1. İstanbul Tasarım Bienali ve Kusurluluk Teması

13 Dakika Okuma Süresi

Hazırlayan: Mimar Heval Zeliha Yüksel


Bienalin MİMARİ yüzü: Musibet

Musibet kelimesinin kökeni “muşiba”, anlamı ise “isabet eden kaza,bela”. Emre Arolat’ın kaleme aldığı kısa giriş metninden bu belayı bir nebze anlamak mümkün:

“Her an yeni bir fikir, her gün parlak bir proje. Büyük dönüşümler, hızla alınan ve uygulamaya koyulan, birçoğu kent ölçeğinde tasarımlar…Arayış yerine hezeyan mı demeli yoksa buna? Hızlı, hatta düpedüz acele kararlar. Yangından mal kaçırırcasına…”

Emre Arolat bu karmaşık senaryonun yaşandığı bu özel sürecin eksiklerini de yine kendi eleştirisini kendi yaparak anlatmaya çalışıyor, başkalarına fırsat vermeden. Ve bu anlatımı serginin tamamını tasarlayarak da sürdürüyor. Başta İstanbul olmak üzere içinde bulunduğumuz mimarlık ve inşaat yapma eğilimini bir çeşit belalı dönem olarak tanımlıyor. Büyük ölçekte proje üreten bir mimarlık ofisinin sahibinin kurguyu bu ifade üzerinden yapması, tekinsizlik hissine neden oluyor. Tıpkı çığlık sesleri eşliğinde 4.5 metre yüksekliğindeki siyahımsı gri, dar koridorlarda bienal gezme telaşı içinde dolaşırken hissedilen duygu gibi.

“MUSİBET” sergisinin içeriği ve bağlamı hafızalarımıza kaydolurken yukarıda bir kısmını okuduğunuz Emre Arolat’ın sözleri kulağımızdan eksilmiyor. Arolat kendi eleştirisini de kendisi yapıyor bir bakıma. Başımızda bir MUSİBET olduğunu, baş aktörlerinden biri olduğu mimarlık ve inşaa etme dünyasının “tekinsiz” bir süreç yaşadığını söylüyor. “Beni en çok meşgul eden hastam kendimim” demiş Freud. Bu itiraf kuşkusuz çoğumuz için geçerlidir. Sahiden böyle miydi diye kendilerine sorduk…

“MUSİBET” sergisi üzerine Emre Arolat ve Küratör yardımcı Nil Aynalı ile söyleşi

Heval Zeliha Yüksel: Serginin teması, adı neden “Musibet” diye sormayacağım. Bu musibetten nasıl kurtuluruz diye başlamak istiyorum…

Nil Aynalı: Aslında hali hazır bir kurtuluş yolu önermek çok kolay değil, belki sağlıklı da değil. Musibet adını verdiğimiz bu durumun içinde o kadar farklı yönler, dinamikler, yaşantılar ve angajmanlar var ki, belki de bizim bu duruma dair kısmen derinleşebilmiş bir anlayış kurmamız için bile daha çok yol gitmemiz gerekebilir. Aslında serginin niyetlerinden biri de bu: en azından yola çıkabilmek… İçinde bulunduğumuz durumu belli bir kavramsal çerçeve içerisinde problemleştirip geriye çekilmek ve sahneyi o durumu deneyimleyenlerin çoğul bakışlarına bırakmak. İşlerden neredeyse hiçbiri “Musibet’ten nasıl kurtuluruz?” sorusunu yanıtlamaya çalışmıyor, bu yönde bir proje yapmıyor ya da çözüm önerisi getirmiyor. Yalnızca bir takım sorunları işaret ediyorlar, bazen bu sorunların sebeplerini ortaya koymaya çalışıyorlar, kimi zaman içinde bulunduğumuz duruma alternatif durumlar hayal ediyorlar. Çözümlerden önce sorunları ve durumun kendisini anlamaya anlatmaya çalışıyorlar. Örneğin kent için alınan kararların tek elden veriliyor olması, farklı toplumsal kesimlerle iletişim kurmada yaşanan zaafiyetler ve kent üzerinde hızla, üzerine etraflıca düşünmeden, kamuoyuna açmadan, tartışmadan alınan kararlar pek tabii bu sorunların başında sayılabilir. Böyle bir ortamda muhalif seslerin müzminleşmeşi ve kanıksanması işten değil. Tüm toplumsal kesimlerin mutabakatından oluşacak bir ortak akıldan söz etmek mümkün görünmese de en azından bireysel akılların birbiriyle iletişimi sağlamak ve bu yolla sosyal bir etkileşim başlatmak önemli bir adım olarak görülebilir. Mimarlık ve kentsel çevre alanında bu denli fazla üretimin yapıldığı bugün, yapma-etme erki Faustien bir enerji haline geldiğinde problem başlıyor. Üzerinde bırakın mutabakat sağlanmayı, herhangi bir tartışma platformu bile oluşturulmamış konular apar topar uygulama kararları olarak karşımıza geliyor ve kentin biz onu seyrederken paldır küldür göz açıp kapayıncaya kadar değiştiğini görüyoruz. Kentin üzerinde tasarruf etme yetkisi olan gruplar, çoğul sesleri kendi ekonomik, politik, ideolojik hedeflerine giden yoldaki engeller olarak görmek yerine bu seslere kulak vermenin bir tür ahlaki değer olabileceğini düşündükleri zaman; gelişmenin kendisinin ne olduğunu, gelişmeye giden yolda nelerden feragat edildiğini sorgulamadan yalnızca kalkınmaya odaklanmış olan pragmatik, iş bitirici akıl sorgulanmaya başlandığında; kaba kategorilere ve homojenizasyona dayanan düşünce kalıpları ince farkların zenginliğini, ayrıntılarda yatan anlamları görmek için gözünü çevirmeye başladığında; meşruiyeti iktidar ilişkilerinden menkul değer yargıları ve kararlar sorgulanabildiğinde musibetten kurtulmaya giden yol az da olsa aydınlanmıştır diyebiliriz.

• Sergide yer alan projeleri seçerken izleyenlere öncelikle neyi düşündürmek istediniz?
Emre Arolat: Bugün tasarım dünyasının geneline hakim olan apolitik bir ortamın varlığından bahsedebiliriz. Tasarımcının en önemli gündem maddesinin yalnızca kendisini ‘parlatmak’ haline geldiği bu afirmatif durum, kente ve mimarlığa ilişkin pek çok sorunu görünmez hale getiriyor. Bu hızlı, kalabalık ve şaşaalı üretimin arkasında aslında güncel ekonomik ve politik dinamiklerin etkisi altında gelişen kentlerde ne olup bittiği, mimarlığın ve kentsel tasarımın kentlilerin yaşamı üzerinde bugün nasıl bir etkisi olduğu gibi görece ‘ağır’ ve gündemdeki diğer konulara nazaran ‘eskimiş’ konulara ya hiç girilmiyor, ya da bu konular ziyadesiyle çiğnenip sıradanlaşmış kalıplara mahkum bırakılarak gerçek bir tartışma konusu haline gelemiyor. Bu noktada amacımızın bugünün mimarlık dünyasında İstanbul gibi hızlı bir ivme ile gelişen kentlerdeki mimarlık üretiminin karşı karşıya olduğu ya da bizzat ürettiği meseleler ile yüzleşebileceğimiz bir platform oluşturmak olduğunu söyleyebiliriz. Doğrusu uluslararası ziyaretçilerin Türk Tasarımı konusunda nasıl bir izlenim edinecekleri konusu Musibet sergisi bağlamındaki öncelikli sorunsallardan biri değil. Türk Tasarımı’nı yerli izleyicilere tanıtmak gibi bir hedefi de yok bu serginin. Bu yönüyle, bienali bir tasarım fuarı ya da bir tür festival olarak görme yönelimine de oldukça uzak düşüyor. Sergi, bunların yerine izleyicinin kafasında, İstanbul’da yaşanmakta olan büyük değişimleri omurgasına alan bir izlek üzerinden Türk veya değil, tasarımın bizatihi kendisinin ne denli ayrıştırıcı ve dönüştürücü bir rol üstlenebileceği konusunda bazı soru işaretlerinin oluşmasını tetiklemeyi amaçlıyor. Merkezi iktidarların kendilerini en güçlü hissettikleri zamanlarda tasarımı ve mimarlığı nasıl da araçsallaştırabildiklerini, bu anlamda tasarımcının nasıl bir ajana dönüşebildiğini vurgulamayı istiyor. Yenilik ve gelişim uğruna ortaya konan değişim rüzgarının pek çok kere kentleri nasıl da yoksunlaştırabildiğini, İstanbul gibi tepeden inme dönüşümlere sahne olan metropollerin sürekli olarak maruz kaldıkları ağır operasyonlar neticesinde “iyi eskime” konusunda nasıl da şanssız olabildiğini ortaya koymaya çalışıyor. Ve belki de hepsinin bir özeti olarak, uluslararası veya yerli, izleyicinin, önüne konan her parlak ve afili tasarımın büyüsüne kapılmak yerine onun yaratabileceği toplumsal ve fiziksel sorunlara dikkat kesilebilmesine önayak olmayı amaçlıyor.

• Hedef kitle kim size göre?

EA: Amacımız, belli bir ana akım çoğunluğu temsil edebileceğini düşündüğümüz, örneğin Pazar günü popüler gazetelerin Pazar eklerini okuyan ve “İstanbul’da bir Tasarım Bienali varmış, nedir acaba?” diye merak eden, karısını, çocuğunu alıp bir Pazar günü İstanbul Modern’e gelmek isteyecek bir kitle içerisinden en fazla dört beş kişinin ilgisini çekebilmek ve akıllarında soru işaretleri bırakabilmek… Tabii bu çok da kolay değil. Hani bazı kitaplar vardır; birkaç sayfa okur, zorlanırsınız ama sonra gerisi geldi mi, su gibi gider… Bu sergi ile bahsettiğim dört beş kişinin ilişkisi de muhtemelen böyle olacaktır. Zahmet edip, ahdedip, inat edip oraya oturur, hakikaten işin içine girmeyi seçerlerse sergi bir karşılık bulabilir. Bu dört beş kişinin akıllarında birkaç soru işareti oluştuğu zaman bu etkinin çevrelerine yayılabileceğine dair ufak bir umudumuz var.

• Sergideki “kusur veya kusurluluk” sizce neydi?

EA: Bienalin Danışma Kurulu Üyesi Deyan Sudjic önerdiği “imperfect” teması ile İstanbul arasında kurduğu ilişkiyi anlatırken şehrin kusursuzluktan çok uzak ama bir o kadar da hareketli ve enerji verici olduğunu vurguluyor. Haklı olduğunu söyleyebiliriz zira İstanbul bir alem. Devinip, kılıktan kılığa girip duruyor bin yıldan fazladır. Hele bugünlerde herkesin gözü buralarda. Son dönemde daha da büyük bir hızla oradan oraya kayıyor. Büyük dönüşüm tahayyüllerinin, bir tür hiperaksiyonun, ya da düpedüz bir hezeyanın hakim olduğu bu kentte her an parlak bir fikir, her gün yeni bir proje hatta çılgın projeler ortaya atılıyor. Hızlı taslaklar, taslaklarla çıkılan aceleci ihaleler, sarsak müdahaleler, umarsızca uygulamaya koyulan kent ölçeğinde kararlar… Özgüllük, arama, anlama, katılım ve toplumsal mutabakat yerine kerameti kendinden menkul bir autos-kratos durumunun geçerli olduğu söylenebilir. Her türlü incelik arayışıyla kafa bulan, derinlere inmeyen, inemeyen, inmek de istemeyen daha ziyade yüzeyi tarayan. Tıpkı sanal alemin o hafif, o kaygan, o hazcı sörf hareketi gibi. Oradan oraya salınan, tam bir yerlere tutunacakmış gibi yaparken birden renk değiştiren. Kendisini gösteri dünyasının yeni ve kışkırtıcı rüzgârlarına bırakıveren. Bu öforik hamlelerin akıl ötesi hızının bir yandan da eşi benzeri bulunmaz bir enerjiyi açığa çıkarttığına hiç kuşku yok. Muhtemelen, kentin tansiyonunun en yüksek olduğu zamanları yaşıyoruz. Sergideki işler tam da İstanbul’un bu durumuna farklı açılardan tutulmuş aynalar olarak görülebilir.

• Sergide çok çeşitli konular işlenmiş. Yer verdiğiniz projelerin birbirleri arasında nasıl bir bağ kurmasına dikkat ettiniz?

NA: Aslında tüm projeler “musibet” adı verilen genel aurayı oluşturan farklı durumlar hakkında geliştirilen öznel bakışlar olarak değerlendirilebilir. Serginin amaçlarından biri de bu konu ile ilişki kurabilecek, konu hakkında eleştirel bir pozisyon alabilecek ve söyleyecek sözü olan insanların kendi fikirlerini, bireysel ifade biçimleri içerisinden ortaya koyacakları bir platform oluşturmaktı. Bu anlamda küratöryal ekibin üretimin her anında müdahil olduğu bir süreçten bile bahsedemeyiz. Projelerin kullanılan ifade dili, teknoloji ve üslup olarak bu denli çoğullaşabilmesi, aslında içinde bulunduğumuz koşulların çok yönlülüğünün bir emaresi olarak da görülebilir. Bu koşulların her birine de birçok farklı açıdan yaklaşılabilir kuşkusuz. Örneğin Türkiye’deki emlak piyasasının mimari tercihleri ile bugün merkezi daha fazla Amerika olan ve tün dünyada giderek uygulama alanını genişleten bulan bilgisayar destekli tasarımın nasıl yeni bir “mimarlık” yerine yalnızca bir “biçim” üretmeye yarayan bir araç haline geldiğini birarada görmek oldukça ilginç.

• Kentsel dönüşüm projelerinin önemi, koruma kültürünün insan yaşamına yerleşmesi gibi İstanbul’un gündeminde olan konuların hangi işlerde yansıtıldığını düşünüyorsunuz?
NA: Aşağı yukarı tüm işler, kimi tam göbeğinden, kimi ise daha mesafeli olmakla birlikte bu konulara dokunuyor. İçlerinde Giysi Takası, Söz, Deplase, Hassas Ritm, Bomba, Kentsel Yenileme ve İlgili Memnuniyetsizlikler: Kreuzberg-IBA’84/87, Adil Kebap Dürüm’ün de olduğu bir grup proje damardan bu konuyu işleyenler arasında sayılabilir.

• Sergide yer alan projeler arasında favori projeniz hangisi?

NA: Bu serginin, bir sergi mekanı içerisinde yerleştirilmiş çeşitli projelerden oluşmasından ziyade, projelerin ve sergi mekanı tasarımının bir bütün olmasını, tüm bileşenlerin birbirleriyle etkileşim içerisinde anlam bulmasını istedik. Bu anlamda bir projeyi diğer projelerden ayrı değerlendirmek mümkün görünmüyor.

• Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz…


MUSİBET’ten aklımızda kalanlar:

Pattu Mimarlık tarafından tasarlanan “İstanbul-O-Matik” isimli “kent yapma oyunu” akılda kalıcı salonlardan birisi. Kentin veya mahallenin aktörlerinin herhangi birinde bir birikme olduğunda nasıl da ibrenin istemediğimiz yönde şaşabildiğini gösteriyor. Toplumun her kesiminin kolaylıkla anlayıp katılabileceği bir oyun bu. Keşke hepsinden bir tutam yazan uyulması kolay bir tarif olsa…


Sinem Serap Duman’ın çektiği kısa film ile evinden koparılıp başka diyara göç etmek durumunda kalan bir ailenin Perpa’da merdiven boşluğunda kendisine soğuk bir ev ortamı kuran temsili bir ailenin tekinsiz yaşamından kesitler sunuluyor….

Burak Arıkan’ın yaptığı 3 harita da görülmeye değer. İslam, Cumhuriyet, Neoliberalizm ağ haritaları…

Yıkılan Adil Kebap Dürüm kulübesi Bienal için tekrar inşa edilmiş. Yeni kentleşme ile gecekondu kültürünün kaybolmasına vurgu yapılıyormuş. Sakıncası var mı diye sormadan edemiyor insan?

Ali Taptık, atölyesinin bulunduğu bir sokak üzerinden dönüşümün izlerini sürmüş. Modaevleri ile dolan bir sokaktaki cephelerde, kaldırım-dükkan birleşme noktaları ile “Kusurluluk” nedir tam olarak okunabilir…

Kerem Piker tarafından tasarlanan Bomba basbayağı bir senaryo içeriyor. Biri yazmış, biri kurgulamış, biri yapıları tasarlamış, biri filmi çekmiş… Uğur Tanyeli’nin rol yeteneğine hayran kalınıyor. Bilmeseniz gerçek zannedebilirsiniz… Çok başarılı!

Berlin’deki toplu konutlarda yaşayan yabancı uyruklu vatandaşlara izin verilen uydu-çanak anten hakkı yabancı olduğunuza dair açık gösterge…

Xaiver Delory, Brüksel üzerinden şehirlerde görmeye alışık olduğumuz yapıları arkasındaki cepheyi boşaltarak sunmuş. Manidar…

Aydan Çelik’in 2011 Birikim dergisi kapağı için tasarladığı ilüstrasyon son noktayı koymanıza yetiyor: İnşaat Ya Resulullah!…

2 Yorum

  1. Orhan Günertem

    izleyici kitlesini Pazar gezisine çıkanlardan arayan ve mimari tasarım fuarı olmadığını açıklıkla söyleyen, konusunu kusurluluk üzerine kuran sergi önemli ve samimi bir etkinlik bence. tebrikler.

  2. Lalehan

    kent yapma oyunu çok sevimli ve öğretici gerçekten.keşke herşey bir oyun kadar yapılıp beğenilmediğinde de bozulabilir olsa.
    emre bey (!) duran bir saatin de günde iki kez doğruyu göstermesi gibi, bu etkinlikte o doğrulardan.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir