Mimarlık ve doğa arasındaki ilişki, son 500 yıldır birliktedir. Mimarlar ve plancılar, eserlerini “inşa edilmiş çevre” olarak tanıtırken doğayı ilginin merkezine yerleştirerek ya projenin içine sıkıştırdılar ya da tamamen kentin dışına atmaya çalıştılar.
Ancak günümüzde bunun değişmekte olduğunu görmek mümkün. Artık mimarlar giderek doğayı mimarinin içine adapte edilmesi gereken bir şey olarak değil, mimari tasarıma ilham kaynağı olarak bakmaya başladılar.

Son dönemde dünyanın en büyük ve tasarım mimari firmalarından biri olan HOK, son dönemlerde biyologlarla tasarımcıları bir araya getiren bir firma olan Biomimicry Guild ile bir anlaşma yaparak, çizim masasında ekolojistleri ve mimarları buluşturmaya başladı. HOK bir proje aldığı zaman, Guild’in disiplinler arası bir ekibi ile HOK’un profesyonelleri alanda ayrıntılı bir inceleme yaparak, tasarım ekibinin mimari yaklaşımını belirleyecek olan mekanın dehasını ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Örneğin, çölün ortasında HOK bir bina yapması gerekiyorsa, tasarımcıları, dikey bombeleri ile kendisini gölgeleyen fıçı kaktüsünden ilham alarak, son aşamada sanal soğutma sistemleri tasarlıyorlar.
Daha geniş bir ölçekte, örneğin şu anda tasarladıkları, Hindistan’ın dönemsel mason yağmurlarından oldukça etkilenen 32,5 milyon metrekarelik Lavasa kentinde de benzer yaklaşımlar sergiliyorlar. Bölgenin iklimini, toprak yapısını, mevsimler arasında havanın ve toprağın davranış farklılıklarını, bitki ve hayvan çeşitlerini inceleyerek ve mühendislik firmalarıyla birlikte çalışıp yeni teknolojiler geliştirerek, karınca yuvalarından da faydalanan kanal sistemiyle kenti sellerden koruyacak bir tasarım hazırladı.

Güney Kore’nin Yeni Songdo Kenti’nde ise 2 milyon metrekarelik iş alanında HOK, 21. yüzyılda büyük yükselişe geçen döner bir kule tasarladı. Bu tasarımında kendi içinde dönerken dahi sağlamlığını koruyan bal peteğinden ilham alıyorlar. Döner kulelerin pek çoğunda olduğu gibi kenarlardan değil de bal peteği gibi ortadan desteklenen bu tasarım, doğanın sağlamlığını mimariye taşıyor.


HOK’un NewYork ofisinin tasarım ve sürdürülebilirlik müdürü Thomas Knittel, “doğanın kendisi zaten 3,8 milyon yıldır araştırma yaparak şu an bulunduğu noktaya geldi. Mimarların bu bilgiyi göz ardı etmesi artık imkansız. Biz doğadan bir şeyi sadece şeklen değil, mantık olarak alıp anlayarak onları binalarımıza uygulamaya çalışıyoruz” şeklinde açıklıyor.
Yazı: Harvard Magazine, Eylül-Ekim 2009
Görseller: HOK
Çeviri: Mimdap



2 Yorum
Hayati Binler
Vahşi kapitalizmin boyunduruğu altındaki uygulamalar maalesef sürüyor. Tabiata, onun tekniğine, bu tekniğin uygulanmasına karşı çıkmak mümkün değil. Ancak, fıtraten tenezzüh etmek üzere, sükunet bulmak üzere yaratılmış bulunan insanoğlunu gayr-i insani kulelerin mağaralarında süründürmek acaba daha ne kadar sürecek? Yazık bu insanoğluna, yazık bu giden paralara. Sonuç; mutsuzluk ve hüsran.
İnsani şehirler bizim ecdadımızın yaptığı şehirlerdir. İşte yüzlerce örnek arasından kalanlar örnek alınmak üzere bizleri bekliyor. Onlarda tabiat da var, insanlık da var, teknik de var.
İnsaniyetin içindeki enaniyeti ve egoyu ortaya çıkaran mimariler ve şehirler değil, Cenab-ı Hakk’ın yeryüzündeki halifesi olan insanın yapması gereken mütevazi ve tabii mimarileri ve şehirleri istiyoruz. Tabii ve normal olan bu.
necibe polat
çok ilginç ve bir yandan da çok tutarlı bir yolu bulmuş olduklarını düşünüyorum. zira yapı tasarım ve uygulama faaliyetinin doğayla bir yerde eşgüdümü yaklanmak zorunda.