarak bir şeye muhalefet etse de bunun kalıcı, sonuç alıcı noktaya ulaşması imkansızdır.
Ama maalesef bu seçimi bu genel kurulu bu durumun olumsuz yanı tayin edecek ve örneğin Kadıköy’de eski dönem yönetici ve muhalif meslekdaşları adaylaşma sürecine girecekleri tahmin etmekle birlikte hakikaten çok zor bir kampanyayla karşı karşıya kalacaklarının defalarca altını çizdim. Bu durum mesela çok ciddi bir şekilde resmen iktidar yansılı olmak gibi kullanılacak. Ak partililer denerek kullanılacak. Zaten ikincil örgütlerde sosyalist olmanın nasıl bir şey olduğunu senelerce genel kurullarda ve yazılarla tartışmaya açtık.

 

Sonuç olarak kamu çalışanı üye olması ihtiyari olsun derken serbest çalışanı da telifine sen ne yapacaksın? Şimdi kamu yönetimi 54′ te seni niye kurdu. Kenan Evren’in bir lafı vardı “ben ne yapayım böyle aydını” ve Aziz Nesin‘de demiş ki “Kenan Evren bir şey yapsın diye aydın olmadık…” Ama şimdi sen ilk önce işleyen çarkın eksiksizliğini ispat edeceksin. Sen bunları yapmadıysan onun ötesinde Gezide en doğru şeyi söylesen de boş, yani kof bir şey sonuçta. Sen söylüyorsun sen dinliyorsun, dolayısıyla içe dönük bir yeni süreç olmadı, örgüt kendi içine dönmedi. Örgütün kendi yazılarını, mektuplarını, toplantı çağrılarını filan gördüğümüz zaman ise eski tastan bir aşama daha yukarı çıkarak; eski hamamın iki kere eski tas olduğunu görüyoruz. Umut var olmak için nasıl bir jenerasyon gelecektir, yeni bir mimarlık anlayışı mı gelecektir, ne olacaktır bilemiyorum ama ciddi bir mimarca çıkış gereklidir.

Meslek örgütünde mimarca çıkış yapacaksın ilk önce . Yani siyasi olarak çıkış yapmak istiyorsan bunun kanalları meslek odası olamaz, olmamalı. Ama sen mesleğinde bir çıkış yaparak sosyalist düşünceye de sahip olabilirsin, sosyalist düşüncede de yönetimde örgütlenebilirsin. Ama bu kapılarını diğerlerine kapatmak anlamına gelmiyor. Dolayısıyla böyle bir mimarca çıkışın olup olamayacağı konusunda çok fazla bir umut görmüyorum.

 

Eskiden 20.yüzyılın manifestoları diye bir yayın okumuştum. Çok eskiden mimarlar arası haberleşme imkanı yok denecek kadar kısıtlı,mimarlığa damgasını vurmuş insanlar manifestolarını çok kısa olarak yazarlarmış. Sonra onların bir araya gelmesi inanılmaz zormuş, 6 ayda falanancak bir araya dünyanın bir kentinde gelirlermiş. Adamlar bir de bina yaparlarmış, ilk önce bak Marsilya bloğunu yaptım kentte böyle olmalı, alan boşalmalı, toplanmalı daha büyük ilgi toplayan öbürü dermiş ki yok kardeşim samimiyet olacak , bak ayakkabı fabrikasını yaptım sana demiş. Adam gelmiş demiş ki az çoktur, süslemek vahşilere özgüdür şimdi ise artık bir bina yapmaya da gerek yok bir animasyonla kafandaki şeyi hayali gerçekleştirebilirsin. Ama mimarlığın manifestoya ihtiyacı var, belki ancak böyle bir manifestosu olan mimarca bir buluş olabilir meslek odasının şansı diye düşünüyorum.

 

Mimdap : Peki sadece mimarlıkla alakalı konuları şimdi mimarlar odası seçimi yada genel kuruluyla sınırlamak durumu ortaya çıkmıyor mu? Dünyadaki bütün gelişmelere paralel olarak Türkiye’deki kamuoyu belki Geziye katılan, belki hakikaten bundan 6 ay öncesine kadar yeterli toplumsal dinamikleri olmadığı için bu iktidarı hiçbir şekilde yerinden kıpırdatamayacağı, değiştiremeyeceğini düşünen insanların böyle bir umudu doğmasını da olumlu olarak bir kenara koyarsak, mimarlar da bunu değerlendiriyorlardır. Fakat şimdi bunun hangi prizmadan geçerek oda seçimlerine yansıyabileceği olasılığını bir kenarda tutarsak, Gezi anlayışı odaya gerçekten yansıyabilir mi?
Bu perspektifi Mimarlar Odasının kabul etmesi ve durumun farkında olmasına yönelik bir fikri taban ortaya çıkabilir mi?

Salih ŞENCAN : Doğru, haklısınız. Ama herkes durduğu yerden konuları değerlendirir. Şimdi bugün elini sallayan adam müteahhit oldu bu yönetmelik değişiklikleriyle, afet riski yasasıyla, kentsel dönüşüm yasasıyla. Elini sallayan kuyumcu , kara paracı, cebinde birikmişi olan, bankacıların oluşturdukları havuzlarda para biriktirenler vs. Dolayısıyla bunlar bir şekilde mimarlığa kanalize olacak sonuçta. Benim demek istediğim nokta şu; ister istemez önce bu konular düzeltilmeli. Mimarlar Odası bu konuda siyasal partilerden daha ciddi bir şekilde geçmişte birikimi varken şu anda becerememesi ise çok ciddi bir şekilde siyasetsizliktir. Yani bugün ülkede seçim barajını konuşuyorsanız ama siz odanızda nispi temsile hayır diyorsanız, sizin bu konuda inandırıcılığınız olmasına imkan yoktur. Meslek odalarının ve sendikaların da nicel ve nitel potansiyellere sahip olduğu, dünyada artık bilgiye erişmenin bir ayrıcalık olmaktan çıktığı, entellektüel potansiyellerin bunlarla çok ciddi dosyalar oluşturup, toplumu arkasına alıp bunu sermayeyle ve yerel yöneticilerle siyasi iktidarla ikna edici bazda paylaşabilecekleri toplumsal dönüşümü bu şekilde yönlendirebileceklerine inanıyorum. Ama bu çok eksik bırakılmış bir şey.

 

Mimdap : Peki siz iktidar tarafından toplumla iddialaştığı projelerde, neredeyse uzlaşı aramayan bir iktidar motifinde mesleki konumlanmayı nasıl kuruyorsunuz? Ankara ‘da diyelim ki başkanlık sarayını tutup ta Atatürk Orman Çiftliğinin içine kuran anlayış bunun sonuçlarını görüyordur. Amatepkilere rağmen illa da yapmakta bir ısrar var orada. ODTÜ yolunun oradan geçirilmesinde açık bir inatlaşma var. 500 kamyon 750 işçi gece gündüz 4 vardiya bu kadar hızlı davranabilme imkanını görünce, Ankara metrosunu niye aynı hızla yapmadın diye sormak lazım değil mi? Belki iknadan öte (iktidarın mantığının ikna olma yeteneği var demek imkansız gibi…)  bir meslek grubunun duruş sergilemesi önemliydi. Meslek kuruluşu onu gösteremediği zaman başka birşey oluyor.

Mesela Gezi en çok muhalif olmayı sahicileştiren bir formu karşımıza çıkardı ve insanlar birbirlerinden talimat almadan sokaklara çıktılar. Çok uzun bir süre, şimdi sönümlense de parklarda bir takım forumlarla ciddi bir deney için adım attılar. Bir çok demokratik kurum (bunların içine odayı da koymak lazım) bu hareketin konvoyuna katıldılar aslında.

Salih ŞENCAN: Tabii.  Onun siyasi izleri olacak yani sönümlense de .

Mimdap : Gezide şu görüldü: Muhalif olmak sahicileşebiliyor. Buradan mimarlık için de böyle daha sahici işler yapan, önce kendi kimliğiyle sonra telif hakları sonra mimar olmanın geleceğine sahip çıkabilme davranışını, bir sivil hareket olarak ve aynı zamanda odanın dışında kalarak; öznenin kendisi olan mimarlar, kendileri için kendine ifade alanı bulabilir mi? Oda dışı mimarlar böyle bir ifade alanı açabilirler mi? Böyle bir ihtimal var mı?

Salih ŞENCAN : Bu birleşik kaplar meselesi. Şu anda 12 Eylül’ün en büyük tahribatı ikincil örgütlerde yaşanmıştır. Sendikalar, meslek örgütleri, basın vs. Dolayısıyla bu siyaset yapma ve birleşik kaplar gibi bir mesele bir yerde. Nasıl ki şuanda PKK gerçeği ve barış süreci meselesi Kenan Evren’in veya 12 Eylül askeri yönetimin sorumluluğundaysa şuandaki Ak partisi ile 1994te Saadet, 1999’daki Refah Partisinin iktidar olması sebebi, yine darbenin bir neticesidir.

Artık zapt edemiyorsunuz-kontrol edemiyorsunuz ve karşı duramıyorsunuz, o zaman ne oluyor Çamlıca camisinin tashihini yapıyor, Haliç köprüsünün ayaklarını tasarlıyor, TOKİ eli ile iş yapacak mimarlara kullanılacak olan kubbe-tonoz-mukarnas detaylarını da veriyor. Tabii ki bu bir duruş, yani mimarlık mesleği bu ikincil örgütlerin içinin boşaltılmasından ve meslek örgütünün bu aksı tamamen ıskalamasından dolayı mimarlık meslek mensupları da dik durabilecek ve kendilerini meslek olarak kabul ettirebilecek bir pozisyondan çok geriye düşmüş durumdalar. Bugün şuradan karşıya geçelim Pendik minibüsüne binelim. Bütün Pendik minibüslerinde Kadıköy-Pendik aynı paradır, ama şöyle derseniz, “param yok bir liram var götürür müsün” Götürürler ama bir defa. Bu şoför iki lira yerine “ben herkesi bir liraya götürüyorum” derse o şoför o gün şişlenir, ya da bunu diyemez. Ama mimarlık mesleği için bu böyle değil yani mimarlık için dünya mimarlık gününde en entelektüel en böyle gururumuzu okşayan bildirileri yayınlasak da bugün yediyüzbin liralık mimari projeyi yetmişbin liraya yaptırabiliyorsanız bir mimarlık mesleği mensubu açısından içine düşülen durumun artık Pendik-Kadıköy minibüs hattındaki durumundan çok aşağılarda olduğunu düşünüyorum.

 

Dolayısıyla çürüme aslında 12 Eylül’ün depolitizasyonu süreci ve ikincil örgütlere yaptığı bu ağır tahribat sonucu, ikincil örgütlerin seçtikleri mesleğe yabancılaşmış yöneticiler eli ile mesleği yapan insanlara da yansıdığını söyleyebiliriz. Mesleğin ağırlığı kalmadı sorun buradan kaynaklanıyor, sorun buradan kaynaklandığı için de Mimarlar Odası ne derse sanki mimarların görüşüymüş gibi algılanıyor ama aslında bunu diyenler biliyor. Aslında kamuoyunda yada mimarların nezdinde böyle bir durum yok dolayısıyla çok ciddi bir restorasyon dönemi gerekiyor.

 

Ben diyorum ki ya tarih zaten deterministik bir şekilde gider, bu memleket Menderes ‘i gördü mü gördü, Demirel’ı gördü, Özal’ı gördü; her birinin partisinin en son seçimlerinde kaç oy aldığı belli. Şimdi Obama zaten bu adamı istemiyor,Fethullah hocaefendi bu adamı istemiyor, doğru mu; bu adam gidici. Bir yandan sıhhat sorunları ,bir yandan gidici olmanın zaten birincil derecede farkında olması diğer yandan ise sayısal olarak herkesin en iyisini ben bilirim, %50 oy aldım çoğunlukçuluğun getirdiği Frankeştayn hali birleştiği zaman başbakan bunları yapıyor.

 

Ben son derece natürel buluyorum bu olayı. Yirmi milyon oy almış bir adamın bunu yapmasıyla bin oy almış meslek odasının yöneticisinin bunu yapması arasında aritmetik yaptığınız zaman ikisini de aynı görüyorum maalesef. Dolayısıyla ikisi de ülkenin yada alanının potansiyellerine sahip olamayan bu potansiyellerinin önünü açamayan bu süreçleri doğru yönetemeyen, buna ilişkin siyasetler oluşturamayan, demokratik olmayan baskıcı, totaliter otoriter yapılardır. Aslında sorunlarına giderek yabancılaşan bir döngü bu. Dolayısıyla örgütün içi boşalınca bu üyeye yansıyor, hakikaten bugün iş almak başlı başına bir macera, bu durumda dünyada da ülkemizde de bir mimarlık krizi yaşanıyor.

 

Mimdap : En çok İstanbul üzerinden konuşuyoruz. Meslek odası açısından örnek vermek gerekirse Konya’da da İzmir’de de Ankara’da da örgütü var. Bunların arasında bazı farklılaşmalar var mı? Başka bir değişle meslek odasının meslektaşların sorunlarını ıskaladığı tespitine dayalı olarak, odaya kayıtlı olan insanlar bu kez “odayı ıskalayarak” başka bir şey yapma ihtimalleri var mıdır? Eğer olursa etki sağlar mı? Bazı illerdeki odalar mesela Ankara, mesela İzmir bu anlattığınız tablodan daha başka bir perspektife sahip midir? Böyle bir sevincimiz olabilir mi?
Salih ŞENCAN : Tabi ister istemez Amerika yüz yıl sonra en büyük krizini yaşıyorsa , Kıta Avrupasının yaşadığına artık zaten kriz bile diyemiyorsak,bu durum yaşlı kıta için içselleşmişse; mimarlık mesleği de kendi içerisinde bir kriz yaşıyorsa felsefesel anlamda ne için var olduğunu hala soruyor noktadaysa, Konya’daki mimar da sorguluyordur. Ona da yansıyor çünkü. Mimarlar Odası İstanbul şubesi yada genel merkezinin mimarlık mimarlık politikası belirleme çalışmaları veya yönetme tarzına yansıyor. Tabi lokalizasyon diye de bir şey var. Ama maalesef son yirmi yıldır o fark diye gördüğümüz ,umut var olduğumuz anlayışın da giderek ülkedeki tek muhalefet eksenine direkt olarak Ak parti iktidarını düşürme R.T.E’yi başbakanlıktan indirme derecesine getirilmeye çalışan siyaset anlayışı aslında bugün Ankara’da da , İzmir’de de, Antalya’da da, Konya’da da egemen olan bir anlayış. Dolayısıyla bu anlamda aslında Mimarlar Odasının bütününde böyle bir restorasyondan bahsediyorum. İdeolojik restorasyon beraberinde kendisine örgütsel restorasyona da götürecektir.
Diğer taraftan Ankara’daki kadrolarla İstanbul’daki kadroların genel siyasete, mesleğe, meslekteki siyasete bakışları arasında nüanslar olduğunu dahi zannetmiyorum. Bir dönem vardı ama artık sadece ve sadece onların İç Anadolu’da bizim Marmara’da olmamız kadar bir fark vardır diye düşünüyorum. Hakikaten artık muhalefet “ant, bayrak, büst” e dönüşmüş vaziyette ve Mimarlar Odasını bu muhalefet eksenine düşürmek gerçekten çok ciddi bir tarihsel sorumluluktur.

 

Mimarlar Odası geçmişte üyeleri ile kitlelerle buluştu. Geçmiş tarihsel dönem;TMMOB ile, DİSK’le, DEV-GENÇ ile yapıldı. “Mimarlar Odası toplum hizmetinde” derken slogan sadece ve sadece bu değildi. Dolayısıyla bu mirası Mimarlar Odası “andımız, türküm doğruyum, bayrağımız ve büstümüz” üç eksenle ele alırsa, böylesine siyasal bağışıklıklar içerisinde kendisi on misli daha etken ve aktif bir medya örgütü veya televizyon kurabilecek bütçelere sahipken bunu yapmayıp kimin seyrettiği bile belli olmayan kanallarda programlar yaparak aslında beceremediği için değil direkt siyaseten öyle düşündüğü için orayı kendisine layık gören üyeyi de buna layık gören zihniyet bugün Ankara’da da var. Tabii kuşkusuz değişim ve dönüşüm her zaman için iyidir. Kim 12 sene iktidar da kalsa, yıpranır,bu durum Mao için Kastro için de geçerlidir. Başbakan bu durumdan muaf olacak bir yaratılış hususiyetine sahip değil,üstelik yaptığı onlarca tutarsız konuşma ve duruş da üstüne tuz biber ekiyor.
Ama Ak partisi iktidarı çok ciddi bir şekilde zaten yağma üzerine kurulan bir iktidar olduğu için son dört senesinde ise başbakanın sağlık meseleleri ve artık istenmediği meselesi ve cemaatle çatışması gibi konular agresifleşmesinin dozunu artıran ve işi endazesinden çıkaran bir noktaya getirdi.

 

TMMOB le ilgili son olarak bir şey söylemek isterim. 1954’de kamu yönetimi TMMOB’ yi kurarken kurulan on tane oda var. 18.000 üyesi var, bunun beş tanesi aslında inşaat sektörü ile ilgili odalar. Dikkat edilecek olursa bu on tane meslek odasının tamamının yaptıkları işlerle ilgili bütün yasalar 1950-1960 yılları arasında çıkarıldı.Kuruluşun amaç maddesi son derece zaruri iken bugün artık üye sayısı beşyüz bine gelen, sadece mimarlar odasının altmış bine falan dayanan bir yerde 29 tane oda kuruluyor. Sadece mimarlık yapma ile ilgili iç mimarlık, peyzaj ve şehir plancılığı odası olarak ayrılırken nedense inşaat mühendisleri odası ihtisaslaşma konusunda umursamaz davranıyor . Adam hidrolikçi, adam zeminci, adam ulaşımcı ama İnşaat Mühendisleri Odası üyesi. Böyle enteresan bir şekilde oda sayısında artma olurken mimarlar aslında kendi mesleğinin kapsayıcılığı ve interdisiplinerliğinin ve mesleğin giderek elinden kayma noktasına gelmesine neden sessiz kalıyor. Kabahat-kusur mimarın mı, Mimarlar Odasının mı?

 

Oda meslek ile ilgili sessiz kaldıktan sonra; şehir plancısı gibi konuşuyor , peyzajcı gibi, ulaşım mühendisi gibi konuşuyor, çok enteresan aslında başbakanlık yapıyor adam. Dolayısıyla TMMOB bu dönemki nicelikten kaynaklanan bir iletişim için tek çatı altında örgütlenmiştir. Ama şimdi bakarsak fizik mühendisleri odası ile iç mimarlar odası arasında nasıl bir bağ olabilir?
TMMOB içerisinde meslek odalarından Mimarlar Odasının varlığı da sorgulanmalıdır. Varlığımızı ,mesleğimizi,Gezi’deki demokrasi ve meşruiyet anlayışını,örgütlenme tarzını sorgulamamız gerekmektedir. Yoksa başkası sorgular ve bizleri dizayn eder..

11 Yorum

  1. Arif atılgan

    Zaten Mimarlar Odası 2. bir Oda olan SMD yi kabullenerek 3.4.5. ve diğerlerini de kabule hazır olduğunu göstermiş olmuyormu?
    SMD nin tüzüğünde üyelik ilk şartı olarak Türk Mimar Odası veya yurt dışındaki yasal bir Meslek Kurumu’na üyelik şartı aranıyor. Belliki ilerde kurulacak Odalarda bu şarttan da vazgeçilecek. Kimsenin itirazı olamayacak. Zira yalnızlaşan Oda aynı zamanda gücünden de kaybediyor.

  2. Hasan Kıvırcık

    Kanımca Arif bey odayla alakalı gelişmelerin şifresini çözmüş, meydana gelebilecek olguları sezmiş görünüyor. Yeknesaklıktan parçalı yapılar dönemine…
    Bundan on sene önce “masonlar” falan diye hor görülen TSMD ler kendi yoluna bildikleri gibi giderken, o gün aşırı duygusal tepkiler üreterek “oda politikasını” hamaset üzerine kuranlar, yer yer ve türlü zeminlerde serbest mimarı suçlu bir odak gibi görenler başka bir yere evrildiler. Şimdi sahneyi doldurmak, gelişen hakiki yalnızlığı bir nebze olsun azaltıp, ortamı “çeşitli” göstermek için TSMD -SMD başkanlarını önemli toplantılarda atlamıyorlar.
    Bu da bir çeşit tekamül olarak görülebilir ama ellisinden sonra saza merak salmak gibi bir yerde.
    Mimarların ortamında birden fazla temsiliyet alanına geçiş olacağı şüphesiz. Yaşayıp göreceğiz. Kendi bünyesinde çok sesliliği kuramayanlar, her bahar mevsimini “budama yılı” zanneden zihniyete neresinden üzülsek bizim gözyaşımız yetmez.

  3. Arif Atılgan

    Taksim Planı ile ilgili ilk TV programı 14/02/2012 Salı gecesi Osman Güdü’nün Kent Ve Yaşam programında yapıldı. Taksim Planı yeni onanmıştı. Program konukları Ben, Şehir Plancıları Odası Başkanı Tayfun Kahraman ve İBB Meclis Üyesi Aykut Mutlu idi. Bildiğim kadarı ile başkaları katılmamıştı. O akşam ben programa gitmek için Karaköy’de vapurdan indiğimde katılması gerekenlerin bir kısmı iskelenin karşısındaki balık lokantasında idiler. Konu sonra popüler olunca herkes Gezici oldu. Bence Mimarlar Odası Gezi sürecinde etrafında olan kalabalığı sevdi. Zira çevresinde, mimar olmasalar da, bir kalabalık görmüş oldu.
    Oda ile üyesi arası ilişkiye gelince. Oda yıllardır mağdurlara kol kanat gererken şimdi kendi mağdur olmuş, yalnızlaşmış. Oda bu dönem etkinliklerini, genellikle bir önceki döneme kadar karşı olduğu, SMD olmadan yapmamaktadır. Bildiğim kadarı ile SMD de bir değişiklik yok. Bu durum Odanın yalnızlaştığını gösterir.
    Dışlaya dışlaya Odada fikir üreten kalmadı. 2/11/2013 tarihinde Torba Yasa ile ilgili yapılan toplantı sonrası yayınlanan yazıda 135. 124. Maddelerden medet umuluyor. Hâlbuki Anayasanın o maddeleri okunsa (hatta 6235. Madde bile) iktidarın dediklerini yazar. Bir de yazının sonunda yine üyeyi denetlemekten bahsedilir. Oda hala üyesini denetlemek içgüdüsünden kurtulamıyor. Hep üyenin tepesinde olmak istiyor. Bir an önce Odaya üyesini desteklemek içgüdüsündeki yöneticilerin gelmesi gerek. Bu anlayış birden fazla Mimar Odalarını hayata geçirecektir.

  4. Nihat Köksal

    Salih Arkadaşıma katılmamak mümkün değil
    Salih Arkadaşım düncelerine ve söylemlerine sağlık
    Şunu kısaca ifade etmek isterim
    Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az.

  5. doğan arcan

    Bu kapsamda bir değerlendirme ve babalardan tık yok. Ya herkes çok meşgul yada halının altına süpürmeye devam diyoruz. Haydi hayırlı işler o zaman.

  6. Uğur Koçak

    Mimarların bugün yeni yönetmeliklerle elinden alınmış olan müelliflik hakları ile müşterisinin insafına bırakıldığı bir kaosta kendisine yardımcı bir örgüt bulunmamaktadır. Devlet mimardan, onun fikri ve sanatsal hüviyetinden kurtulmaya çalışmaktadır. Pendik dolmuşu örneği beni çok etkiledi. Dolmuşçuların bile bir raconu varken mimarların iş ve statü sorunlarıyla hiç ilgilenmeyen odanın ağzıyla kuş tutsa meslek alanında bir kıymet-i harbiyesi kalamamıştır.

  7. salih şencan

    ideolojik iflası yaşayanların böyle bir olguyu yaşamın ve herşeyin üstüne taşımasının son derece normal bir anormali olduğunun altını yazımda çizmeye çalışmıştım..başarılı olmuşum…

  8. Anonim

    Gezi kalıpları çok aşan bir geleceğin yaşam tarzı projesidir. İdeolojik iflaslar döneminde hayatın her şeyin üzerine taşınmasıdır. Yeri çok özeldir ve mesajı evrenseldir. Anlayana.

  9. alaadin yılmaz

    Geziye siyasal partiler ve sol gelenek bile “biz yaptık” diye sahip çıkmıyor. Çok olsa içindeydik diyorlar. Bu durumda Mimarlar Odası nasıl bir sahiplenme yapabilir ki? Saçma olur bu.
    Oktay beyin cenaze töreninde Oda genel başkanı Muhçu, “Gezi onun düşünceleriyle şekillendi, temellendi” meyanında birşeyler söyleyince çok sevdiği abisinin cenaze töreninde sıcak gündem gereği abartmış diye düşünmüştüm.
    Meseleyi oralara bağlama yollarına saparlarsa çok yanlış olur.

  10. Hasan Kıvırcık

    Sevgili Salih, belki de bir pusula gibi yön kayıplarında bir geminin rotasını bulabilmesi için gerekli olan aydınlatmayı yapmış. Benim gibi, temsilcilik, şube, oda şeklinde bir yapının içi, kenarı, ilişiği olma halleri (en azından bir istek olarak) bulunmayan ama fiiliyatta Salih’in söylediği gibi “içinde olmayan” biri olarak bu ve benzeri sorunlara bakmam daha kolay oluyor. Karnımın ağrıyacağı bir şey yok çünkü.
    Yazının içinde epeyce bir başlık var şüphesiz.
    Odanın son durumda mimarın müelifliğini, mesleki var oluşunu, fikir haklarını hiç denecek ölçüde bile kale almadığını bildiğimden beklentim de yok; bu yüzden üzülemiyorum açıkçası. Böyle bir refleksi yitireli epey olmuş bu mekanizmanın.
    Diğer yandan bence; odaya birçok şey izafe etmekten, halen “şunu yapmadı, bunu yapsaydı…” demekten de bizim kuşaklar başta olmak üzere sırasıyla gençlere kadar herkes bırakmalıdır kanımca. Tam 1954 de kurulduğu, kuruluş amaçlarına uygun, yasasına yazıldığı kadarı yapacak bir hale gelmiş, sicil tutma görevine doğru indirgenmiş, etkisi azalmış bir yapıdan bahsediyoruz nihayetinde.
    Gezi başka bir şey ve bu ülke tarihi başkaldırı tarihinde şimdiden en önemli yerlerden birini aldı. Sosyal ve siyasal boyut kazanması ayrı bir şey ve bu, sadece Gezi eylemlere katılanların değil önemlice bir büyüklükteki kitlelerin istekliliği ile bir şeye dönüşecekse dönüşür. Bütün toplumu hizalamaya kalkanlara verilen ders, despotik liderlerin karizmasının onarılmayacak bir şekilde çizilmesi, yönetenlerin nasıl telaşa düştüklerinin görülmesi bile azımsanamaz.
    Bu gibi bir tarihsel dönemecin bir yerinde oda varmış, kendine göre bazı şeyleri agrandize ediyormuş,… kısmı teferruattır. Bunu da kafamıza çarpmazlarsa eğer, ben “bari iyi bir şey yapmışlar, bazen iyi şeyler de yapabiliyorlarmış, daha iyi olsunlar…” diye bakarım. Gezi hareketi gibi muhalif rüzgarlar, tarihsel bakımdan dönemini kapatmış örgütlenmelere bir gençlik aşısı, meftayı diriltecek şifalı iksir değil sonuç olarak.
    Mesleğe ait şeyler belli ki oda parantezine sığmaz. Önümüzdeki on yılı en azından meslektaşın “çoklu yapılarda temsil edildiği” dönem olacağını, “tek oda” temsiliyetinin arkaik bir kavrama dönüştüğünü düşünenlerdenim. Fazla ısrarın kimseye faydası olmaz.
    Tartışma imkanı verdiği için arkadaşıma teşekkür ederim.
    Sevgilerimle

  11. alper örnek

    çok kapsamlı. bir tarih dizini ve kahvenin telvesi tadında. geçmişte istanbul belediye adaylarına tutanak imzalatılması gibi inanılmaz şeyler duyuyorum ki bugün ilçe belediyesine bile söz geçirilemez. kentin avukatı diye bildiğimiz oda galiba kredisini çok kaybetmiş.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir