Mimar: Rem Koolhaas, Ellen van Loon
Kopenhag’ın tarihi kent merkezinde bulunan limanın önüne yerleştirilecek, yeni, karma kullanımlı bir bina tasarlanıyor. Yeni binada, Danimarka Mimarlık Merkezi için yeni bir ofisin yanında, başka ofis binaları, bir restoran-kafe, 22 rezidans, otopark ve kamusal alanlar bulunacak.



Kent Merkezi ve Liman Bölgesi arasında konumlanan Brewery, bu bölgede 1767 – 1960 yılları arasında Royal Bira Fabrikası bulunduğu için bu adı almış bulunuyor.Yapılan bina, limanla kenti bütünleştiren bir konsepte sahip olup, “kentin dinamosu” olarak adlandırılıyor. Alanın üç yanında da tarihi değeri olan, oldukça hassas bir denge unsuru olan binalar bulunuyor. Kentsel bağlamın, yeni yapılacak binanın güçlü bir karaktere sahip olmasını gerektirdiğini belirten tasarımcılar, önceden kestirilemez işlerin buraya uygun olmadığını da sözlerine ekliyorlar.



Projede, pek çok kamusal mekân yaratarak, su ile kent sakinlerinin ilişkisi kuvvetlendirilmeye çalışılmış. Bu ilişkinin güçlenmesinin aynı zamanda kentsel aktivitelerin de bu alana doğru yayılmasını beraberinde getirmiş ve alan, bir anlamda kentin “girişi” olmuş.


Kaynak: Arcspace
Çeviri: mimdap



7 Yorum
Anonim
bence de kıyı kanunu 100 metreden fazlaya yapı yapamazsın diyor. türkiye’nin kıyı kentine sahip olması, en azından yeni bir kıyı kentine sahip olması olanaksız. bence, mimarların ve şehircilerin kendi kendini geliştirebilen yapay zeka üretebilen yazılım ürünü şehircilik ve kentsel tasarım yasasına ihtiyaç var. yıllarca deniz kıyıda bir ileri bir geri yaptı, biz de kıyı çizgisinin peşinden bir ileri bir geri yaptık.
Hakan Atalı
Latif Bey nerde yaşadığınızı merak ediyorum? Eğer kıyı kanunu olsaydı Hollanda olmazdı. Mimarlık alanı çerçevesinde politik söylemlerin yeri olmamalı sizi esefle kınıyorum.
Azmi İzmirli
Zeynep Hanım çok haklı. Serbestlik yokken bunlar yapılıyorsa biraz daha serbest bir ortamda neler yapılmaz? Ama diğer taraftan da batı ülkeleri koruma bilinçlerini serbest ortamlarda geliştirdiler ve bugüne geldiler.
Mimarist’de mimarlar odasının bir dava dilekçesini gördüm. Hayatımda gördüğüm en fazla maddi hata içeren, tanımlama sorunları olan, sapı samanı birbirine karıştırmış, şecaat arzederken sirkatin söyleyen bir dava dilekçesi idi. Bu dava dilekçesini görünce doğrusu benim odanın herhangibir şeyi savunduğuna dair (kendi maaşları hariç) olmayan inancım hepten yokoldu.
Depremini bekleyen bir kentte oda aman mimarlar proje yapmasınlar diye elinden geleni yapmakta. İnsanlar ölecekmiş, tarih yokoluyormuş umurlarında bile değil varsa yoksa artık ezbere bildiğimiz bayat söylemler.
Bir çıkış yolu bulmamız lazım ama nasıl?
Zeynep Ateş
Sahillerin, kıyıların kullanımı çok ayrı ve özel bir konu. Ama Londra gibi, Amsterdam gibi ve nehir kıyısında kurulmuş Paris, Budapeşte, Prag,… gibi Avrupa şehirlerinde suyla kurulan ilişki bir kültür örneğin. Osmanlı zamanında İstanbul’da Boğaz da, Haliç’te bunlar o günün şartlarında denenmiş.
Mustafa beyin söylediğinde haklı olduğu yönler bana göre, kıyıyı koruma adı altında su kültürünün mimariyle buluşmasına engel olan bir zihni engelle karşı karşıyayız. Mustafa beye katılmadığım taraf ise biz de genel olarak yetişmiş insanlar da bile kamu yararı ve kamusal alanların bulunmasına ait fikir gelişmediği için, kıyıların tümden elden çıkması gibi bir pratik tehlike söz konusu. Ancak bunu iyi tasarımlarla aşmak yine mimarlara düşüyor.
Saygılar
Mustafa Mutlu
Yukarıdaki proje dünya ile aramızdaki mesafenin hangi boyutta açıldığını açık bir şekilde gösteriyor. Bir tarafta Türkiye: korumacı, tutucu, engelleyici yöntemlerle kamuyu korumaya çalışıyor. Diğer tarafta ise Avrupa Amerika Japonya gelişmiş dünya, mimari ile toplumu korumaya çalışıyor.
Bu dünyalardan birisinin gözüyle diğerine; daha doğrusu doğudan batıya bakıldığı zaman insanlar dehşete kapılıyorlar. Çünkü oluşturdukları bütün dünyalar bir anda yıkılıyor. Doğu kıyı kanunu ile sahillerini savunurken batı geçmişte doğuda da olan ve doğunun tüm yalılarını borçlu olduğu bir yaklaşımla kıyılarını kamuya gerçek anlamda açıyor değerlendiriyor, yaşatıyor.
Bizdeki temel problem son seçimlerden benim nacizane çıkarttığım sonuçta da görüldüğü gibi yetersiz eğitimin neden olduğu inanılmaz bir mesleki cehalet. Korumak için de, yapmak için de; bu cehalet ülkemizde kol geziyor. Dolaysıyla ne yapma ne koruma bir anlam taşımıyor.
Mimari cehaleti aşma konusunda çok karamsarım. Çünkü resmi ideolojinin mimarlığa bakışı onun özelliklerini fark etmesine olanak tanımıyor. Mimarlığı tıpkı bir fizik kimya bölümü imiş gibi üniversitede ve sadece bir bilimsel söylem altında tanıyor. Bu bilimsel söylem ise mimarlık yapmak için çok yetersiz. Yetersiz olmasaydı bir şeyi tarif etmek onu yapmak için gerekli yeterliliği sağlardı. Şimdi bu sistemin yetiştirdiği hocalar, ikinci ücüncü nesillere ulaşmış durumdalar ve açık söylemek gerekirse “cehaleti okutuyorlar” hani şu “bu kadar cehalet ancak eğitim ile mümkündür” sözünün anlattığı cehalet.
Bu cehalet örneğin “habersiz imzaya” göz yumuyor çünkü ondan nemalanıyor. Bu cehalet eğitim adı altında yapılan pazarlamalara göz yumuyor çünkü onunla kendisine bir yer edinebileceğini rakip gördüklerinin önüne geçebileceğini zannediyor. Koyu karanlık bir cehalet ve ona bağlı taassub kendisini artık aydınlık olarak tanımlamaya başladı ülkemizde. Tıpkı şu “karanlığa karşı çağrı” bildirisinde olduğu gibi. Işık bile ülkemizde artık bir sıkımlık, bir seçimlik propaganda aracı…
Rem Koolhaas ve Ellen van Loon bu ortamdan uzak oldukları için çok şanşlılar.
Keşke biz de onlar kadar şanşlı olabilsek.
Mimarlığın önü açık olabilseydi.
Tuna Han Koç
dikkat ettiyseniz çevredeki binaların gabarisi geçilmemiş ve kot oyunlarıyla sahille kent bağlantısı sağlanmıştır ama nedense üzerimizdeki bu mimari bağnazlığı bir türlü atamadık. Düşünsel altyapısı oldukça güçlü olan bu projenin bulunduğu kente katkı koyacağı şüphesiz çevresinde tarihi bir yapı var diye illa biçim olarak ona uymak zorunda değiliz tam aksine görevimiz onu yeniden yorumlamak ve daha iyisini yapmaktır. Biz nasılki geçmiş milletlerin yaşayışlarını mimariyle okuyoruz, bırakınız gelecek nesillerde bizim yaşantımızı okuyabilsinler. Benim şahsi kanaatim OMA her projesinde olduğu gibi bu projesinde de oldukça yeni bir yol izlemiş ve kent mekanlarını zenginleştirici bir tavır takınmıştır.
Latif Lokum
İşte bir yağma ve talan projesi daha. Tarih ve kültüre insanların hiç ama hiç saygıları kalmamış. Kıyı kanununu bile dinlemiyorlar. Gelmişler denizin dibine koskoca yapıyı koymuşlar. Üstelik programları da yüz kızartıcı: “danimarka Mimarlık Merkezi için yeni bir ofisin…..” pes artık. Konum olarak Sayın Orhan Şahinler’in Ticaret Odası binasına benziyor. Tarihi dokunun tam içinde ve denizin kıyısında…
Danimarka Mimarlar Odası uyuyor mu? Nasıl böyle bir yapıya göz yumabildiler? Yöneticileri nerede?